25 Kasım 2010

İnternet, Sosyal Medya ve İnsan Kaynakları Üzerine..








İnternet, artık öyle bir seviyeye geldi ki; Bundan böyle bırakın ondan vazgeçmeyi, hayatınızdan çıkarmayı, aksine günden güne girdap gibi bizi içine çekmekte. İlk başlarda sadece bir oyun, eğlence, yerine göre bilgi veya haber alma, arkadaşlarımızla iletişim kurma, kimi zaman da içimizdeki şeytanın dürtülerine uyarak gizlice toplumun genel ahlak kuralları dışında saydığı sitelere göz atma amaçlı başlamıştır. Bu durum toplumun çoğu kesimi için söylenebilecek bir değerlendirmedir. İnterneti bu sayılanlar dışında elbette işinde ve işinin genel amaçları için kullanmayı düşünerek başlayanların olduğunu da kabul etmek gerekir.

İnternet hayatımız her ne şekil ve amaçla başlamış olursa olsun, sonraları internetin kendi yapısı gereği onun bizi çekmiş olduğu yöne doğru gitmek zorunda kalıyoruz. Bu gitme eylemi ise, normal bir gidiş olmamakta, başta da söylediğim gibi biz “savrularak” onun girdabına sürükleniyoruz.

İnternet, artık o saydığımız işlevlerin dışında genel Medyanın da önemli bir parçası, hatta bilinen genel medyayı da içine alarak kendisi bir Medya durumuna gelmiş bulunuyor. Önceden medya diye adlandırılan öğeler de artık internetin içinde bir öğe durumuna düşmekten kurtulamadılar.

Yukarıda bahsedilen bu durumlar elbette iş dünyasının gözünden kaçmamakta. Aklı başında işyeri yönetici ve patronları da internetin bu gelişimini görmezden gelemezdi. Hatta internetin bu duruma gelmesi ve insanları içine çekip hapsetmesinin ardında da aklı başında işyeri yönetici ve patronlarının interneti kendi işlerine yönlendirmeleri ve amaçları için kullanmalarının da payı daha fazla olmuştur.

Şirketlerin internet üzerinde bu kadar etkin olmalarının başlıca gayesi, Reklam İşverenlerinin yardımıyla reklam pastasından kendilerine en büyük payı kapmak olduğu gün gibi aşikar. Bu pasta ise bildiğimiz pastalardan çok farklı olarak günden güne büyüyen bir pasta. Çünkü, internet insanları öylesine içine çekiyor ki, insanların bundan kurtulabilmeleri artık olanaksız hale gelmiş bulunuyor.

Peki, o zaman bir soru soralım kendimize. Bu Reklam işverenleri bizi nerede bulup kendi reklamlarını izlememizi sağlayacaklar? Bize nereden ulaşma imkanı bulacaklar, yerimizi-yurdumuzu, yaşadığımız yeri nereden tespit edebilirler? Aslında bu soruların cevabı önceden verilmiş durumda. Biraz ekonomi bilgisi olan, hayatın içinde olan kişiler bunun yolunu çok iyi bilmektedirler. En basit anlatımla, insanların toplu olarak bulunduğu yerler reklam için en elverişli alanlar olduğunu bilmeyen yoktur. O halde internette toplu olarak insanların bulunduğu alanlar neresidir? Elbette, internetin Sosyal Paylaşım alanları olacaktır.

İnsanların bir birleriyle iletişim içinde oldukları ve kendi aralarında bir çok şeyi paylaştıkları ve bu arada da yeni yeni arkadaşlıklar kurarak çoğaldıkları bu ortamları bu işverenlerin boş bırakmayacağı da bilinen bir gerçek. Böylece iş dünyası için devamlı genişleyen bir reklam alanı açılmış olmakta ve onlar da bu alanı çıkarları için kullanmaları kadar doğal bir durum olmasa gerekir.

Şirketler açısından bu Sosyal Medya alanı iştah kabartan koskoca büyük bir pasta olduğuna göre, bu alanda bulunan insanları da tanımak isteyecektir. Bu tanımak istemenin genel amacı, orada bulunan insanların her türlü alışkanlıkları, yaşantıları, kültürleri, nelerden hoşlandıkları ve bunlara benzer bir çok özelliklerini bilmek istemeleri. Bu alanlarda bulunan insanların bu özelliklerini bildikten sonra da bundan faydalanmak onlar için çok kolaylaşmış olmaktadır.

Şirketlerin sosyal medya alanlarında bulunan kişileri tanımalarından sonra kendi reklamları ve ürünlerinin tanıtımını ne şekilde yapacakları konusunu onlara bırakalım. Onlar -kendileri veya aracıları- zaten bu konuda uzmanlaşmış olduklarını kabul etmek durumundayız. Onlar açısından durumun bu şekilde olduğunu belirledikten sonra, biz biraz da kendi durumumuzu ele alıp, gözden geçirmeliyiz.

Şirketler bunları yaparken bizler ne durumdayız? İnternette ve sosyal medya ortamında bizler aç kurtların sofrasında bir kuzu gibi “yapayalnız” bir durumda, her türlü saldırıya açık “çıplak” bir vaziyette miyiz? Bu soruya hem Evet, hem de Hayır diye cevap vermek mümkün.

Tamam, eğer interneti ve sosyal medyayı “adabınca” (Bulunduğumuz ülke şartlarına uygun, fazla zıpırlıklarla uğraşmadan, etliye-sütlüye bulaşmadan) kullanıyorsak “belkiEvet diyebiliriz. Fakat, böyle yapmayıp, kafamıza estiği gibi davranıp, her türlü “zıpırlığı” yaparsak bu soruya Evet cevabı vermek biraz güçleşmekte.

Peki bu Evet veya Hayır cevabı hangi durumlarda önem kazanmakta? Bu sorunun yanıtı özellikle kamu veya özel işyerlerinde çalışanlar ile bunlardan daha da önemlisi, henüz herhangi bir iş yaşamına sahip olmayıp, kamu veya özel iş yerlerine “iş başvurusunda” bulunan kişileri çok ilgilendirmekte. Kendi işini kurmak isteyenler bu soruların kapsamı dışında olsalar da, onlar da bulundukları toplumun karakteristik özelliklerine uygun olmayan davranışlarının internet ortamında görülmesinden mutlaka etkilenecekler ve bu özel alanlarında bile rahat davranamayacaklardır.

Günümüzde artık kamu veya özel fark etmeksizin büyük kuruluşlar ve bunların İnsan Kaynakları departman veya büroları, iş başvurusunda bulunan kişilerin başvuru sırasında verecekleri CV’leri dışında da, onların internet ortamındaki hallerini araştırarak yaptıkları  kendi bakış açılarına göre” her türlü olumsuz davranışı, işe alınmama sebebi olarak dosyalamaktadırlar. Aynı uygulamayı zaman içinde halen çalışmaya devam edenlere de işten çıkarma sebebi olarak bir “silah” gibi kullanma alışkanlığının arttığı görülmektedir.

Bu tür bir uygulamaya maruz kalmamak, iş başvurumuzun bu tür nedenlerle geri çevrilmesini istemiyorsak, bu departmanların genelde kaynak olarak gördükleri bazı sosyal medya ortamlarında özellikle de “Facebook” ortamında kendimize çok dikkat etmeliyiz. Çünkü, İnsan Kaynakları departmanlarının kaynak olarak en çok başvurdukları yer Facebook veya Google olmaktadır. Zira insanların en fazla rağbet ettikleri sosyal medya Facebook olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir. Ve bu rağbet günden güne de müthiş bir artışla güncelliğini korumaktadır.

Bu sosyal medya ortamında hem rahatça hareket edip, hem de kendimizi korumanın yolu-yordamı, çaresi yok mudur? Çaresiz der olur mu hiç?! Her derdin, sorunun bir çaresi, çözümü mutlaka bulunur. Bunun da çözümü, (laf aramızda kalsın) benim de yaptığım ve benim gibi bir çok kişinin yaptığını yapmak. Yani, gerçek adınızla aldığınız bir hesabın yanında bir de “Fake” (başka isimle) hesap açmak olmalı. Ancak bunu yaptığınızda, çok dikkatli davranıp, gerçek hesabınızla bu fake hesabınızı ilişkilendirmemeye özen göstermelisiniz. Yani, siz artık internet ortamında iki kişisiniz. İnternette bu çift kişiliği sürdürmek zorundasınız. Bu sahte kişiliğinizi o kişilik altında belirtseniz bile, gerçek kişiliğinizin olduğu hesabınızda ve/veya gerçek hayatınızda bunu hiç kimsenin bilmemesi gerekmektedir. En yakın dostunuz, hatta anne-babanız, eşiniz veya çocuğunuz bu durumunuzu bildiğinde, onların da bir başka yakınlarına ağızlarından kaçırabilme ihtimalini unutmamanız gerekir.

Uykunuzun kaçmamasını istiyorsanız bu kişiliği sadece “SİZ” bilmelisiniz.

Bir şeye daha “dikkat” etmenizi öneririm. O da, internet ve sosyal medya alanında fake kişiliğinizle çok fazla “ÜNLÜ” olmamanız gerekir. O takdirde sizi çok merak edenler bir yolunu bulup, mail adresinizin şifresini kırmaya kalkışabilir.

Bunlara dikkat ederseniz, internette istediğiniz gibi cirit atıp, at oynatabilirsiniz. Son defa söylüyorum. Her şeye rağmen “gözaltında” olduğunuzu aklınızdan çıkarmayın.


Çok değerli dost ve arkadaşlarım, bilhassa bu blog aracılığıyla iletişimde bulunduğum sizlerden uzun bir süredir ayrı kaldık. Bu yazının ardından yine hemen yazmaya başlayacağımı sanmıyorum. Ama, merak etmeyin her şey yolunda gidiyor.

Ben daha çok Sosyal Medya alanını tercih ettim. Kendimi o aç kurtların sofralarına amade bir kuzu olarak saldım o ortama. Ben oradayım. Gelen beni hemen bulabilir. Sizleri de o kurtlar sofrasına bekliyorum. Belki taze kuzular, iştahları daha da kabartır.

Herkese çok teşekkür ediyorum, bu uzunca makaleyi okuma zahmetine girdiğiniz için. Görüşmek dileğiyle hoş kalın, sevdikleriniz ve sevenlerinizle beraber..

Sevgilerimle..

Arzu BREDA

Görsel:deviantART

10 Nisan 2010

"OLUR" demenin çaresizliği ve sevinci..

Canımın içi büyüklerim, küçüklerim, akranlarım, dostlarım, arkadaşlarım, kardeşlerim, izleyicilerim ve ziyaretçilerim;

Sizlere  bir ayrılık haberi vermek üzere bu satırları yazıyorum. Bu ayrılık, zorunlu bir ayrılık benim için.
Yok, hayır!.. Hemen yanlış anlamayın.. Temelli bir gidiş olmayacak bu ayrılığımız.
Ama, sizlerden bir süre ayrı kalacağım. Bu sürenin ne kadar olacağını şimdiden ben de bilmiyorum.
Belki altı ay, belki de bir sene.. Bana sorarsanız, bir asır gibi geleceğine eminim, sizlerden bu kadar ayrı kalmak.

Ancak, son zamanlarda bloguma girdiğim yazıların ne kadar az olduğunu, biliyorsunuz ya da farkındasınızdır..
Bunun birinci sebebi, çalıştığım şirketle ilgili.. Şirketimiz, geçen yıldan başlayarak yeni hamleler yapma kararında olduğunu ve bunun sonucunda da, çalışanlarından biraz daha özveride bulunmalarını, bu özverinin de karşılıksız kalmayacağını bildirdi, tüm çalışanlarına. Biz de çaresiz “Olur” dedik.. Biz çalışanlar için özverinin anlamı, daha çok çalışma ve daha az boş vaktinin olması demek oluyor. Durum böyle olunca, özellikle benim yazılarımı ve diğer bloglara yaptığım yorumları genelde işyerindeki boş zamanlarımda yazmış olduğumdan, işyerinde özel internet kullanmamı sınırlamam gerektiğini düşündüm.

Sizleri ve beni çok üzen bu ayrılığın ikinci sebebi ise, sizlerinde sevineceğiniz bir nedene dayanıyor. Bir süredir birlikte olduğum Selim ile nişanlanmamıza karar verildi. Bu kararı almamızı, daha çok ailelerimiz istedi. Şimdiye kadar bu kararı almamızı engelleyen, Selim'in işsiz olması idi. Ailelerimiz, "Şimdi, o neden de ortadan kalktığına göre ve uzun süredir birlikte olduğunuza göre, bunu resmileştirmek her iki taraf için de daha uygun olur" dediler. Biz de, sevinçle "Olur." dedik tabii ki.. Eminim ki, siz değerli dostlarım da sevinçle "Olur" diyeceksiniz.

Şimdi ayrılık sebeplerini kısaca izah ettikten sonra, bu ayrılık sırasında sizleri yine arada ziyaret edip, yorumlarımdan ve kendi haberlerimden mahrum bırakmayacağımı bilmenizi isterim. Sizlerin hiç birini gerçek yaşamda tanımamış olsam da, aramızda kalben güçlü dostluk ve arkadaşlık bağları oluştu. Bu dostluk ve arkadaşlık bağlarının, bundan sonra da devam etmesini istiyorum ve diliyorum. Bu ayrılık süresince de, her ne kadar benim yazı ve yorumlarımdan uzak kalsanız da, kalbim her zaman sizlerle olacaktır. Sizlerin de beni unutmayıp, kalbinizin bir köşesinde saklayacağınızı umuyorum.

Lütfen, sevginizden mahrum bırakmayın beni..

Hepinizi çok seviyorum..

HEPİNİZE KUCAK DOLUSU SEVGİLER BIRAKIYORUM..

HOŞÇAKALIN.. SEVGİYLE KALIN..







05 Nisan 2010

Yirmiyedi..

Bu gün bana e-posta yoluyla, freindfeed aracılığıyla veya facebook duvarıma yazarak, 27. yaş günümü kutlayan, en başta Canımın içi arkadaşım Nesliciğim..
Nesliciğimin biricik kardeşi ve canım arkadaşım Mehbupcuğum..
Yine facebook duvarım aracılığıyla doğum günümü kutlayan, canım arkadaşlarım Siminya, Tariq Kareemowski, Ramazan Yüzay, Hanife Bölge, Burcu Aydoğan, Efsa, Erdal Birinci, Mehmet Tuncel, Zaza Kentli..
Friendfeed'de Neslinin benim için açtığı feede yorum yaparak doğum günümü kutlayan tüm dostlarım..
Ayrıca, doğum günümden haberi olmayıp da, bu post nedeniyle gelip kutlayacak olan tüm blog dostlarıma çok teşekkür ediyorum.. :)
İyi ki, varsınız canım dostlarım ve iyi ki sizleri tanıdım.. Sağ olun, var olun.. :))

Daha nice yaşlarda hepbirlikte oluruz inşallah.. 27x2, 27x3'lerde de.. :))
Ne var, çok mu şey istedim ki?!?!...
Yok ya, her şeyin hayırlısı.. Sağlıkla ve mutlulukla, ve de doslarla beraber..

Herkese kucak dolusu sevgiler yolluyorum.. Durmayın kapışınnn... :))

29 Mart 2010

Seçgül kızın hikayesi..

Kasabanın birinde, Seçgül adında çok güzel bir kız yaşarmış. Bütün erkekler, onunla evlenmek ister, fakat o hiçbirini beğenmezmiş. Yine, onun reddettiği gençlerden biri, unutmak için şehre yerleşmiş.

Yıllar sonra kasabaya uğradığında, kimseyi beğenmeyen bu kız kimle evlenmiş acaba diye merak etmiş ve birilerine sorup, kızın evlendiği kişinin evini bulmuş ve kızın evinin önünde beklemeye başlamış. Biraz sonra içerden oldukça çirkin, göbekli filan bir adam çıkmış. Genç adam, böyle birini görünce çok şaşırmış.

Kapıyı çalmış ve Seçgül’e sormuş; "Senin gibi kimseyi beğenmeyen bir kız, nasıl olurda böyle biriyle evlenir?" Seçgül hüzünlenmiş ve demiş ki; "Şu gördüğün gül bahçesine gir ve bana en güzel gülü koparıp getir, fakat kesinlikle geçtiğin yere geri dönme."

Genç adam, en güzel gülü getirmek için bahçeye girmiş. Karşısına çok güzel bir gül çıkmış, fakat mutlaka daha iyisi vardır diye, ilerlemeye devam etmiş. Karşısına çok güzel güller çıkıyor, fakat o, en iyisini bulmak amacıyla ilerlemeye devam ediyormuş. Birde bakmış ki,  bahçenin sonuna gelmiş ve orada sadece solmuş bir gül kalmış. Geri dönemeyeceği için de,  mecburen o solmuş gülü götürmüş kıza.

Seçgül, genç adama bakmış ve, "İşte benim hikayemde böyleydi" demiş.

*  *   *

Yukarıdaki Seçgül kızın hikayesi gibi çok hikayeler duymuşsunuzdur. Karar vermekte zorlandığı için evde kalmış veya istemediği evlilikler yapmış bir çok kız ve(ya) erkeğin hikayeleri de bu kızın hikayesinden farklı değildir.

Peki bu karar verememe veya yanlış karar verme, sadece evlilik sürecine mi mahsustur? Hayatın her alanında bizleri bir karar verme süreci beklemektedir. Bazen çok kolaydır karar vermek, ama bazen de çok zorlanırız. Özellikle bizim için çok önemli olan, hayati diyebileceğimiz konularda karar verirken, çok zorlanır, hatta bu nedenle strese girer, günlerimizi zehir ederiz kendimize.

Karar vermekte zorlanmamızın nedeni, vereceğimiz kararın doğruluğundan emin olabilmektir.Vereceğimiz yanlış bir kararın bizi ne gibi durumlara sokabileceğini düşünür, bu düşünce sonucu da, bizi çeşitli olumsuz duygularla birlikte, kaybetme korkusu sarar. İçgüdülerimize güvenmek bizi doğru karar almaya bir adım daha yaklaştırırken, kaybetme korkusuna kapılmak yanılmamıza neden olabilir.

Sonradan pişmanlık duygusuyla boğuşmamak için, verdiğimiz kararların doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? Ya da diğer bir deyişle verdiğimiz her kararın arkasında göğsümüzü gere gere durabiliyor muyuz? Diyet yaparken bile verdiğimiz kararın arkasında ne kadar emin durursak, kilolarımızı o kadar kolay ve hızlı bir şekilde kaybettiğimizi görürüz.

Dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist, karar verirken doğruluk payını artıracak etkenleri 10 ana başlıkta topladı. Karar verme sürecinde zorluk yaşayanlara duyurulur. İşiniz aslında sandığınızdan daha kolay. İşte size, karar vermenizi kolaylaştıracak 10 maddelik rehberiniz..

1. Kararlarınızın sonuçlarından korkmayın
Karar vermeyi zorlaştıran en önemli faktörlerden biri, daha kararı vermeden sonucunu düşünmeye başlamaktır. Yapılan araştırmalara göre, aslında kararın sonucunu düşünürken, her zaman abartıya kaçıldığını gösteriyor. Yani kararın sonucunda, hiçbir zaman önceden hayal edildiği kadar acı, ya da mutluluk yaşanmıyor. Kişileri bu abartılı, yanlış öngörülerde bulunmaya iten ise, kaybetme korkusudur.

2. İçgüdülerinize güvenin
Aşırı bilgi birikimi, hayatın her alanında, özellikle de pratik düşünülmesi gereken zamanlarda sorun yaratabilir. İyi ve doğru bir karar için, her zaman uzun bir süreye ihtiyaç olduğu düşünülür. Oysaki, hayatın bazı alanlarında ani ve içgüdüsel fikirler, uzun zaman harcanarak alınan kararlardan çok daha iyi sonuçlar verir. Bilimsel araştırmalara göre, ilk kez karşılaştığımız insanlara ait izlenimlerimizi, o kişinin yüzünü gördüğümüz ilk 100 milisaniye içinde ediniyoruz.

3. Duygularınızı küçümsemeyin
Kararlarınızı alırken duygularınızı küçümsemeyin. Önemli olan, duygularınıza güvenerek karar almanız değil, karar alırken hangi duygulardan yararlandığınızdır. Örneğin, öfke altında aldığınız kararlar daha bencil, daha aceleci ve daha risklidir. Üzüntü ise, doğru karar alınmasını sağlayan tek duygudur. Hatta araştırmalara göre, hayatı, kararları ve geleceği en iyi öngören kişilerin, depresyondakiler olduğunu göstermektedir. Psikologlar, bu özelliği, 'Depresif gerçekçilik' olarak tanımlıyor.

4. Şeytanın avukatı olun
Hiçbir zaman, gerçek anlamda objektif olamayacağınızı kabul etmelisiniz. Geçmişiniz, yaşadıklarınız ve duygularınız, farkında olmasanız da sizi taraf yapar. İyi ve doğru bir seçim yapmak istiyorsanız, hatalı olduğunuzu gösterecek kanıtları görmezlikten gelmeyin. Fikirlerinizi çoğaltmaktan, değiştirmekten kaçınmayın. Kendinize açıklıkla bakmayı deneyin ve öyle karar verin.

5. Ayrıntılara boğulmayın
Karar alma sürecinizi sekteye uğratacak en büyük kriz anlarından biri de, ayrıntılara takılmaktır. Psikologların 'Demir atma etkisi' adını verdikleri bu durumun, ne zaman karşınıza çıkacağı belli olmaz. Örneğin, indirim döneminde, eşyanın orijinal fiyatına bakınca, kelepir olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak, aslında ürün, indirimli fiyatı ile hala değerinin üstünde satılıyor olabilir.

6.Gidenin ardından yas tutmayın
'Zararın neresinden dönülse kardır' sözüne fazla inanmayanlar, eski alışkanlıklarından kopmakta zorlanırlar. Oysa, bazı durumlarda geçmişi bırakıp, geleceğe yönelik kararlar almak, zarardan çok yarar getirir. Yürümeyen bir ilişkiyi zorla yürütmeye çalışmak, kapasitenin üstünde bir işin altından kalkmaya uğraşmak, ya da artık kullanılamayan giysilerden vazgeçmek gibi. 'Olan oldu, biten bitti' mantığını benimseyenler, geçmişteki hatalardan pişmanlık duymadan, yeni kararlara doğru kolayca yol alabilirler.

7. Gözlüklerinizi değiştirin
Hayata bakış açınızı değiştirdiğinizde, geçmişte gözden kaçan birçok şeyi fark etmeye başlayacaksınız. Örneğin, ürününe 'yüzde 10 yağ içerir' yerine, 'yüzde 90 yağ içermez' yazan satıcılar artık sizi avlayamayacak. Siz, görmek istediğiniz gibi bakmak yerine, birkaç farklı açıdan bakmaya başladıkça, kararlarınızı daha kolay ve daha emin bir şekilde vermeye başlayacaksınız.

8.Toplumsal baskılara yenilmeyin
İnsanların fikirlerini oluştururken ve karar verirken, sosyal yapıdan nasıl etkilendiğine dair verilecek en doğru örnek, dini tarikat, çete ve örgüt mensuplarıdır. Tek yaşayan kişiler, grup içindeki kişilere göre, kararlarını her zaman daha kolay verirler. Sorumluluğunuzun ve kararlarınızın hiçe sayıldığı ortamlardan uzak durun. Bireylerinin fikirlerine saygı duyan, tartışmaya açık gruplar içinde yer almak, size çok şey kazandıracaktır.

9.Seçeneklerinizi azaltın
Fazla seçenek, hata yapma oranınızı artırır. Örneğin, elinizde birden fazla diyet programı varsa, kendinize en uygun olanını seçmekte, mutlaka zorlanırsınız. Seçenekler arttıkça, inceleme, değerlendirme süreci artar, zihin karışır ve beyin bir anda bloke olma tehlikesi ile karşı karşıya gelir. Az ama öz seçenek, her zaman fazla seçenekten daha iyidir. O nedenle karar vermeden önce, seçenekleri azaltmakta her zaman fayda vardır.

10.Topu başkalarına paslayın
Bazı durumlarda karar vermek, sanılandan daha zor ve karmaşıktır. Bu gibi durumlarda karar verme görevini, başka bir kişiye devredebilirsiniz. Örneğin, kendinize uygun birkaç diyet programı arasında sıkıştığınızı hissediyorsanız, bırakın kararı doktorunuz versin. Ya da, arkadaş grubunuz için, ortak bir plan yapma görevini, başka kişilere paslayabilirsiniz. Böylece, hem zihninizi rahatlatır, hem de stres düzeyinizi aşağıya çekebilirsiniz.

Resim :deviantART 

24 Mart 2010

Şeyh Bedrettin - Azap Ortakları - Erol Toy - Roman


    Size son günlerde okuduğum bir romanı paylaşmak istiyorum. Evimizdeki kitaplıkta rastladığım, bu güne kadar okumaya yeni fırsat bulduğum, Azap Ortakları adlı bu roman, Erol Toy'un eserlerinden biri. İki cilt olan bu romanı ikinci mi, üçüncü kez mi okuduğunu söyleyen babam ilk cildi bitirip, ikinci cilde geçince başladım okumaya..
      
    Çok sürükleyici bir anlatıma sahip olan, 1974 yılı ikinci baskısı bu romanın konusu arka kapağında yazdığı şekliyle söyle:

        “Bu roman; toplumsal bunalımların temeline eğilen bütünlüğüyle; Timur – Yıldırım çatışmasından sonra parçalanma tehlikesine düşen bir imparatorluğu ve insanların umutsuzluğunu.. Kardeş kavgalarının acıklı sonuçlarını.. Bu kavgaların hangi fikirlere tohumluk ettiğini.. O fikirlerin eyleme dönüşmesini ve eylemin karşısında egemenlerin direniş ve davranışlarını anlatmaktadır.

            Simavnakadızade Şeyh Bedrettin’i eksen alarak, doğuşunu, fikirlerine mayalık eden ortamı, eyleme dönüşen koşulları, eylemin ve eylemcilerin tutumlarını, olayların sosyal ve psikolojik konumunu belirginleştirerek, bütün bir toplumun öyküsüne dönüştürmektedir.
             555 yıl (*) öncesini, olaylarını, kişilerini okurken, dünün soluğunda, bugünü yaşayacağınızdan hiç kuşkumuz yok..”

            (*) Kitabın ilk baskı tarihi 1973 olduğuna göre, yaklaşık 600 yıl öncesini anlatıyor.
            
            Size ayrıca, kitabın Birinci bölümünden bir pasaj sunmak istedim.
            İnsanı öylesine içine alıp, uzun yolculuklara, geçmişe götürüyor ki, sonra da, bugünün o geçmişden çok da farklı olmadığını anlayıveriyor insan..

            Sevgilerimle..


                                                           *          *          *
 […]

Ve dahi sonunda, nice yağlı leşkeri var ise, tutsak eyledik.. Öylesine sessiz olup bitti ki bu işler, ben dahi şaşkalozluğumdan, çenemi açmayı unutmuşum. İsrail Gazi yiğiti, tezden toparlanıp, bizim Abdal’ı şaplakladı. “Hadi bakalım” diye buyurdu.. “Naralan da, hisar içinde kendini güvenlikte sanıp, uykunun derinine dalmışları dök alana..” O bunu deyende, duru mu Cavlak koldaşın.. Bir şaplak dahi ben yapıştırdım Abdal’ın akıl küpüne.. Beri bak Tonus baba uşağı, dedim. Narana kurt kuş titreyip, ödleri ağızlarına tırmanaraktan, kedi köpek dahi seğirtmezse, keyif anında babanın kubarına pislerim.. Daha ben sözümü bitirmemiştim ki, senin bu kubar sarhoşu oğlun, bir debelendi.. Bir iki çırpınıp horozlanaraktan bir böğürmeye başladı, he he hey!.. Zaten bu Abdal tayfasının, anacına geç Gazi babam.. Saçından tırnağına sıvan, gülüp geçer, kem söz sahibine bulaşır, diyerekten de, babasının sakalına ak düşmüş desen, delilenmeye oturur.. İşte yine öyle olup, ellerini ağzının kıyısına koymak gereğini bile duymaksızın bir başladı.. Ben kulaklarımı tıkamak zorunda kaldım. “Hey Kayser uşağı, Sırp Kırması, Urun kafiri Simavna ahalisi!.. Kalkın bire hey!.. Orhan Gazi Alplerinden, Süleyman Paşa yiğitlerinden, Evrenos Bey kolbaşılarından, Tonus Baba canlarından Koca İsrail Gazi geldi.. Titreyin hey!.. İne Bey aslanlarından, Yahşi Bey yamanlarından, Tonus Baba kulu Abdal Boga bile geldi.. Dikilin hey!.. Köse Mihal zıpırlarından, Kalenderi kötülerinden, İsrail çopurlarından, Cavlak Toga bile geldi.. Zıplayın hey!.. Akçakoca kaplanlarından, Karamürsel toramanlarından, baş kesen, gövde biçen Lenkoğlu Döne bile geldi.. “  Bire sus, diyoruz.. yeter olsun, kötü cazgır.. Hisar ahalisi çoktan ayaklanıp, korkudan helanın yolunu şaşıraraktan yatağının ortalık yerine pisledi.. A’a.. Bilirsin Abdal zevzeğini.. Bir kez başladı mı hönkürmeye, zembereği boşalıp, ezberindeki tükeninceye sen olsan susturamazsın.. “Balaban Bey tımarından, Bozüyük hımarından, burçlardan güzel baktıran, palasına kelle yıktıran Şahne Davut bile geldi.. Korkun hey!.. İsrail Gazinin göz bebeği, Abdal Boga’nın bilgi emeği, Kötü Cavlak’ın en güvenilir desteği, İnce Samsa bile geldi, hey!..”  diyor da, başka bir şey demiyor.. Samsa yakarır bir yandan, ben şamarlarım öte yandan.. Dinletebilen beri gelsin.. Belli ki at koşturduğumuz suskunlukta kurmuş bunları. Bir iyice ezberlemiş. Şimdi sırası, yeridir diye, dehliyor gemsiz at örneği. Sonunda, aklındakiler tükenmiş olmalı ki, ağzı açık kalakaldı. Biz, bir baktığımızleyin ne görelim; Hisar ahalisi, yarı cıbıl fırlamış ortalığa. Alan, insan korkusunun kümesi, adem yığınının harmanı olup, taşmış. Gelen ilkin, babalının açılmış ağzına öykünerek bir seyreyliyor bizi. Sonra ne olup bittiğini anlamak amacıyla, bakınıyor sersem sersem.. İsrail oğlumuz, söz anlatacak bir yetkiliyi aramakta kalabalığın ortasında. Sonunda iki kişiyi çekti beri yana; “Varın, banınızı çağırın” buyurdu.

[…]


İki kişi önüme düştü. Hemen sağımızdaki eyvandan içeri daldık. Vardık ki, karı kızan toplaşmış. Kimi zırlar siyim siyim, kimi aygın baygın höpürdemekte.. Köşeğin biri ise, dört dönmekte.. Belli ki, pundunu bulsa savuşacak..  Hemen yakası toparlayaraktan, sen ban mısın, dedim.. Korkuyla gerildi yüzü.. Gözleri fır fır etti, yuvalarında.. Ne onayladı sorumu bir sözcük söyleyip, ne yadsıdı eylemiyle.. Ensesinden tutup sürükleyerekten, bizim babalının önüne fırlatıverdim, ban bu olsa gerektir, diye.. Babalı durur mu, hemen nacağa hamle eyledi. Belinden tutup, yana yatırdı ki, tavuk örneği boğazlaya..  O anda, Gazi İsrail’in ayakları dibine bir can yumağı töperlendi. Sarı saçları, oyluklarının çukurunu yepeşlemekte, ipek kuşlar gibi..  Acısı, sırtındaki bürümcekte titreşiyor.. Duruşu yapısıyla bir melek beyim.. Davranışı tutumuyla bir peri.. Tümümüz ağzı açık bakakalmışız.. Tanıksınızdır ki, her zaman nacak kullanmakta bir eşi daha bulunmayan Abdal Boga bile, eli havada taşlaşmış.. Ben o an, ne düşündüm biliyor musun? Bu cariye öyle bir yere gönderilmeli ki, değeri biline.. – Durdu.. Evrenos’un kaşlarını çatarak, pot kırdığını belirtmesini gözledi. Hemen sürdürdü sözünü, - O pop, akılsız Cavlak.. Ahırda tımar düzmeyip, bey anacında olay anlattığını unutmayasın.. Kendine gel ve dahi aklını başına al.. Koca beyimizin keli kızarsa, cavlağını şaplaklayıverir ki, boynunu yerinden koparır.. – Evrenos’un kaşlarının açıldığını görende, düşündü.. Sonra anımsamış gibi sallanarak, konuştu. – Ne demekteydim? Hah, demekteydim ki, bir bulunmaz elmas parçası ki, yere düştüğü anda, ellerim kendiliğinden uzandı kaldırmaklığa.. Ne var ki, ilkin yumuşak, ağlamaklı bir ses durdurdu bizi.. “Babamı bağışlayınız.” dedi.. Ardından da, “Orhangazi akıncılarının, karşı durmayanlara dokunmadıklarını duyardık. Haksızlıktan sakındıklarını işitirdik.. Yanıldık mı?” diye hörleyivermez mi? Dikildik kaldık.. Ve dahi nefeslenen İsrail Gazi’nin işaretiyle, Abdal Boga, korkudan yarı ölmüş ademi salıverdi. Sonra eğildi İsrail Gazimiz.. O ipek yumağını incitmekten sakınarak, omuzlarından tutup kaldırmak istedi. N’olduysa, o an oldu.. Kız, omuzlarının yumuşaklığında savaşçı elinin nasırını alazlayıp, doğruldu. “Teşekkür ederim komutan.” deyip, tutmaya komadan sarıldı boynuna İsrail’in. Ahalinin ve dahi bizlerin gözü önünde, şappadanak öpüverdi. Baktım Abdal kulun, ağzını şapırdataraktan beni dürtüklemekte. Hemen şaplağı yetiştirdim. Gayri bundan öteye, töremiz gereği bu kızı yağma payından silmek gerek.. Madem ortaklık yerde, kolbaşımızın kızlığını devşirmiştir, gayrısını yapabilemeyiz, dediğimde, bir sevinsin Abdal akılsızı.. demez mi? Anla gayrı sen nasıl akılsızlara güvenip, kol kuruyorsun Koca Evrenos

[…]

Anlatılabilemez. Nice geveze olsa da, Cavlak takımdaşın dahi dillendiremedikten öte, anla olup biteni.. Sanki biz hisarı vurmamışız. Gerçekten gelin almaya gitmişiz. Sanki onlar, bayrak dikip, at koşturmuşlar gitmemiz için.. Baktık ki, böyle pek bir iyi kaynaşılmakta.. Ben başta olmak üzere, yağma payımızı ödül olarak bıraktık oğulluğunla, gelinine.. Sonradan dedik ki, tutsakları götürsek ve dahi durumu baştan sona bir bir anlatsak. Evrenos Gazi Beyimiz de kendi payından ve dahi öteki beylerimizin payından geçer, üstüne üstlük armağan dahi verir.. Bu yüzden, sana, Simavna hisarının fethedildiği ve dahi Al Osman beyliğinin has bir malı olduğunu onurla duyururuz. Ne var ki, hiç yağma alınmadığını, hisardan salt askerlerin tutsak edildiğini de bilgine sunarız..
            Daha sözünü bitirmeden, zıpladı Evrenos Gazi..
            -         Bire ettiğin nice iştir? Beylik payını kim bağışlayabilmiş ki, biz vaz gelelim?.. Tez, sıçra git. Tez getir beylik payını.. Yoksa olacakları kendin bilirsin..
Abdal Boga hiç söze karışmamıştı. Evrenos öfkelenince, bir adım attı.
        -         Baka Bey karındaşımız.. Töreleri yasalar, birlikte koduk biz. Alnımızın teri, nacağımızın hakkı olaraktan.. Hiçbir yasamızı, hiçbir töremizi bozabilmeyiz.. Baştan buyruldu ki, güzellikle elde edilen yerden yağma tutulmayacak, çapul aranmayacaktır. Toprağı bol olsun Osman Gazi yoldaşımız dahi, bunu böylece belirtmedi mi? Şimdi sen nice Beybaşı olasın ki vaz gelinmiş yağmadan pay isteyesin?..
            -         Bire köşek Abdal, vaz gelinmiş yağmadan pay isteyen mi var? İşte Cavlak yoldaşının belirttiğine göre yağmayı toplamışsınız. Sonra paylaşmışsınız. Bey payını, alp hakkını gözetmişsiniz. Ondan öte, bir kişiye armağanlamak neyin nesidir? Bu töreyi yıkmaktır ve dahi cezalandırılması gerekli bir suçtur..
            -         Biz sandık ki, Koca Evrenos, bizim hatırımıza hileyle alınmış bir kalenin, yağmasız vireyle teslim olduğunu yazacaktır deftere. Adına öyle davrandık ve dahi istedik ki, İsrail karındaşımıza, bir buyruk yazıp, bir sancak göndere. Ve dahi, diye ki; Kolbaşılarımdan İsrail Gazi, Simavna kalesi kadılığına, Şahne Davut ise yasavulluğuna atanmıştır. Samsa, Lenkoğlu, Cavlak Toga ile Abdal Boga kullarım da, yeni hisarlar almak üzere görevlendirilmişlerdir..

          Evrenos Gazi yeniden oturdu.. Sakallarını sıvazlayarak anılara döndü. Toga ve Boga’yla çıktığı Anadolu akınları. Bilecik, Bursa kavgaları geçti aklından. O zaman nasıllarsa, yine değişmeden sürdürüyorlar uğraşı.. Kocamadan, yılmadan.. Kendisi gibi.. İsteseler şimdi onlar da, kendi durumunda olur, buyruk verir, bey atarlardı.. Yeryüzünde savaşmaktan başka işlev olmadığı düşüncesiyle, hiçbir Beylik ödevini yükümlenmezlerdi nedense.. Bu yüzden, bunları kırmak mümkün değil..

          Akıncılık yasası adına ne yazılmışsa Söğüt Beyliğinde, tümünde imzaları vardı.. Şimdi kırarsa onları, bir daha birlikte vuruşmazlar. Kararlı oldukları belli. Şimdiye değin kaç kez takım başı değiştirdiler. Akıllarına eserse, çekip giderler, kimseden buyruk almadan. Keyifleri dilerse, doğru Bey yanına varıp, dilediklerini söyler, kendi başlarının buyruğunu kendileri verirler.

        Tanınmış iki alp, saygı uyandıran iki yoldaştılar.. Koldan kola, takımdan takıma aktarırlar kendi dilediklerince. Şimdi bir ters söz etse, küserler.. Alttan aldı, yiğitlerine saygı duymanın bilinciyle..
- Biz burada, Orhan Bey adına görev yapıp, beyliğin çıkarını korumakla yükümlüyüz. Ettiğiniz iş, bizi zora koşar gibime gelmektedir yoldaşlar. Hani alınmayın, kırılmayın ama, bildiğim bir işi söylemekten vazgelmem, zarar verir beyliğimize.

Cavlak Toga’nın tepesi atıyordu. Evrenos Gazi iyi bilir bunu. Çıplak kafası kızarmaya,
etsiz yüzü seğirmeye başladı. Abdal, yoldaşını böyle gördü mü, edepsizlenir ki, gayrı ağzından çıkanı bilmeyesiye.. Bunu da çok görmüştür Evrenos Bey.. Hatta, bırakınız karşısında bir akıncı beyinin bulunmasını, doğrudan Orhan Gazi Paşa, sayıp döker içindekini. Beymiş, başbuğmuş dinlemeksizin..

Bu yüzden, daha Cavlak, sesini çıkarmadan sürdürdü sözünü.
            - Ne var ki, bu kez karşımda töreyi uyguladıkları ve dahi hisarın kendiliğinden teslim olduğunu, hatta beyinin, bey kızının Müslüman olup, kolbaşımız İsrail Gazi’nin haremine girdiğini belirleyen iki yoldaşım bulunmaktadır. Bu yüzden, ben de Beye gidecek nameme yazarım ki, Simavna hisarından yağma payı alınmamıştır..
            Yüzü güldü Cavlak’ın.. Keyifle eğildi Evrenos Gazi’nin önünde.
         -  Ben de, bir yanlış iş yaptık; Gazi koldaşımızı kırdık ki, keyfini kaçırdık demekteydim kendim kendime..
Abdal Boga arada olup biteni hiç sezinlememiş gibi üsteledi;
-  Bir noksanlık kaldı sanırsam Gazi yoldaş..
Evrenos, şaşkınlıkla baktı Boga’ya,
        -  Hiçbir noksanlık kaldığını sanmam. Ne söyledinizse, nameye onu yazacağımı belirttim. Dedim ki, Beylik ve dahi takımbaşılık paylarından vaz geline. Çapul ve yağmadan Simavna hisarı bağışık bırakıla..
Abdal, bacaklarını ayırdı. Anlamsız anlamsız baktı Evrenos Gazi’nin yüzüne. Ağzını  açtı.Yutkundu  hemen ardından. Başını sallayarak, yeniden dikildi. 
        -  İyi bire.. Ben de derim ki, asıl noksanlık buradadır işte.. Cavlak yoldaşım buyurmuştur ki az önce, biz senin adına İsrail Gazi kolbaşımızı, Simavna’ya kadı olarak atadır ve dahi beratını mübarek elinden almaklığa, kendimiz geldik..
        Evrenos kaşlarını çattı bir an. Düşünmeye daldı. “Kendi başlarına iş yapılır  yapılmaya. Hem de yapanı Cavlak Toga’yla, Abdal Boga olursa alkışlanır bile.. Ama beylik hakkına, adam görevlendirme yetkisine karışılmamak gerekmez mi? Ne var ki, şimdiye ne yapmışlarsa, doğruluğu anlaşılmış bu iki koca’nın bu kez yaptığı da doğrudur. Nasılsa birini atamayacak mı? Üstelik nasılsa, hisar alındığında kadılık için İsrail’i düşünmedi mi? Niye bir ayrı kol kurup, başına geçirdi o’nu?.. Bunlar kendinden önce davrandığı için mi, kızıyor? Kızmaması gerek. Ne var ki, Abdal öfkelenmeye başladı. Az biraz daha kızdırıp, beratı ondan sonra vermeli..
            Ah, İne, Karaoğlan, Timurtaş, Karamürsel ve Samsa beyler burada olmalılar, Abdal
Boga’nın öfkelenmesini seyreylemelilerdi ki..”
            Cavlak, Evrenos Gazi’nin aklından geçenleri sezmişti.. Savaşçılığın verdiği bir içgüdüsüyle, yıllar boyu yoldaşlık ettiği kişinin, can yoldaşıyla biraz oynaşacağını anlayarak, keyiflendi..
  Evrenos, söylenenleri hiç duymamış gibi değiştirdi tartışmayı.
        -  Uzak yoldan geldiniz. Bize bir hisar kazandırdınız. Yorgun olmalısınız. Hele oturun. Bir doyunup, serinleyin. Sen de akılsız Abdal yoldaşım, az biraz nefeslen kubarını. Az biraz ıslat şarabla dudaklarını..
Abdal, sorunun büsbütün unutulacağından kuşkuya düştü.
        -  Beri bak Evrenos Kocası.. Bizim sözümüz bey sözü değildir ki, altımızdan çıka.Ve dahi gerektiğinde değiştirilip, döndürüle.. Cavlak Toga yoldaşımla, İsrail’e kadılığı, Davut’a yasavulluğu vermiş gelmişiz. Evrenos Bey denilen köşek adına.. Şimdi burada söz döndürüldü, berat unutuldu mu, biz bir dahi gaziler arasına giremez, hisarlar önünde dolanabilemeziz..
        - Bire sözü veren sizsiniz. Bana danışmadan söz vermek haddiniz midir ki, şimdi gelmiş bana çıkışmaktasınız.
             -    İyi bire.. Biz derdik ki her zaman, bu beyler arasında ağzı suratının ortasında olan     bir tek Evrenos Gazi yoldaşımız kalmıştır. Güveneceğimiz, bizi anlayacak ve dahi yaptığımız işi değerlendirecek bir o vardır.. Yanıldık mı? Seninki de onlarınki gibi, yellendikçe şaşkalozlaşıyor mu?
-         Ben de derim ki, siz benim adıma nasıl atamada bulunursunuz?

        -  Bire bulunduksa n’olmuş? Yeri gelmiştir ki, biz Osman ve dahi Orhan Gazi adına atamada bulunmuşuzdur da, berat istediğimizde böyle umducu gibi yakartmamıştır bizi. Yazıyı yazıp, mührünü basaraktan yollamıştır kendi ulaklarıyla. Şimdi sen mi yetkiden, görevden söz edip, geri döndereceksin bizi kötü Evrenos.. Bil ki, şarap ve dahi kubar da çekmem, bir lokma ekmeğini da yemem. Konağın önünde alırım curamı elime, tüm Urumeline seni rüsvay edinceye, taşlama düzerim..
-         Dur bire kötü ozan.. Siz ne istediniz de yapmadım ben? Hadi çıkarın atama
belgesini. Nasılsa gelmeden onu da hazırlamışsınızdır. Basayım mührü de, uğursuz ağzınızdan kurtarayım yakamı.
Yüzleri gülüverdi. Cavlak, kuşağının arasından atama belgesini çıkardı. Uzattı..

[…]

17 Mart 2010

Öldüğünüzde blogunuz veya facebookunuz kime kalacak?

Hiç düşündünüz mü, aklınıza geldi mi hiç?.. Tutmuş olduğunuz bloglara yazdıklarınız, kayıt olduğunuz sosyal paylaşım sitelerinde paylaştıklarınız, e-posta adresleriniz ve bu adreslerden yaptığınız yazışmalarınız, tüm bunlar ve internette sizin olan şeyler, siz öldükten sonra ne olacak?.. Mesela, facebook’da, twitter’da, ve benzeri bir sürü yerde yazdığınız güzel, çirkin, utanılası, utanılmaması şeyler..Bunları hiç düşündünüz mü? Ben şahsen hiç düşünmedim.. Aklıma dahi gelmedi böyle bir şey.. Fakat, Av. M. Gökhan Ahi’nin aklına gelmiş, bizim adımıza düşünmüş ve “Ölürseniz dijital varlığınız kime kalacak?” diye sorgulamış ve nelerin yapılıp, nelerin yapılmadığını açıklamış bu yazısında.

Ben şahsen, tüm bu internet aleminde hangi blog, site, forum vs. de kullandığım kullanıcı adı ve şifrelerimi evlendikten sonra eşime, çocuklarım olursa onlara bırakmayı düşünüyorum. İnternette yaptığım yaramazlıkları ben öldükten sonra görmelerinde bence bir sakıncası yok. Nasıl olsa, mahşer günü hepimiz bir birimizin her yaptığını öğrenmeyecek miyiz? O zaman öğreneceğimize göre; yaşarken belki utandığımız için açıklayamadığımız özellerimizi, öldükten sonra, sadece sevdiklerimize açmamızda ben bir sakınca görmüyorum.

Benim asıl bahsetmek istediğim konu, internette yaşanan diğer olumsuzluklar. Bazı insanların(!) aldıkları bir dijital kimliğin arkasına saklanarak, başka insanları kandırma, başka insanlardan aldıkları özel bilgileri kötü amaçlar için kullanmaları, hatta kendilerinin açıklamadığı bilgileri, onların siteleri veya e-posta adreslerinin şifrelerini kırarak, onlar adına işlem yapmaları, çeşitli arkadaşlık siteleri ve hatta porno sitelerine onların adıyla ve onların resimlerini kullanarak üye olmaları gibi, insanların kendilerin yapmadıkları, akılarından dahi geçirmedikleri şeyleri yaparak kişileri zor durumda bırakmaktadırlar.

AKŞAM Gazetesindeki bir habere göre, “Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü'nde bulunması gereken, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'ndeki milyonlarca  kişisel veri, internete sızdı.” deniyor. 50 Milyon kişinin kayıtlarına ulaşıldığını ve bu bilgilerin bazı kişilere pazarlandığı öne sürülmekte bu haberde. Şimdi, birileri bu siteden bazı özellikler belirleyerek, bir kimlik oluşturmak isteyecek ve bu malum site de şansınıza sizin kimlik bilgilerinizi o şahsa az bir para karşılığı satacak. Ondan sonra da, vay başınıza gelenlere!.. Başınıza gelebilecekleri düşünmek bile istemezsiniz. Çünkü, aklınızın ucundan bile geçmeyecek olaylar gelebilir şu dertsiz başınıza. Allah korusun diyorum.. Başka söyleyecek bir şey düşünemiyorum bile..

Peki, Facebook üyesisin ve orada bir çok arkadaş edindin. Ama, bunların çoğunu sahiden yani gerçek hayatta tanımıyorsun. Sadece, orada edindiğin bilgilerle tanıyorsun. Ayrıca, merak da ediyorsun, bu arkadaşlarından kimler senin profiline gelip tıkladı, kimler seni inceledi diye. Ve bir gün sana bir arkadaşından bir uygulama önerisi geliyor. Aa, çok iyi bir şeymiş diye hemen atlıyorsun üstüne. “Profilime kim bakmış” diye bir uygulamayı kim istemez.. Herkes ister tabi de, ancak güvenlik şirketi Trend Micro, bu tür uygulamaların yalan olduğunu ve bunun mümkün olmadığını vurguluyor.

Peki ya internette yayınladığınız gerçek fotoğraflarınız. Bunların başkalarının elinde ne hale dönüştüğünü biliyor musunuz? Sizin bilhassa body veya mayolu fotoğrafınız varsa internette, yandığınızın resmidir. “Acaba ben böyle bir resim çektirdim mi? ” diye, düşünüp durursunuz ki, Havva anamız kılığında resim çektirmeyeceğiniz bile aklınıza gelmez. Ama, bunlar başkalarının aklına düşebilir ve siz bundan sorumlu olmadığınızı söyleseniz bile, kimse size inanmayacaktır ve “Vay be! Kadına bak, hem böyle pozlar verip, şimdi de inkar ediyor.” derler. Photoshop’un nelere kâdir olduğunu bilmiyorsanız, alın size bir Photoshop X-ray Trick örneği..

Valla ben onu bunu bilmem.. Eğer bu sanal ortamda gerçek kimliğinizin ortaya çıkmasını istemiyorsanız, sizin siz olduğunu gösterecek, ima edecek hiçbir bilgiyi hiç kimseyle ama hiç kimseyle paylaşmayın. Ve eğer gerçek kimliğiniz ve gerçek resminizle internette dolaşıyorsanız, her türlü kötü duruma hazırlıklı olun. Ya da, sosyal paylaşım sitelerinden uzak durun. Eğer, zaten ünlü biri olup, resimleriniz piyasada dolaşmıyorsa.

Benden bu konuda şimdilik bu kadar. Çünkü, bu konunun sonu yok.. Ne kadar uzatıp, araştırırsan, altından daha neler çıkıyor ki, anlatmakla bitmez. O nedenle, herkes kendi güvenliğinden sorumlu.. Benden hatırlatması..

Herkese güvenlikli bir internet ortamı, sağlıklı ve mutlu bir yaşam dilerim..

Sevgilerimle..

Arzu BREDA


Resimler : devianArt ve bilisimhukuk

12 Mart 2010

YÜZÜNÜZDE KÜÇÜK BİR GÜLÜMSEME..


Sevgili okurlarım, şimdi arkanıza yaslanın ve sizler için seçtiğim birkaç fıkrayı okuyarak, gülümsemeye çalışın..

Ne kadar gülümsetebileceğimden emin değilim ama, amacım bu stresli günler içinde, birazcık da olsa, gülümsemenizi sağlamak..

Şimdi geçelim fıkralara.. Önce, bir Bektaşi’ye kulak verelim;


                               Bektaşi’ye bir gün sormuşlar;
                               Gelse bir dilberi ahu,
                               Olsa savm-ı ramazan,
                               Dilber-i ahu mu efdaldir,
                               Yoksa savm-ı ramazan mı?
                               Bektaşi cevap verir;
                               Fırsatı fevk etme zinhar,
                               Sür sefasın dilberin,
                               Olur kazası savmın,
                               Olmaz kazası dilberin....

*          *          *

Ardından da, dinsel bir fıkra gelsin;

ATEİST

Ateist bir adam bir gün ormanda geziyor ve etrafındaki güzelliklere bakıyormuş. ‘Evrim ne güzellikler yaratıyor!’ diye düşünüp, mest oluyormuş. Birden arkasında kocaman bir ayı belirmiş ve onu kovalamaya başlamış. Adam bütün gücüyle kaçıyormuş ama, her arkasına bakışında ayının daha da yaklaşmakta olduğunu fark ediyormuş. Dakikalarca süren bir kaçışın sonunda adamın ayağı yerdeki bir dala takılıp düşmüş, ayı adamın üzerine atlamış ve pençesini kaldırmış. Ayı tam pençesini indirmek üzereyken, adam; "ALLAHIM!” diye bağırmış. Bir anda zaman durmuş, ayı pençesi havada donmuş kalmış, ormandaki nehir bile akmaz olmuş bir anda. Orman kararmış ve gökyüzünden bir ışık huzmesi adamın üzerine parlamış. Çok derinden gelen ilahi bir ses adama;
"Yıllarca bana inanmadın, yaratılışı kozmik bir kazaya bağladın, sana bu durumda yardım etmemi mi istiyorsun? Seni sevgili bir kulum mu saymalıyım?" demiş.

Adam, utanç içinde: Biliyorum, bunca yıldan sonra dindar biri olmayı istemem haksızlık ama, beni dindar yapmayacaksan, bari AYIYI DİNDAR yapmanı istememi kabul eder misin." demiş

İlahi ses : Pekala, bu isteğini yerine getireceğim." diye karşılık vermiş ve ışık kaybolmuş. Nehir tekrar akmaya başlamış ve her şey eski haline dönmüş. Ayı da tekrar canlanmış ve iki pençesini de göğe doğru çevirmiş ve konuşmaya başlamış;

"ALLAHIM, senin rızkınla orucumu açıyorum. Hamdolsun bana verdiğin nimetlere...

*                      *                      *

Şimdi de, bir tecavüz fıkrası ki, kimin kime tecavüz edeceği belli değil..

TECAVÜZ

Belgrad Ormanında bir akşam üstü;
- Nihahahah!!.. Boşuna kıpraşma yavrum. Elimden kurtulamazsın.. Bağırmakta fayda etmez. Bu ormanda seni kimseler duyamaz. Sen iyisi mi, meşhur sözü hatırla ve rahatla. ‘Tecavüz kaçınılmazsa uzan keyfine bak’ dermiş eskiler. .Heheheheh..
- Sen şimdi bana tecavüz mü edeceksin?
- Yok! Nasihat edicem.Tabii ki tecavüz edicem.
- Eminsin yani!.
- Tabii eminim, artık tecavüz etmek suç bile değil, güzelim. Tecavüzü ediyorsun, sonra tecavüze uğrayan kız, çaresiz seninle evlenmek zorunda kalıyor ve sen de yırtıyorsun.
- Demek yırtıyorsun? O zaman, gel yırt bakalım!. Hatta, sen zahmet etme, ben yırtayım üstümü başımı. Nasıl olsa yenisini sen alacaksın!.
- Ne diyon sen bacım?
- Bu ayakkabıları da parçalayabilir miyim? Bıktım kaç senedir giymekten.
- Ohoooo!!.Amma da konuştun ya!.
- Evet, ben biraz fazla konuşurum. Şimdiden alışsan iyi olur. Malum, bir ömür aynı evi paylaşıcaz. Haa bi de unutmadan söyliyim, ben uyurken dişlerimi gıcırdatırım, sonra söylemedin deme.
- Anlaşıldı, sen beni lafa tutup, kaçmayı planlıyon ama, yemezler.
- Kim kaçacak? Ben mi? Bence birazdan sen kaçıcan, müstakbel kocacığım. Önce şunu söyliyim, bizde nişanı da düğünü de erkek tarafı yapar, bilesin. Nişanda 3 burma bilezik, bir altın saat, 5 metrede altın kordon..
- Ohaaaaa!!!..
- Bence, ‘oha’ joker hakkını hemen kullanma. Çünkü, daha düğünde isteyeceklerimi sıralamadım.
- Ne düğünü ya?
- Aaaa düğünsüz hayatta evlenmem. Özel gelinlik isterim, ayrıca ablamların o gece giyeceği tuvaletler de bizzat ellerinden öper.
- Ablanlar mı?!?!
- Evet, bizde adetler böyle. Sen sormadan söyliyim, benim 4 ablam var. Sonra, düğün salonda olucak. Havayi fişek gösterisi isterim. 5 bilezik isterim, tek taş pırlanta yüzük isterim, yurt dışında balayı isterim, kirada oturmam ev isterim, İtalyan mobilya isterim.
- Yeteeeeerrrrrrr!!!.. Bacım ne yaptın ya?? Ben mi sana tecavüz ediyom, sen mi bana tecavüz ediyon, karıştırdım ha!! Ne bu be??
- Valla canın isterse, kocacığım.
- Ne kocası be?
- Tecavüz edicen ya, o bakımdan..
- Tövbe!!.. Tövbe, vazgeçtim. Ben aklımı peynir ekmekle yemedim. Tecavüzün cezası kalkmamış, aksine artmış. Bundan ala ceza mı olur?! Şu dakikadan itibaren dünya ahret bacımsın. Kalk yürü, eve bırakayım seni. Ulan bi tecavüz etme zevkimiz vardı, onunda içine ettiler, iyi mi?

*                      *                      *

Şimdi de, bir Hıristiyan web sitesinde yapılan yarışmayla birinci seçilen fıkraya sıra geldi. Bu fıkranın bir tanıtım başlığı var. Sonra fıkraya geçiyor.

 EN KOMİK SEÇİLEN DİNİ FIKRA

Hıristiyanların web sitesi ‘Ship of Fools’, bir yarışmayla en komik dini fırkayı seçti. İngiliz Guardian Gazetesi’nin haberine göre, Hıristiyan, İslam, Musevi dini mensuplarıyla, ateist ve agnostikler, yarışmaya tam 951 fıkra yolladılar.

Site okuyucuları da en komik dini fıkrayı oylarıyla seçtiler. Müslüman ve Musevilerin fıkraları, hakaret olarak algılanabileceği kaygısıyla yayınlanmadı. Birinci seçilen fıkra şöyle:

Köprüden geçmekte olan ‘yobaz’, bir adamın intihar etmek üzere olduğunu görür. Koşarak yanına gelir ve “Dur, sakın yapma!..” der. Adam, “Neden?..” deyince yobaz, “Yaşamak için birçok neden var..” karşılığını verir ve aralarında şu konuşma geçer:
- Dindar mısın?
- Evet.
- Ben de... Hıristiyan mısın, Budist mi?
- Hıristiyan.
- Ben de... Katolik mi, yoksa Protestan mısın?
- Protestan.
- Ben de... Episkopal mi, yoksa Baptist misin?
- Baptist.
- Ooo, ben de... Tanrının Baptist Kilisesi’nin mi, yoksa İsa’nın Baptist Kilisesi’nin mi üyesisin?
- Tanrının Baptist Kilisesi’nin.
- Ben de... Tanrı’nın reformcu Baptist Kilisesi mi, Tanrı’nın orijinal Baptist Kilisesi mi?
- Tanrı’nın reformcu Baptist Kilisesi.
- Ben de... 1879 tarihli mi, yoksa 1915 tarihli reformdan yanasın?
- 1915.
Yobaz, ‘Vay kafir vay’ diyerek adamı köprüden aşağı iter!

*                      *                      *

Okumanızı istediğim daha birkaç fıkra daha vardı ama, post çok uzun olup sıkılırsınız diye başka sefere bıraktım onları da..

Umarım yüzünüzde, küçük de olsa bir gülümseme oluşmuştur..
Yüzünüzden gülümseme hiçbir zaman eskimesin dileklerimle,

Sevgiler sunarım..

08 Mart 2010

BU NASIL BİR SEVGİ KANITLAMAK?..

2030 yılından güncel bir öykü..

Sıcak, yapışkan yaz günü, cezaevinin kapısı... Mavi gömleğinin sırtı şimdiden laciverde dönmüş terli bir adam, bavuluyla çıkıp bakar gökyüzüne: Tek bulut yoktur.

Eski bir müdür yardımcısı olan adam, âşık olduğu ana sınıfı öğretmenini öğrencilerin gözü önünde öldüreli yirmi yıl geçmiştir. Yıllarca tımarhaneyle cezaevi arasında mekik dokuduktan sonra nasıl olmuşsa, şartlı tahliyesine karar verilmiştir.

Adam artık özgürdür ama durumu kavramakta güçlük çekmektedir. Sendeleyen bilinci yirmi yılda iyice körelmiş olduğundan, kendisini dışarıda neyin beklediği hakkında en küçük bir fikri yoktur.

***

Cezaevi kapısının karşısında gri bir araba ve yirmili yaşlarda iki adam görür. Kim olduklarını çıkaramaz. Gençlerden biri arabanın kapısını açar. Binmesi gerektiğini anlar adam.

İri kıyım gencin kullandığı arabayla saatlerce yol alırlar. Bu arada hava kararmıştır. Asfalttan sapıp ışıksız ara yollara girerler. Cezaevinden çıkmış adamın gözlerinde herhangi bir ifade yoktur. Karanlığa öylece bakmaktadır.

***

Dar ve karanlık yollardan sonra, nihayet bir kır evinin önünde dururlar. Büyükçe bir evdir burası, veranda lambasının altında gölgeler vardır. İri kıyım genç arka kapısını açar arabanın, adamın inmesi gerekmektedir.

Verandada kadınlı erkekli yirmi kişi görür. Konuşmadan bakarlar adama. Ampulün solgun ışığıyla aydınlanan yüzünde ilk defa korktuğunu belli eden bir ifade belirir. Kimdir bu insanlar? Ona ne yapacaklardır?

“Korkma...” der, bir kadın: “Biz o gün sınıfta olan öğrencileriz. O zaman altı yaşındaydık. Öğretmenimize onu sevdiğini söyleyerek ateş etmeni, sonra da bıçaklamanı gördük ve unutmadık. Bu yüzden kimseye ’seni seviyorum’diyemedik hayatımızda. Bize söyleyen herkesten de korktuk. Buna yol açan kişiyi tanımak için yıllarca bekledik seni.”

Adam neyle karşı karşıya olduğunu anlamıştır. Oradan sağ çıkamayacağını düşünmeye başlar. Başı dönmektedir, oturmak için izin ister, bir sandalye gösterirler.

“Korkma...” der aynı kadın: “Biz seni affetmeye çoktan karar verdik. Sabaha evinde olacaksın. Ama seni o halinle başımıza müdür yardımcısı diye koyanlarla savaşımız sürecek. Sonuna kadar. Şimdi söyle, aç mısın?”

Kadının gözlerine bakamaz, başını çevirir adam. Kır evinin hemen önünde, gece kara bir duvar gibi yükselmektedir.


                                        *      *      *

İstanbul Bağcılar’da görev yaptığı İTO İlköğretim Okulu’nda Müdür Yardımcısı Ekrem Şavran’ın, aynı okulun Ana Sınıfında, 20 tane küçük çocuğun gözleri önünde, öğretmenleri Derya Çakır'ı tabancayla ateş ettikten sonra boğazını keserek katlettiğini, haberlerde duymuş veya okumuşsunuzdur.

Müdür Yardımcısı Ekrem Şavran'ın savcılıkta verdiği ifade de; "Derya'yı vurduktan sonra, öğrencilere dönerek, 'Derya hocayı ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz' dedim" şeklinde konuşmuş. Ayrıca, "Kendime de sıkacaktım ancak silah bir türlü ateş almadı" diyerek de, ne kadar masumane, sadece aşk ve sevgi ile bu cinayeti işlediğini belirtiyor.

Şimdi, 25 yaşında yaşamının baharında olan bir genç kız toprağın altında, diğeri ise kimbilir ne hafifletici sebepler uydurularak, kısa bir süre sonra aramıza dönmek üzere cezaevinde.

Fakat, kanlı bir cinayete gözleri ile tanık olan 20 tane küçük çocuğun yaşadıkları bu travma ne olacak?.. Bu travmadan nasıl kurtulabilecek bu 20 tane körpe beyin?.. Tuna Kiremitçi'nin sözleriyle, nasıl "seni seviyorum" diyebilecek bu çocuklar büyüdükleri vakit bile?..

Asıl sorgulanması gereken bu olmalı kanımca..

26 Şubat 2010

GAZ PEDALI İLE FRENİN ÖLÜMSÜZ AŞKI

Bir otobüs, içi hınca hınç dolu..
Yolcuların kimi de ayakta..
Yavaş yavaş tırmanıyor, zigzaglı yollardan rampayı..
Belli ki motoru çok güçlü; kaptan ayağını gaza bastıkça hızlanıyor..
Nihayet, rampayı çıkıp, düzlüğe eriştiler..
Bundan sonra daha hızlı gidebilir otobüs..

Yolcuların çoğunun acelesi var, istiyorlar ki, bir an önce varsınlar sevdiklerinin yanına..
Onun için otobüsün kaptanına biraz daha hızlanması için ricalar, seslenmeler hatta şikayetler duyuluyor..
Bir yandan da, kaptanı gaza getirme çabası var, kaptanın ayağını gaza daha kuvvetli basması için..
"Haydi kaptan, sen bi tanesin.."
"Bu yolların fatihisin sen.."
"Sen en hızlısın.."
"Seni kim tutar be.."
Eh, kaptan da insan, bu dolduruş ve gaz vermelerden etkilenecek elbette..
Basıyor tüm kuvvetiyle gaza ve otobüs şöyle bir şahlanıp, nerdeyse uçmaya başlayacak, kanatları da olsa..

Son sürat inmeye başlıyor otobüs rampadan aşağı..
Kaptan gazı aldı ya, düşünmüyor bile, acaba bir tehlike anında bu frenler tutar mı diye..
Zaten kaptanın en gıcık olduğu şey, fren kullanmak..
Onun en sevdiği sadece gaz pedalı..

Sol şeridi tam kapatmış giderken, bir de ardından gelen son model otomobiller de, sinyal verip, korna çalarak yol vermesini istemezler mi??..
Onlara yol vermeye kalksa, yavaşlaması lazım ki, bunu hiç istemiyor..
Bu arada, tavşan, sincap, tilki gibi önüne ne çıkarsa, gözü görmüyor ezip geçiyor..
O arada, bir ayı da nasibini alıyor ve boylu boyunca uzanıveriyor yolun kenarına..
Kaptanın ağzı kulaklarına varıyor, yolcuların alkışları arasında..

Fakat, yolculardan bazısı bu gidişten hiç memnun değil..
Bu gidişin hiç de iyi olmadığını, yolun sonunu göremeyeceğini düşünenler de var içlerinde..
Ama, seslerini çıkarmaya da korkuyorlar..
Kendilerini tersleyeceklerini ve bu karşı çıkışı, onların bizzat kendilerine karşı olduğunu düşüneceklerini biliyorlar..

Bu nedenle susuyorlar..
Ama, nereye kadar susacaklar?..
Bir kamyona çarpana kadar mı?..
Ya da, yardan aşağı uçana kadar mı, susacaklar?..

"Kaptan, biz inmek istiyoruz, biraz yavaşlar mısınız?" diyecek olan birine az önce ne yaptıklarını gördükten sonra, kendi sonlarını düşünmek bile istemiyorlar..
Kaptan ön kapıyı otomatik açıp; "Arkadaşlar, inmek isteyen hanıma yardımcı olunuz" talimatıyla, kadını yaka paça tutup kapıdan dışarı savurdukları gibi, kahkahalar arasında alkışlamaya başlamaları, kanlarının dondurmuştu..

......

Şimdi, sahnenin burasında olayı donduralım.. Zaman durmuş olsun ve her şey de o anda olduğu gibi kalsın..

Bir ülke düşünün ve bu ülke demokrasi(!) ile yönetiliyor olsun..
Bu demokraside olmazsa olmazların başında gelmesi gereken nedir?..
Haydi, demokrasiyi bırakalım.. Bu kavrama fazla takılmaya gerek yok..
Demokrasi denen şey bir kavramdan öte bir şey değil zaten..
Olursa iyi olur elbette ama, ondan önemli şeyler var..

Hak, hukuk ve adalet olmazsa bir ülkede, orada yaşamak ister misiniz?..
Kim ister ki zaten?.. Hiç kimse..
Başka ne olması lazım o ülkede?..
Gaz pedalının yanında, bir de FREN pedalı olmalı.. Sürati azaltıcı bir mekanizma..
Yani, DENETİCİ mekanizması..
Bir ülkeyi yöneten birini veya gurubu denetleyecek ve yaptığı yanlışları görüp, ikaz edecek, ikazlara uymazsa, onun veya onların ellerinden yönetimi alabilecek bir denetim mekanizması..
Bu denetçiler bu işi ne için yapacak?..
Ülkedeki tüm bireylerin hakkını ve hukukunu adaletle korumak için..

Fakat, bazı ülkelerde olduğu gibi, ülkeyi yönetenlerin bu denetçileri istemeyip, halkını da bu denetim mekanizmasının işe yaramadığına, kendisini engellediğine  inandırıp, denetim mekanizmasını işlemez duruma getirdiğinde; artık bu ülke tamamen başıboş bir halde, frensiz bir otobüsün rampa aşağı, artan bir hızla gitmesi ve sonunda da bir uçurumdan aşağı uçması gibi bir sona mahkum olur.

...

Şimdi, gelelim yine dondurduğumuz otobüs sahnesine..

Ne yapılması lazım gelir ve sizler bu durumda ne yapardınız?..
Durdurduğumuz zamanı ve olayı akışına bırakmamızı mı?..
Yoksa, otobüsün ilk hareketinden öncesine mi götürmeliyiz zamanı?..
Otobüsü, kaptanı ve bilhassa kendimizi yeniden gözden geçirip, yeniden çıkmalıyız yola..
Zira bu yolu gitmek zorundayız..