Ataturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ataturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2009

Mustafa Belgeseli üzerinden Atatürk'e karşı psikolojik saldırı..

Reha Muhtar, 17.12.2009 tarihinde Vatan Gazetesindeki köşesinde; "Can Dündar'ı Atatürk Belgeseli'nden hapis mi yatıracaksınız?.." başlığıyla yazyınladığı yazısında, Can Dündar'ı Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi basın Yayın Yüksek Okulu birinci sınıfından itibaren tanıdığını belirterek, onun nasıl biri olduğuna dair bilgiler vermiş.

Bu yazısında, Can Dündar'ın kişilik özelliklerini, mesleki duruşu ve hayata bakışını çok iyi bildiğinden de bahsediyor. Yani, onu 30 yıldan beri tanıdığını söyledikten sonra, Can Dündar'a karşı objektif olabileceğini vurguluyor.

Bu nedenle de, Can Dündar'ın Mustafa belgeselinden dolayı, "Atatürk'ün hatırasına hakaretten.." 7.5 yıla kadar hapsinin istenmesinin haksızlık olduğu, çifte standart olduğunu vurguluyor.

....

Yine Reha Muhtar'ın ertesi günkü, 18.12.2009 tarihli "Mustafa filmi Atatürk'e yönelik psikolojik saldırı mı?.." başlıklı yazısında, bir okurunun "Reha bey bir de Mehmet Kerem'in makalesini okuyun" demiş.. Mehmet beyin makalesini üç defa okuduğunu ve ilginç noktalar bulduğunu belirtiyor yazısında. Yazısının altına Mehmet beyin makalesinin bir özetini de koymuş. Bu makalede, Atatürk'e yönelik saldırıların altında yatan nedenlerle ilgili analizlerin olduğunu söylüyor.

Reha Muhtar bu yazısında, kendisinin Atatürk sevgisini de belirterek, bu sevginin nasıl bir sevgi olduğunu da kısaca anlatıyor. "Atatürk’ün gücü benim gözümde tabu olmasından gelmiyor...
Tartışılmamasından, insani taraflarının ortaya konmamasından, tanrı katına konmasından kaynaklanmıyor Atatürk sevgim..." diyerek..

......

Şimdi gelelim reha Muhtar'ın okuyucusunun okumasını önerdiği ve yazısında özetini yayınladığı, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi psikiyatri Bölümü'nden Profesör Mehmet Kerem'in makalesine.. Bu makalede neler var bir görelim.. Okuduğum özetten benim çıkardığım, bu makaleye göre Can Dündar, Vamık Volkan adlı bir psikiyatristden etkilenmiş. Bunu da, Can Dündar'ın Ayşe Arman'la yaptığı bir röportajda kendisinin itiraf ettiğini belirtiyor.

Bu etkilenmenin kaynağı, Vamık Volkan'ın "Ölümsüz Atatürk" adlı kitabı. Kitap ilk defa "Immortal Atatürk" adıyla 1984'te ABD'de yayınlanıyor. On yıl sonra da, Türkiye'de yayınlanıyor ve yasaklanıyor. Ancak, 1998'de yasak kalkıyor ve serbestçe satılmaya başlanıyor. Bu kitabın temel tezi ise, Atatürk'ün ne kadar sıradan bir insan olduğunu göstermek olduğunu vurguluyor Mehmet beyin makalesinde. Makalede, bu durum, tıpkı Can Dündar'ın Atatürk belgeselinde Atatürk'ün "insani yanlarını vurguladığı benzetmesi yapılıyor. Yani, insani yanları gösterilerek, "büyüklüğü" bu şekilde anlatılmak isteniyor.

Ben en iyisi Reha Muhtarın yayınladığı, Prof. Mehmet Kerem'in makalesinin özetinin tamamını buraya alayım ki, sizler daha iyi anlayabilesiniz.
Makalenin tamamını da, burada "Can Dündar'ın belgeseli.... Prof. Mehmet Kerem"  başlıklı yazıda okuyabilirsiniz..

“PAVLOV’UN KÖPEKLERİ VE MİLLİ REFLEKSİN KIRILMASI”

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Profesörü Mehmet Kerem Doksat şöyle açıklıyor:

Bilirsiniz, ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken bir yandan zil çalınca ve bunu defalarca yapınca, bir süre sonra eti görmeden de zil sesini işitince hayvanın salyası akmaya başlar. Bu, şartlı reflekstir: Hayvanın tabiatında olmayan bir uyaran (zil sesi), onu tabiatında olan eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır.

Hiçbirimiz dünyaya Türk, Meksikalı, Sünnî veya Katolik olarak gelmeyiz; bunlar bize öğretilen değerler, yani şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse, zamanla sönerler.

Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur bir kısmı da günlerce terörize olur çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır. Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır.

Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yok!

Şu müthiş sonuca varır: Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırır. İnsanı veya hayvanı en doğal, en ilkel haline geri döndürür.

Her gün 15-20 şehit, ‘kanları yerde kalmayacak’ denip sürekli kanlarının yerde kalması, bir yandan orada burada araba yakarak, polise taş atarak etnik kalkışmalar...

Hepsini toplarsanız, temel güvenlik duygusu ortadan kalkıyor.

Pavlov’un köpeklerindeki gibi, bu kadar ağır travmalarla şartlı reflekslerimiz (millî duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.

***

Volkan’a göre Atatürk babasını küçük yaşta kaybedip ilk bunalıma giriyor. Ondan sonra annesi başka bir adamla evleniyor ve eve gelen bu adamla birlikte bunalım kökleşiyor.

Bunun temelinde ise Mustafa’nın annesine olan ‘odipal bağlılığı’ var! Aslında Can’ın belgeselindeki temel ve örtük mesaj da bu.

Atatürk denilen adam sözde bizim atamız, yani bir anlamda hepimizin babası ama aslında onun babası yok!

Ve yine Mustafa’nın annesine darılması anlatılıyor belgeselde, çünkü Atatürk’ün anası, yani bizim o başörtülü gülümseyen fotoğrafından hatırladığımız Zübeyde Hanım, ‘eve başka bir erkek getiriyor’!

Evet, belgeselde anlatılan dil aynen böyle, ortada Zübeyde Hanım’ın ‘yeniden evlenmesi’ne değil ‘eve yeni bir erkek getirmesi’ne vurgu var! Farkındaysanız tez Vamık Volkan’dan aktarılma olduğu gibi.

***

Nitekim belgesel boyunca Atatürk, mutsuz, yalnız, bunalımlı bir tip olarak çizilmiş.

Ancak bunlar anlık ya da dönemsel melankolilikler değil.

Atatürk çocukluğundan ölümüne derin bir melankoli içinde gösteriliyor. Atatürk’ün sürekli içki ve sigaraya olan düşkünlüğü de örtük başka bir mesajı veriyor:

Mustafa sadece annesine karşı odipal bir bağlılık içinde değildir, aynı zamanda oral bir kişiliğe sahiptir!

Şimdi bu iki kavrama bakalım.

Birincisi Freud’un ‘odipus kompleksi’ olarak bilinen ve çocuğun anneye olan bağlılığını cinsel bağlılıkla açıklayan teori.

İkincisi ise yine Freud’un çocukluk evrelerini ayırdığı ilk evre olan ‘oral evre’, yani ağız bağlılığı.

Her iki kavram da Vamık Volkan’ın kitabında Atatürk’ün kişiliği olarak konuluyor.

Şöyle ki:

Atatürk annesine olan aşkının yerine vatanı koyuyor.

Nitekim ‘büyük validemiz’ diye söz ettiği vatana olan aşkı aslında anasına olan aşkıdır!

Yine ana memesine olan hasretini de rakı kadehi ve sigara ile gidermektedir!

***

Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve refleksini nasıl yok edersiniz?

Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır, o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız.

Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız.

Mesela Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar?

O zaman onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekmektedir!

Ya da Türkler atalarını, yani Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar?

O zaman onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu gösterin.

Farkındaysanız son on yıldır tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz.

Sözde demokratlık, tartışma kültürü adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabul etmemiz isteniyor?

Sıra Atatürk’e geldi.

Çünkü önemli olan ulusal önderi yok etmektir. O halde tüm önderlere yapılanı Atatürk’e de yapalım. Onun ne kadar zalim bir diktatör olduğunu tartışalım.

Onun aslında zaafları olduğunu tartışalım. Hatta onun anasını bile tartışalım.

Evet, emperyalistlerin gündeminde bu vardır. Tartışın diyorlar, biz sizin atanızın anasını tartışmak istiyoruz!

Ondan sonra Can Dündar çıkıyor ağlamaklı, diyor ki tamam tartışın benim belgeselimi ama biraz insaflı olun, önce izleyin sonra eleştirin!

Acıyacaksınız neredeyse adama.

Sonra dört bir koldan saldırıyorlar; korkacak ne var ki, izleyin önce, inanmazsanız inanmazsınız!

İsterseniz eleştirin!

İşte asıl psikolojik harp cephesi de burada kuruluyor!

Mesela Atatürk’ü sevmek, bayrağı sevmek, İstiklal Marşı’nda duygulanmak, şartlı reflekslerdir ve bunlar tartışma konusu değildir.

Çocukluktan öğrenilir ve ölene kadar da korunur.

Ama bazı haller vardır ki o şartlı refleksleri kaybedersiniz.

İşte Can’ın belgeseli tam da bu iş için yapılmış.

Prof. Mehmet Kerem

........... 


Değerli okuyucularım, benim bu yazıların tümünden anladığım ve vardığım sonuç; Can Dündar'ın bu belgeseli yaparken bazı kişilerden etkilendiği yönünde şüphelerim var. Her ne kadar, Reha Muhtar, onu çok iyi tanıdığını ve böyle bir düşünce ile yapmasının düşünülemeyeceğini ifade etse de, belgeseldeki anlatım tarzı bu şüpheleri doğrular nitelikte.

Sizler okuyunca ne karar verirsiniz bilemem ama, benim düşüncem bu yöndedir. Bilerek olmasa bile etkilendiği yönünde kesin şüphelerim var.

10 Kasım 2009

SONSUZA KADAR BİZİMLESİN...



Atam..! 
Seni Unutmadık.. 
Unutmayacağız..
Ve Unutturmayacağız..


---------------------

Bir Başbakanın ağzından Ulu Önderimiz Atatürk için söylenen sözler;

“Sizlere şunu söyleyeyim ki, ben Atatürk’e sekreter olmak isterdim. Sebebi de, O’nun her akşam sofrasında bulunup yüksek fikirleriyle beslenmek dileğinde oluşumdur.”

1933, Edward Herriot, Fransa Başbakanı

........................................

Şu satırlar da, denize dökülen bir işgalci devletin Başbakanı’nın, denize döküldükten 12 yıl sonra onun için Nobel teklif yazısıdır;

“Norveç Nobel Komitesi Başkanlığı’na;

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla bölgedeki istikrarsız durum sona ermiştir. Teokratik bir rejimle yaşayan, din ve hukuk kavramlarının birbirine karıştığı, çökme sürecindeki bir İmparatorluğun yerini, güç ve hayat dolu, modern ve milli bir devlet almıştır. Barış dünyasına bu değerli katkı, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa sayesinde yapılabilmiştir. Bu nedenle, Yunanistan Hükümeti Başbakanı sıfatıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını takdim etmekten şeref duymaktayım.
”

12.1.1934, Venizelos, Yunanistan Başbakanı

 -----------------------------------------------

Atam..! 
Seni Özlemle Anıyoruz ..
Ruhun Şad Olsun..


LÜTFEN BU YAZIYI OKUYUN..

REKTÖRDEN ATA'YA İLGİNÇ MEKTUP

Sevgilerimle...

30 Ekim 2009

Korkularının nedeni, Onun dirilişi mi..?


Sizler de görüp, izlemişsinizdir tv'de..
Denizli'deki Cumhuriyet törenlerinde meydana gelen olayları..
Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin kutlama törenlerine katılmasını engellediler..
Engellemekle kalmayıp, yerlerde sürükleyerek, emniyete götürüldüler..
Neden..?
Bunu yapmalarındaki sebep nedir..?
Acaba, korku mudur, bunu yaptıran..?

Evet, korkuyorlar..!!
Hem de çok korkuyorlar..!!
Hatta tek korkuları var..
Bir tek..!!
Sadece O'ndan..!
Başkasından değil..!

Korktukları gayet apaçık değil mi..?
Seksenaltı senedir bu böyle..
O zaman dedeleri korkuyordu..
Şimdi ise, torunlarında korkmak sırası..

Nerdeyse her kurumu ele geçirdiler..
Ama, halen korkuyor ve kafalarında bir "acaba" sorusu yiyip bitiriyor benliklerini..
Hemen hemen tüm dünya destekliyor onları..
Fakat, bir türlü yenemiyorlar korkularını..

Peki, bu korkunun sebebi yersiz mi..?
Asla yersiz değil..
Çok iyi biliyorlar ki; Zira, Atatürk bu Cumhuriyeti kurarken, ülkenin temellerini atarken, öyle baştan savma bir şekilde yapmadı..
O kahraman insan, aynı zamanda çok büyük bir düşünürdü..
Ülkenin temellerini atarken, en ufak bir hataya meydan vermeden, her şeyi sistemli bir şekilde, akla, mantığa ve bilime dayanarak, bunların yanında milletleri millet yapan değerleri de ihmal etmeden, her alanda tam anlamıyla devrim yaparak, gelecek nesillerin de geliştirmesine imkan tanıyarak, yarattı bu Cumhuriyet Türkiyesini..

Evet, biliyorlar..
Tüm bunları gayet iyi bildiklerinden, bu kadar çok korkuyorlar..
Çünkü, bu iktidarları çok uzun sürmeyecek ve sonunda başlarına gelecek olanı da, çok iyi tahmin ediyorlar..
Tüm korkuları, bir zaman sonra halkın uyanıp gerçekleri görmesinden..
Bütün korkuları, Atatürk düşünce sistemine sahip kitlelerin, devrimcilerin halkı aydınlatmasından..
Açıkçası, halktan, halkın tepkisinden korkuyorlar..

İşte bu nedenledir ki, Atatürk posteri taşıyan, Atatürk'ün adını haykırarak gösterilere katılanlara tahammül edemiyorlar..
Esnaf dernekleri, meyve-sebze satıcıları geçit törenine katılabilirken, Atatürkçü Düşünce Dernekleri veya biraysel olarak bu düşünceleri seslendiren halkı, bu törenlere sokmuyorlar..
Katılmak için direnenleri ise, polis gücü ile araçlara doldurup emniyete götürerek, bu düşünce sahiplerine baskı uygulayıp, sindirmeye çalışıyorlar..


Bu bayram Cumhuriyet Bayramı değil mi..?
Bu bayram Cumhurun bayramı değil mi..?
Cumhur olarak sadece kendi seçtikleri, kendilerinin beğendikleri mi olacak..?
Bu bayram tüm halkın bayramı..
Atatürk döneminde ki kutlamalarda, her isteyen vatandaş tören alanındaki yürüyüşe katılabiliyordu..

İçim acıdı o sahneleri gördüğümde..
Ama, dedim ki, "Yapın bakalım, yapabildiğiniz kadar.. Hatta daha bile fazlasını da yapabilirsiniz.. Bu yaptıklarınızla, bu baskılarla bizi yıldırabileceğinizi düşünüysanız, işte o andır, sizin bittiğiniz an.."
Gerçekten de, orada sürüklenerek götürülen, kadın-erkek, genç-yaşlı, herkes sanki benim gibi düşünüyordu..
Alınıp götürülmeyen insanlar, "Bizi de alın, bizi de götürün.." diye hep bir ağızdan haykırıyordu..

Bu olanlardan anladığım, uzunca bir süredir, yapılan baskılar ve uyutma taktikleri sonucunda, sessiz kalan Atatürkçü kitle, nihayet bu sessizliğini bozmaya ve sesini duyurmaya karar verdi..
Atatürk'ün ruhu uyuyan kitleyi ayağa kaldırmayı başardı, diye düşünüyorum..

Sevgilerimle..

28 Ekim 2009

KUTLU OLSUN BAYRAMIMIZ..



Ahhhh..!! Sevgili Atam.. Ahh..!!
Bu sene de, kutluyoruz, 86. yılını..
Kurduğun Cumhuriyetimizin..
Ama, buruk bir kutlama..
Her sene, daha da artan bir buruklukla..
Artık, yavaş yavaş umudumu kaybediyorum..
Acaba, seneye kutlayabilecekmiyiz, 87'yi..?
Ya da, 88'i bir sonraki sene..?

Sevgili Atam,
Bu Cumhuriyeti kurarken ve devrimlerini hayata geçirirken, sana karşı çıkıp, engellemeye çalışanların torunları, senin yokluğunda, bu defa başarmak üzereler..
Yıkmak, parçalamak ve emperyal güçlere yem etmek üzereler..
Kurtardığın yurdumuzu ve kurduğun Cumhuriyetimizi..

Eserlerini emanet ettiğin bu gençlik, görevini yerine getiremedi Atam..
Sana verdiği sözleri tutmadı bu gençlik, Atam..
Kurduğun her şeyi yerle bir etmek üzereler, o zamanki hainlerin, şimdi beyinleri tamamen yıkanmış torunları..
Ülkeyi karanlıklara boğmak, kan gölüne çevirmek üzereler Atam..

Elbette, tamamen yıkamazlar, yıkamayacaklar..
Buna izin vermeyecek bir avuç kişi de kalsak, senin ilkelerini ve kurduğun Cumhuriyeti savunmaya devam edeceğiz..
Bunun için, gerekirse tek bir kişi de kalsak, bu tek bir kişinin kanının son damlası tükenene kadar mücadele edeceğiz..
Yapacağımız mücadelede, onlar gibi korkak ve sinsi olmayacağız..
Yapacaklarımızı gür sesimizle haykırarak, korkmadan, söyleyerek yapacağız..
Çünkü, biz halkımızı seviyoruz, ayırım gözetmeden..
Tıpkı senin yaptığın gibi..

Bu halkı sevip, halka güvenerek, halk için kurdun bu Cumhuriyeti..
Bizlere ne güzel bir ülke ve Cumhuriyet armagan ettin..
Nur içinde yat, Sevgili Atam..

KUTLU OLSUN 86. YILI, EBEDİYEN YAŞAYACAK CUMHURİYETİMİZİN..

Arzu BREDA

15 Nisan 2009

Rahat Uyu ATAM... Türk Gençliği Seni, Asla Unutmayacak...


Sen rahat uyu ATAM. Türk gençliği seni asla unutmayacak ve eserlerinin koruyucusu olmaya devam edecektir.

Senin yaşadığın dönemde de, senden sonra da vardılar. Halen var olmaya devam ediyorlar. Seni unutturup ve eserlerini yok etmek isteyen, eski ve köhnemiş rejimi hayal edip, onu tekrar canlandırma heveslileri, bugünlerde bir hayli çoğalmış ve bunun sonucunda da; "gemi azıya alıp" senin yarattığın tüm eserlere saldırıp, bunları yok etmeye çalışıyorlar. Bunları savunan kim varsa, onları sindirme gayreti içindeler. Amaçları korkutup sindirmek ve kendi emellerini, isteklerini gerçekleştirme yolunda, tüm engelleri birer birer yok etme gayretindeler.


Fakat bu emellerine ulaşamayacaklar. Çünkü, senin izinde ve gösterdiğin yolda yürüyen, azimli bir Türk gençliği var. Bu emellerini başaramayacaklarını, onlar da biliyorlar ve bunu anladıkları için de, son hamlelerini yapıyorlar. Gözü dönmüş bir şekilde, kime saldıracaklarını, kimi korkutup sindireceklerini bilmez durumdalar. Sanıyorlar ki, Türk gençliği korkup, sinecek ve hiç sesini çıkarmayacak.

Ey bu Cumhuriyetin nimetlerinden yararlanıp, yararlanmaya devam etmek isteyen Türk Gençliği; vakit çok geç olmadan, uyuduğun derin uykudan uyan. Ve, Cumhuriyetine sahip çık.

Bu güzel ülke hepimizin ve bu güzel ülkede ancak Cumhuriyet ile var olabiliriz. Cumhuriyet olmazsa, ne bu güzel ülke bizim olur, ne de biz var oluruz.

Ey Türk gençliği, Ata'nın sana seslenişini duy. O'nun sözlerini sakın aklından çıkarma.


Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

15 Ocak 2009

Rüyamda gördüm.!

Adam gece rüya görüyor ve sabahleyin kalkıp, gördüğü rüyayı gazetedeki köşesine yazıyor. Millet de, merakla bekliyor, "Acaba, bu akşam ne rüya gördü" diye.!

Bir başka kişi de, bundan etkilenip rüyaya yatıyor. O da, bir rüya görüyor ve o da sabahleyin kalktığı gibi, gördüğü rüyayı kendi köşesinde yazıyor.

"Meraklı taze blog yazarı" ben de, kendim rüyaya yatıp, göreceğim rüyayı da blogumda yazacağıma, tutuyorum elalemin köşesinde yazdığı rüyayı, kendime göre yorumlamaya kalkıyorum.

Birinci bahsettiğim yazar; Türkiyenin en çok okunan yazarı ünvanını, sevgili Hıncal Uluç'un elinden alan, Hürriyet Gazetesi yazarı ve CNN Türk televizyonu program sunucusu Ahmet Hakan.

Türkiyenin en çok okunan köşe yazarı olmak her halde o kadar kolay bir iş değildir. Yazılarını cesur, tarafsız ve bildiğinden şaşmadan yazabilmesi, yazılarının kolay okunup, akılda kalıcı basit bir üslupla yazması, onun okuyucu sayının artmasında en önemli etken olduğunu gösterir.

Gelelim Ahmet Hakan'ın gördüğü rüyaya; Kısaca, ülkemizde her şeyin tersine döndüğünü görmüş. Yani, şu anda Ergenekon davasında yargılananların idareyi ele aldığını ve şu anda bu operasyonları canı yürekten destekleyen bir kısım medyacıyı ve yandaşlarını yargılıyorlar.

Öteki rüyayı gören yazar ise; Benim, yazılarına hayran olduğum, İ.Ü. İletişim Fakultesi Öğretim Görevlisi ve Haber Turk yazarı Nuran Yıldız.

"O ne rüya gördü.?" derseniz.! Nuran hanım da, Ahmet Hakan'a özenip rüyaya yatmış ve rüyasında; Kendisini, bir yemek masasının etrafında, Susurlukcu ve Ergenekoncularla birlikte görmüş. O masada bir şey daha öğrenmiş ki, şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. Ne mi, öğrenmiş masadakilerden.? Mustafa Kemal Atatürk'ün, Ergenekonun 1 numarası olduğunu.!

Rüyasını yorumlamayı bana bırakmış. Kendisi, " 1 numarası Mustafa Kemal olan hangi örgütten zarar gelebilir ki.?" demiş.

Benim bu rüyaya yorumum çok kısacık. "Ah keşke.!" diye yorumluyorum.

07 Ocak 2009

İsrail'in tutumu..! Ve, "tövbe" bunun neresinde..?

Böyle bir gündem arasında, bu gündemle ilgili böyle bir yazı, bir çok insanı huzursuz edecek, bir çok kişiyi rahatsız edecektir. Hatta, küfür eden ve din düşmanı olarak görenler çıkacaktır.

Ancak, ben kendi bildiğimi, öğrendiğim doğruları, yine İslam dini penceresinden bakarak, söylemeye, dillendirmeye çaba göstereceğim. Bugüne kadar dinimiz açısından neler öğrenebildiysem, ne kadar bilgim varsa, çerçeveyi onunla çizmeye çalışacağım.

Bizler, yani İslam dinine mensup insanlar ve bunların oluşturdukları devletler. Şöyle uzaktan, taa Tanrı katından ve Kur'an-ı Kerim penceresinden, kendimize bir bakalım. Bakalım ne göreceğiz..? Allah'ın bizim için lanet ettiği ne varsa, istemediği, yasakladığı ve uzak durmamızı istediği ne kadar eylem varsa, hepsini yaptığımızı göreceğiz.

Seçmiş veya seçmemiş olalım, dini İslam olarak tanımlanan ülkelerin yönetimlerine bir bakalım. Allah'ın biz insanlara verdiği değerin, milyonda birini insanına veren bir yönetim görebiliyormusunuz. Her bir yönetim, yönettiği ülkede kendini Tanrılaştırmış, kendi yarattığı dini, İslam dini adı altında empoze ederek, insanlarını köleleştirdiğini görüyoruz. Bu şekilde yönetimleri seçerek işbaşına getiren halklar ve seçilmeden, zorla işbaşına gelen iktidarlara karşı durmayarak, boyun eğen halklar, bu şekilde yönetilmeyi hak ediyorlardır.

Görüyorsunuz işte.! Gözümüzün önünde vahşice yaşanan.! İsrail'in, eli kolu bağlı, ne yapacağını bilemez durumdaki zavallı Filistinliler için, hangi İslam(!) devleti kılını kıpırdattı.? Hangi sözde müslüman halkta, bir sesini yükseltme, sokağa dökülme, isyan etme sözkonusu.?

Bunların hiç birini yapamazlar.! Çünkü, iktidarlarda koltuklarından olma korkusu hakim. Halkları için ise şunu söyleyebiliriz. Onlar zaten bu bilince sahip değiller. Bu bilinçden mahum bırakıldılar. Dinleri onlara çarpıtılarak öğretildi. Bir de yönetimlerinin acımasızca baskısı nedeniyle, ses çıkaracak durumda değildirler. Bunları bilen ve gören İsrail devleti de, acımasızca ve vahşice, çoluk çocuk demeden, insanları katletmeye devam ediyor. İslam ülkeleri kendilerini bu durumdan kurtarmadıkları sürece de, bu böylece sürüp gidecektir.

Kendisini tanrı yerine koyan, bir yönetimden ne bekleyebilirsin ki.? Örnek mi.? Daha yeni bir olay.! Suud-i Arabistan'da, Allah'a küfür eden bir Türk, ölüm cezasına çarptırılıyor. Geçtiğimiz gün de, yargılandığı mahkemenin verdiği bir karar açıklandı. Eğer "tövbe" ederse, cezası affedilecek(miş).

Böyle bir uygulama olabilir mi.?
Bu durum, kendini Allah'ın yerine koyma değildir de, nedir.?
Sen Allah mısın ki, "tövbe"yi kabul edip etmemeye karar veriyorsun.
Sen kendi hesabını kime vereceksin bakalım.
Senin yapacağın "tövbe"yi kim kabul edecek.

İşte gördüğünüz gibi, İslam ülkeleri ve toplumlarının şimdilik durumları böyle. Tamamiyle orta çağ hristiyanlığı ve onların ürettikleri engizisyon mahkemeleri benzeri, şimdi sözde İslam ülkelerinde uygulanıyor. Bu mudur, İslam ülkesi olmak.? Bu mudur, müslümanlık.?

Yine de, Türkiye olarak, her ne kadar kötüye gidiş olsa da, halimize biraz şükretmemiz ve bu durum için de, Yüce Önderimiz Atatürk'ü unutmamamız gerekir. Atatürk gibi bir öndere sahip olmanın avantajına sahibiz. Atatürk, işte bu oyunların hepsini önceden sezmiş ve ona göre ülkeyi yapılandırmak istemiştir. O'nun bıraktığı yapıyı ve bıraktığı değerlere sahip çıkmalıyız. Aksi takdir de, bizler de diğer islam ülkelerinin düştüğü duruma düşmekten kurtulamayız.

Sevgiyle ve sevdiklerinizle, barış içinde kalın...

05 Ocak 2009

Hay "mim"ini sevsinler emi..!

En sevmediğim "şey"lerden (şey=olay, olgu, hal, durum vb.) biri de; işime gelmediği halde bana zorla yaptırılan işler ve bana ters gelen fikirleri paylaşmamı empoze etmeleridir. Nedenini, niçinini sorgulamadan yapmam istenen "şey"lere her daim gıcık olmuşumdur.

Blog yazmaya başladığımdan beri, okuduğum blogların sayısı bin'i (1000) geçmiştir. Şu "mim" olgusuna akıl erdiremedim gitti. "İyiki bugüne kadar beni mim'leyen olmamış" diyeceğim ama olsaymış belki şimdiye kadar bu işten kurtulup, kafam rahatlardı. "Acaba, beni mim'leyen olacak mı?" sorusu kafamı meşgul etmeyecekti.

Nihayet aradığıma kavuştum. Sevgili Pervane beni mim'lemiş. Demek ki, artık kurtuldum. Bundan sonra mim'leyen olursa, elimden kurtulamaz, "dizlerini iyi kollasın" diyorum. Ne demek istediğimi, bu yazıyı okuyan herkes anlamıştır, umarım. Okumayanlar için ise hiç bir güvence vermiyorum, kusura bakmasınlar. Bir zahmet galip de, yazımı okusaydılar.

Bu kadar da fazla soru mu sorulurmuş? Sen de dizlerini kolla, bu soruları ilk hazırlayan her kimsen. Bulacağım elbet seni bir yerlerde...

1. En sevdiğiniz kelime nedir?
- "seviyorum" :)

2. En nefret ettiğiniz kelime nedir?
- "ulan" :(

3. Sizi ne heyecanlandırır?
- Beni heyecanlandıran adamı buldum. Derken, benim yüzümden kaybettim gibi oldu. Tam tamına 228 gün sonra, tekrar kavuştum. Sanırım, en fazla heyecanı, bir "bebek sahibi" olduğumda duyacağım. :)

4. Heyecanınızı ne öldürür?
- Heyecanı öldürecek bir çok madde sıralanabilir. Benim için ise; "Hayal kırıklığı" tüm heyecanımı öldürmeye yeter. :(

5. En sevdiğiniz ses nedir?
- "Aşkım, ..." diye, kulağıma fısıldayan sevgilimin sesi. :D

6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
- Nefret derecesinde hoşlanmadığım ses yoktur. Ancak, uyuyan bir bebeğin aniden sıçrayıp uyanmasına ve korkup ağlamasına neden olabilen her sese çok kızarım. Aynı şekilde, yerde yem yiyen kuşları korkutup, kaçıran seslere de uyuz olurum. :(

7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
- Meslek, doğuştan ver olan yeteneğin üzerine, zamanla elde edinilen bilgi birikimi neticesinde oluşur. Hiç bir mesleğe karşı "ön yargılı" değilimdir.

8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
- Sahip olduğum yetenekleri yeterli görüyorum. Daha fazlasını istemenin, "beni yaratana isyan etmek, anlamına gelir" diye düşünüyorum. Benim kadar yeteneği olayanlar arasında, fazlasını istemeyi "zalimce" bulurum.

9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
- Soru anlamsız olunca, insan ne yazacağını bilemiyor. Bu da, öyle bir "şey"..! :(

10. Nerede yaşamak isterdiniz?
- CeNNeT'de yaşamak isterdim. Dünya'ya yanlışlıkla geldim zaten... :(

11. En önemli kusurunuz nedir?
- Blogdaki yazılarımı ve buradaki cevaplarımı okuyunca; Kusurlarımı da, sizler söylersiniz. İnsan kendi kusurlarını göremez(miş). :)

12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
- Kötü huyum vardır elbette. Ama, bana keyif vereni bulmam lazım. Hah tamam..! En çok sevdiğim kişilere yaptığım "iğneli laflarım". Bu bana keyif veriyor. Ancak, bu keyif de bana çok "özür" dilettiriyor.

13. Kahramanınız kim?
- Benim için tek kahraman, Ulu Önder Atatürk'tür. Ne mutlu bana ki; Böyle bir kahramanın kurduğu bir ülkede yaşıyorum. :)

14. En çok kullandığınız küfür nedir?
- Bazen, "keşke küfür etmeyi bilseydim" dediğim anlar olmuyor değil. Fakat, bir türlü ağzımdan çıkmıyor o sözcükler. Kilitlenip kalıyorum. Aynı şekilde, babamın ağzından da, hiç bir küfür cümlesi duyan olmamıştır. :)

15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
- Bu kadar soru sorup, bir de "ruh halin nasıl?" diye, sorarak benim sinir katsayımı "test" mi ediyorsun..? :(

16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
- Kesinlikle sloganların esiri olmam. Kendi felsemi kendim oluştururum. (Ünlü düşünür Arzu Breda)

17. Mutluluk rüyanız nedir?
- Hangi çocuk hazırladı bunu da..? Mutluluk rüyasıymış.. Her anını huzurlu ve mutlu kılmak önemli. Kendini her türlü kötülüklerden uzakta tutabilirsen, "an"ların huzurlu geçer. Geçmiş ve gelecek önemsizdir, insan yaşamında. Keşke, herkes "an"ı yaşamayı kendine "ilke" edinebilse.

18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
- Mutsuzluk; Kendi dışında olan olaylardan, etkilenmedir. Bence... :)

19. Nasıl ölmek istersiniz?
- Yüz (100) yaşını aştıktan sonra. Nasılı, benim için önemli değil.

20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Allah'ın size kapıda ne söylemesini istersiniz?
- Cennet'e gider miyim..? Hiç umutsuz değilim elbette. Ama, benim Allah'a; ben geldiğimde "şunu söyle" diye bir istekte bulunmam da hiç doğru gelmiyor bana. Ben, kendim bile bana bir şeyin empoze edilmesine karşıyım. Töbe töbe...

Oh be..! Nihayet bitti..! Hiç kimseyi "mim"lemiyorum. Bundan sonrada beni kimse "mim"lemesin.
Nokta.

24 Kasım 2008

ÖĞRETMENİM


Öğrenci gözüyle öğretmen adlı yarışmada birincilik ödülü alan yazı.


Ben bir öğretmen çocuğuyum. İlk öğretmenim de annemdir. Öbür çocuklar gibi okula başlarken yabancılık çektiğimi söyleyemem. Yaşamım okulda başlamıştı. Ancak okula başlamamla yeni bir sorun önüme çıktı. Annemi öbür çocuklarla paylaşmak zorunda kalmıştım. Evde benim üzerime kanat geren, bana bir çiçek gibi özen gösteren annem, okulda ve özellikle sınıfımızda bambaşka biri oluyor, tüm çocuklar onunmuş gibi onlara da aynı sevgiyi gösteriyordu. Dahası, onların sorunlarını eve de getiriyor ve hepsiyle ayrı ayrı ilgileniyordu. Bu benim kıskançlığımı arttırıyordu. Özellikle “Ümmü” ile çok ilgileniyordu. Bu siyah saçlı, siyah gözlü, tombul yanaklı köy çocuğu pek konuşkan değildi. Teneffüslerde oyunlara da katılmazdı. İçine kapanık, sessiz bir tipti. Annem teneffüslerde “Ümmü” ile oynardı. Ümmü’nün sorununa çözüm bulabilmek için ailesi ile sıkı bir ilişki kurmuştu. Bu çalışma kısa sürede meyvesini verdi. Ümmü oyunlara bizim çağırmamızı beklemeden katılıyor, çalışmaları ile de kendini gösteriyordu. Annemin sevinci sonsuzdu. Bir ödül almışçasına “Ümmü’yü kazandım” diye seviniyordu. Fakat sevinci uzun sürmedi. Talihsiz bir olay Ümmü’nün yaşantısını alt üst etti. Soğuk bir kış günü evde yalnız kalan Ümmü, sobayı yakmak istemiş fakat yakamamış. Bakmış ki olmuyor, kızgın odunların üzerine gaz dökmüş ve kibriti yakmış. İşte ne oldu ise o zaman olmuş, sobadan fırlayan alevler Ümmü’yü sarmış. Dumanları gören komşular eve koşmuşlar. Ümmü’yü yarı baygın halde kurtarmışlar, yangını da bastırmışlar. Ev kurtuldu. Fakat Ümmü geçirdiği korku nedeniyle konuşamaz oldu. Gösterildiği doktorlar Ümmü’yü ancak bir şokun konuşturabileceğini söylemişler. Annem Ümmü’yü sıkıntılı günlerinde yalnız bırakmadı. Sınıfa getiriyor, onunla yine ilgileniyordu. Aradan iki ay geçti. Annem kalp çarpıntısı geçirerek derste rahatsızlandı. Rengi sararıyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. Babam bir taksi getirdi, annemi bir battaniye içinde sarsmadan arabaya yerleştiriyorlardı ki; kekeleyen bir ses işitildi. “Öğretmenim ne olur iyi ol, seni çok seviyorum.” Hepimizden önce annem tanıdı sesin sahibini. Ümmü’ydü bu. Annem kapalı gözlerinin ardından sızan yaşlarla, “Ah ne güzel Tanrım. Ümmü de konuştu.” dedi. Ben de Başöğretmen Atatürk’ümün eğitim ordusunda öğretmen olacağım. Ben de bilgisizliğin karanlığına ışık tutacağım. Yurdumun çocuklarına bilgiden taç öreceğim. Öğrencilerimin gönüllerinde yaşayacağım.
Özlem ÖZTUĞ
BÜTÜN ÖĞRETMELERİN ÖĞRETMELER GÜNÜ KUTLU OLSUN.

Arzu'nun Notu : Çok sevgili Google'a da, bu anlamlı gün için hazırladığı logo için teşekkür ederiz.

10 Kasım 2008

1881 - Ebediyen Kalbimizde


Bugün Yüce Önder Atatürk'ü, aramızdan ayrılışının 70. yılında, bir kez daha özlemle anıyoruz.

Sen rahat uyu, Atam!

Bizlere emanet ettiğin Cumhuriyet ve onun eşsiz değerlerinin, yılmaz savunucusu ve koruyucusu olmaya var gücümüzle devam edeceğiz.

Aşağıya beğendiğim yazılardan birkaç alıntı koydum.
Beğeniyle ve ibretle okuyacağınızı sanıyorum.



ŞİMDİLERDE SENİ SEVMEYE "TABU" DİYORLAR...

“Memleket mutlaka çağdaş, uygar ve yenilikçi olacaktır. Bizim için bu, hayat davasıdır. Bütün fedakârlığımızın semere vermesi buna bağlıdır. Türkiye ya yeni düşünceyle donanmış, namuslu bir yönetim olacaktır ya da olamayacaktır.
İcraatımızda engel hiçbir zaman halktan, bu yoğun tabakadan gelmeyecektir. Halk refah içinde, bağımsız, zengin olmak istiyor; komşularının refahını gördüğü durumda fakir olmak pek ağırdır. Gerici düşünceleri besleyenler belirli bir sınıfa yaslanabileceklerini zannediyorlar. Bu kesinlikle bir kuruntudur. Gelişme yolumuzun önüne dikilmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Yenilik yolunda duracak değiliz. Dünya müthiş bir akıntıyla ilerliyor. Biz bu ahengin dışında kalabilir miyiz?” (Mustafa Kemal, Aralık 1923)
Sevgili Atatürk,
Şimdilerde senin 1923’te verdiğin bu çağdaşlık dersini görmezden gelip, senin düşüncelerini izleyenlere “tutucu” diyorlar.
Sevgili Atatürk,
Şimdilerde seni sevmeye “tabu”, seni sevenlere “çağdışı” diyorlar.
Onlar sana yabancı değil, onları iyi tanırsın. Yaşamını işgalci ordularla mücadele etmekten daha çok onlarla mücadele etmeye harcadın. Onlar o gün varlardı, bugün de varlar.
Biz sana, senin düşüncelerine itiraz edenlere alışkınız, çekinmeyiz.
Seni izleyenlerin mücadele ruhu sendendir, rahat uyu ATATÜRK…

Kaynak : Nuran Yıldız / haberturk.com


SEN BİZİM GÖZÜMÜZÜ AÇTIN

Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçiyle, esnafla konuşur; dertlerini dinlerdi..İşte böyle gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasını süren bir çiftçi ile karşılaştı.
- Kolay gele, bereketli ola ağa, hayrola, öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca öküzü satıp borcumuzu ödedik.

Atatürk kaşlarını çatarak dedi ki..
-Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.

Halil Ağa “Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim” diye yalvaracak oldu ki, Ata cevap verdi..“Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın”...

GÖZLERDEKİ SIR

70 yaşındaki Hacer Nine kimsesizlikten bunalmıştı yine.. Kocasını Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda, ikisi de çöllerde kalmıştı. Torunlarının biri Büyük Muharebede şehit düşmüştü diğeri İkinci İnönü’den dönmemişti. Her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara’nın yolunu tutardı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindin Ankara’ya geldi, Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup çömeldi. Görevliler onu farketti, ‘neden burada duruyorsun’ diye sordular..
- Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum. İşte böyle, ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O, Millet Meclisi’nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi gözbebeklerinde bütün şehitlerimin gözlerini görür gibi olurum. Son içime bir ferahlık dolar, kalkar köyüme giderim.

UŞAKLIĞI ÖĞRETEMEDİM

İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti verir. Ziyafetten önce İngiltere Sarayı’nda verilen ziyaretlerle ilgili araştırma yaptırır.. Sonunda sofra İngiliz usulu donatılır...Kral sofraya bayılır, kendini sarayda hissettiğini söyler Ata’ya ve teşekkür eder...
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmektedir. Bunlardan biri heyecanlanarak, elindeki tabakla birdenbire yere yuvarlanır. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesilirler. Atatürk Kral’a eğilerek şöyle der....Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim..

İKİNCİ ŞANGIRTI

Atatürk, Boğaziçi’nde bir gazinoda meşhur konuşmalarından birini yapmaktadır..Herkes, kulak kesilmiş, sessizçe onu dinlerken, biri elindeki bardağı büyük bir şangırtı ile yere düşürür. Herkesin yerici bakışları, üzerinde toplanır. Adam utançtan ölmek üzereyken ikinci bir şangırtı bakışların yönünü değiştirir.. Eli henüz havada duran Atatürk’ün gülen yüzü ve hoşgörülük taşıyan gözleridir bu...

DİKTATÖRLÜK

Bir halk toplantısında, bir genç Ata’ya ‘Paşam, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?’ diye sordu... Ata’nın cevabı hemen geldi..
- Ben, diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın..

Resim: www.meb.gov.tr

12 Ekim 2008

KEŞKE, BEN DE GÖREBİLSEYDİM!.. O'NU...



Sevgili okurlar,


İnanın, nasıl başlayacağımı bilmiyorum, bilemiyorum.

Aşağıya bir blogda görüp okuduğum, iki kişi arasında geçen diyaloglardan oluşan, biraz uzunca bir hikayeyi aktarmak istedim.

Hikayenin kimin tarafından yazıldığı blog yazarı tarafından da bilinmiyor.

O da, "hikayede geçen tarih ve kişilerin gerçek olduğu" konusunda benimle aynı şekilde düşünüyor.


Okurken hıçkırıklarıma ve gözyaşlarıma hakim olamadım. Eminim siz de, olamayacaksınız.

İçinde, hem trajedi, hem sevgi, hem alçak gönüllülük, hem duygusallık, hem nezaket, hem yumuşak kalplilik ve daha benim dile getirmediğim bir çok duygu ve düşünceyi bulmanız mümkün.

İnsana hayat dersleri veren, geçmişten günümüze ve günümüzden de geleceğe ışık tutan bir öğreti buldum ben hikayede.


Okumanızı, sonuna kadar okumanızı istiyorum.

Hatta, bir değil, bir kaç kez okumanızı öneriyorum. Her okumanızda farklı bir ders, farklı bir felsefi düşünce ve farklı bir duyguya tanık olacaksınız.

Sizin de, okuduktan sonra, arkadaşlarınıza, eşinize-dostunuza, ailenize ve en önemlisi çocuklarınıza okutmanızı, konu hakkında tartışmanızı, fikirlerinizi paylaşmanızı öneriyorum.

Okuduktan sonra, aşağıya da yorumunuzu yazarsanız, ayrıca beni de sevindirmiş, mutlu etmiş olursunuz.


Şimdiden, hepinize çok teşekkür ediyor, sevgilerimi gönderiyorum...

Arzu




.....kalktı.
Sabah ezanının, insan ruhuna huzur veren sesi, oda içinde yankılanıyordu.
88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle, pencereye doğru yöneldi.
Pencereyi açması ile odaya, ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.
Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak, yaşlı ciğerlerini, sabahın ılık esintisi ile doldurdu.
Abdestini aldı.
Sabah namazını kıldı.

Mutfağa yöneldi.
Çayla birlikte, bir iki lokma bir şeyler atıştırdı.
Oturma odasına yöneldi.
Eski bir fiskos masasının yanındaki, koltuğuna ilişti.
Masanın üstü, çerçeveler ile doluydu.
Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.
Çerçevenin içindeki fotoğrafta;
İstiklal madalyalı, kara yağız bir adamla,
makyajsız olmasına rağmen, güzelliği göz alan bir kadın, birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.

Yaşlı kadın, 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi.
Usulca yerine koyduğu çerçeveye, bir bakış daha attıktan sonra, başka bir çerçeveyi eline aldı.
Bu siyah beyaz fotoğrafta da, subay üniformalı bir adamla, bir gelin yan yana duruyorlardı.
Yaşlı kadın, çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.

'Günaydın Kocacığım' dedi.

Kadın, bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra, üçüncü ve son çerçeveye uzandı.
Gözlerinden yaş damlıyordu.

Fotoğraftaki biri erkek, diğeri kız çocuklara bakıp,
'Günaydın
Evlatlarım' dedi.

Tüm çerçevelere kısaca göz atıp,
'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.

Gözlerinde biriken yaşları sildi.

Ağlamak için bile, yaşlı hissediyordu kendini.
Yavaşça koltuğundan doğruldu.
Ağır adımlarla, telefona doğru yöneldi.

Titreyen ellerle, numaraları çevirdi.

Karşısına çıkan adama,
'Bir taksi istiyorum' deyip, adresi verdi.

Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi.

Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama, şimdi bu merdivenler, hayatının en büyük engeli olmuştu.

Yavaş ve dikkatli bir biçimde iniyordu.
Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna, sokağı inletiyordu.
'Apartmanı ayağa kaldırdı. Ne aceleci adammış' diye,
kendi kendine söylenerek, sokağa indi.

Nihayet taksiye binebildi.
'Teyze hoş geldin' dedi,
25-30 yaşlarındaki şoför.

'Nereye gidiyoruz?'
Kadın, kısa bir sessizliğin sonunda,
Tüm bir gün beni taşırmısın?'
diye sordu.
'Sana 500 lira veririm.'
Adam küçümser bir gülümseme ile,
'Mal sahibi benden, her gün 500 lira
istiyor teyze' dedi.
Kadın gülümsedi,
'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'

'Kurtarmaz ama, senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?'
'Anıtkabir'e'
'Anıtkabir'e mi?
'Evet'
'Tamam teyzeciğim'
Taksi hareket etti.
Şöför, bir yandan yola bakıyor, aynadan da, arkadaki yaşlı yolcusunu inceliyordu.
'Yaş kaç teyzeciğim?'
'Seksen sekiz'
'Maşallah, Allah uzun ömür versin teyzeciğim'
'Allah, sağlıklı ve mutlu ömür versin oğlum'
'Haklısın teyzecim'
Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti.
Şoför, 'Teyzeciğim geldik' dedi.
Dalgın görünen kadın,
'Evladım, burada yardımına ihtiyacım var. Benimle gel.' dedi.

Adam şaşırmıştı.
'Tabii teyze'
dedi.

Kuşkulu gözlerle,
'Bizi buraya alırlar mı?'
diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda dikildi.
Gözlerinden ateş fışkırarak,
'Ne demek
almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

'Hayır'
'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'
'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'
'Ee o zaman'
'Ne bileyim, bir kez okulla gelmiştik, bayramda. Bayram olmayınca, burası kapalı sanıyordum ben.'
Kadın, sinirli bir şekilde kafa salladı.
Şoför utanmıştı.
Mozoleye çıkan, mermer merdivenlere kadar konuşmadılar.
Merdivenlere geldiklerinde, şoför kuşkulu bir şekilde,
'Nasıl çıkacaksın Teyze?'
diye sordu.

'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'
'Her ay geliyormusun? '
'Evet'
Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar.
Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler.
İçerisi çok serindi.
Şoför, büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının,
koluna girmişti.

Kadının nefes alışları sıklaşmıştı.
Nihayet mozolenin önüne geldiler.
Kadın, şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu.
Çantasını açtı.
Tek bir karanfil çıkardı.
Mozoleye doğru ilerledi.
Çiçeği mozoleye koydu.
Şoför, şaşkınlıkla olayı seyrederken, kadının ağzından, şu sözlerin döküldüğünü fark etti.
'Hayatım boyunca, sana
verdiğim sözü tutmak için çalıştım.'
Ağır ağır geriye çekilen kadın, ellerini açıp Fatiha okumaya başladı.
Şoför, kısa bir şaşkınlığın ardından, ona katıldı.
Kadın, bir anlık suskunluktan sonra,
'Hadi
gidelim.' dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde, arabaya
döndüler.

Şoför, kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı.
'Teyze, Yoruldun mu?' dedi.
Kadın susmuştu.
Bir süre suskunluktan sonra,
'Evet, hem de
çok yoruldum' diye cevapladı.
'Nereye gidiyoruz?'
'Bankaya'
Şoför, arabasındaki kadının, herhangi biri olmadığını anlamıştı.
Bu yaşlı kadının, Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi?
En sonunda dayanamadı.
'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?'
'Sor bakalım evladım'
'Anıtkabir'de, Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?'
'Uzun hikaye evladım'
'Olsun be teyze, anlat ne olur'
'Ben lisedeyken, bizim okulumuza gelmişti, Atatürk. Beni de, ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde, bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. 'Hemşire' dedim. O da, 'Güzel meslek ama, bence sen Hakim ol. İsmine çok yakışır' dedi. Ben, 'Kadından hakim olmaz ki' dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum. Hakim olacaksın' dedi.
'Sen ne dedin peki?'
'Mustafa Kemal emretmiş. Ne denir? Söz verdim.'
'Peki, olabildin mi Adalet Teyze?'
'Evet, ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.'
'Vay be! Sende ne hikaye varmış, Adalet Teyze'
'Herkesin bir hikayesi vardır, evladım. Herkesin hikayesi de, kendine göre değerlidir. Eğer, insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen, insanlara daha anlayışlı davranabilirsin'
'Haklısın, Adalet Teyze. Bu banka mı gelmek istediğin?'
'Evet.'
'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'
'Hayır. Sen burada bekle lütfen. Bu arada, adın neydi, evladım?'
'Osman, teyzeciğim.'
'Tamam, Osman. Beni 45 dakika kadar sonra, buradan al. Olur mu?'
'Tamam teyzeciğim'
Adalet hanım, bankadan içeri girdi.
Osman, öğlen saatinin geldiğini fark edip, yemeğe gitti.
Yemek boyunca, Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir, neler yaşamış, neler görmüştür?' diye düşündü.
Tam vaktinde bankanın önündeydi.
Adalet hanım, 15 dakikalık gecikme ile geldi.
'Hoş geldin, Hakim Teyze'
'Çok uzun zamandır bana, Hakim denmemişti.'
'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?'
'Yok, aksine hoşuma gitti. Sağol.'
'Nereye gidiyoruz?'
'Seyranbağlarına'
'Tabii'! Hakim Teyze, çok yer gezmişsindir sen.'
'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik, rahmetli kocamla.'
'Ne iş yapardı amca?'
'Subaydı.'
'Ne zaman vefat etti?'
'1952 de'
'Çok olmuş. Gençmiş.'
'Kore savaşında şehit oldu.'
'Allah rahmet eylesin, Hakim teyze'
'Sağol.'
'Seyranbağları'na geldik. Nereye gideceğiz?'
'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'
'Tamam. Buyur, Hakim Teyze. Geleyim mi ben.'
'Yok! Bekle burada.'
Osman, beklemeye başladı.
Bir ara merak etti.
Binanın, uzaktan görünen levhasına baktı.
"Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu" yazısını okudu.
Anlam veremedi.
'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü.
Yarım saat sonra, Adalet hanım göründü.
Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı.
Adalet hanımı, arabaya ağır ağır bindirdi.
Kadın, 'Adalet Hanım, size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda, sizi çok seviyor. Ne olur, arayı çok uzatmayın. Yine gelin.' dedi.
Adalet hanım, buğulu gözlerle, 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın.' dedi.
Araba hareket etti.
'Nereye, Hakim Teyze?'
Hemen iki sokak öteye.'
Osman, iki sokak ötede, bu sefer başka bir binanın önüne park etti.
Bu binada da, "Ankara Seyranbağları Huzurevi" yazıyordu.
'Bekle beni.'
'Tabii, Hakim Teyze.'
Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda, bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla
çıkageldi, Adalet Hanım.
Sarılıp, öpüştükten sonra, oradan ayrıldılar.
Osman, dikiz aynasından, Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.
'İyi misin, Hakim Teyze?'
'İyiyim, Osman. Eski dostları görünce, insan bir hoş oluyor.'
'Nereye gidiyoruz?'
'Cebeci Asri Mezarlığına'
'Tamam. Teyze nerelisin sen?'
'Aydın, Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra, Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle.Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince, Söke'ye döndük. Allah'a Şükür, Babam'da sağ salim döndü savaştan.'
'Sonra ne oldu?'
'Liseye, Aydın'a gönderdi babam. Orada, Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..'
'Çocuğunuz var mı?'
'Bir kızım bir oğlum vardı.'
'Neredeler şimdi?'
'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'
'Ne güzel!'
'1978'de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'
'Üzüldüm, Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da, babası gibi şehit oldu yani.'
'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah, kimseye evlat acısı vermesin.'
'Amin. Ya kızın?'
'O, eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999'da depremde hepsi vefat ettiler.'
'Allah, rahmet eylesin. Boş boğazlığımla, üzdüm seni Hakim Teyze, kusura bakma.'
'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım. Sen üzülme, sağol.'
'Geldik, Teyze'
'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.'
'Hakim teyze, buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim, eve bırakayım.'
'Yok beni alacaklar buradan'
'Hakim Teyze, bu para fazla. Kusura bakma, ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para
istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.'
'Çocukların var mı?'
'İki tane ellerinden öperler.'
Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.
'Adları nedir?'
'Kemal ve Ayşe'
'Oğlumun adı da Kemal'di.'
Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi, Adalet Hanım..
'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama, yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi, içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'
Osman, Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü.
Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi.
Adalet hanım, mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken;
Osman, yaşlı gözlerle onu izliyordu.
Hayatının en büyük dersini, kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen, kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı.
Osman, arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi.
Bu gün daha fazla çalışamazdı.
Ertesi gün, Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu.
Sanki gök delinmişti.
Osman, taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti.
Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı.
İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.
Siyaset doluydu gazete.
Hiç anlamazdı.
Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı.
Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri, genellikle oradan alırlardı.
Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.
"Dün gece geç saatlerde, Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin, Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden, Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların, eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ, vefat ettiği
gün, bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek, Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa, ölmek için gittiğini düşünüyor."
Osman, bir anda sarsıldı.
Gözyaşlarına engel olamıyordu.
Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar.
Bir daha da, hiç anlatmadı, Osman bu yaşadıklarını.
Herkesin tek bildiği, Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında;
'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı...



NOT : Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda, Türkiye'nin ilk kadın Hakimi Suat Hilmi Berk hanım olduğunu öğrendim. Bu hikayenin, Suat hanıma ait olup olmadığı hakkında bir bilgi edinemedim. Hikaye Suat hanıma ait olmasa bile, kurgu olarak, tarihlerle uyuşmaktadır. Bu nedenle, ben hikayeyi gerçek yaşanmış bir olay olarak değerlendiriyorum.

Sevgiyle kalın...

Arzu / 13.10.2008 10:05

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu