Size, bayramdan önce görmüş olduğum bir rüyadan bahsedeceğim. Ondan önce ise, o günkü gelişmeleri biraz özetlemem gerekir. Çünkü, rüyada gördüklerimin, o günkü gelişmelerle alakalı olduğunu düşünüyorum.
Bahsedeceğim şeyler, benim ne ailemle, ne de işyerindeki gelişen konular. Bahsetmek istediğim konu internet. İnternet denince de, benim anladığım ve en fazla zaman ayırdığım blog dünyası.
O gün işyerinde biraz fazla yoğun olduğumdan, bloglarla çok fazla ilgilenemedim. Sadece benim bloguma yapılan bir kaç yorumu cevapladım. Okuduğum bloglardan, yeni postları okumaya çalıştım. Hatta yorum yapmaya dahi zamanım olmadı.
Okuduğum bloglara yorum yaptığımda, bir süre sonra yaptığım yorum yayınlanmış mı diye veya yayınlanmış ise, yorumuma ne yanıt verilmiş diye sık sık gider bakarım. Burada bahsedeceğim şey, okuduğum bir yazı, yaptığım yorum ve bu yoruma gelen cevaba ilişkin beynimde yaptığım düşünsel gezinti ve sonrasında da google aracılığıyla biraz araştırma. İşyerinde bu araştırmalara fazla zamanım olmadığından, devamını da, akşam eve gittiğimde, biraz evdeki kütüphaneden, biraz da internetten inceledim.
Canımın içi Zeugmacım, o rüyayı gördüğüm günden üç gün önce "Yazgı mı?" diye bir soru sordu. Bir Pazar günü sabahı kapısına gelen yardıma muhtaç genç bir kadın ile yanında onunla beraber dolaşan küçük oğlu ve sırtına bağladığı daha yeni doğmuş bebeği konu alan, hüzünlü bir anısını yazmış. Pazar sabahı erken bir saatte yaşanılan bu durum ve geçen diyaloglar, normalde herkesin başına gelebilecek, hüzünlendirebilecek sahneler. Hatta, normalde karşılaşıldığı zaman üzülmeyen kişiler dahi, sevgili Zeugmanın anlatımı karşısında, üzülüp hüzünlenmemesi imkansız.
Fakat, konu hüzünlenip hüzünlenmemek değil. Bahsetmek istediğim, Zeugmacığımın yazısının başlığında ve son cümlesinde sorduğu soru. "Yazgı mı?" ve "Yazgı dedikleri bu muydu?" Yorum yapanların çoğunluğu -okuyucu ve yorumcu sayısının fazla olduğunu da belirtmeliyim - bu durumun bir yazgı / kader olduğu görüşünde birleşiyor. Ben ve birkaç yorumcu da, bu durumun yazgı / kader olmadığını söylüyoruz.
Elbette ben, bana gelecek cevabı merak etmeme rağmen, cevabı da aşağı yukarı tahmin ediyorum. Bana verilen cevap da, beklediğim gibi oluyor ve çok sevgili Zeugmacığım, "Olmadı, uymadı Arzucuğum." diyerek, beni bu rüyayı görmeye ve bu yazıyı yazmaya sevk etti. (Sana hiç kırılabilir miyim, Canımın içi..)
Rüyaya geleceğim de, önce bir düzeltmeden sözetmem gerek. Düzeltme benim yorumumdaki şu cümle ile ilgili; "Bu yaptıkları, Allah ile aldatma değil de nedir..??" Bu cümlede geçen, "yaptıkları" kelimesinin ifade ettiği kişi(ler), orada bahsi geçen kadın ve çocukları değildir. Burada, Allah ile aldatıyorlar diye suçladıklarım, dinimizin ve dinimizin tek adresi olan Kur-an'ı Kerim'i hırs, menfaat ve koltukları uğruna gerçek anlamlarından saptırarak anlatan, öğreten din adamları ile bizleri yöneten kişilerdir. Bir düzeltme de, benim kullandığım cümlelerde, "Allah'ı aldatmak" gibi bir ifade yer almadığı gibi, hiç bir zaman da yer almaz. Allah'ı aldatmak kimin haddine ki..
İnsanın insanı en kutsal şeylerle aldatması kadar kötü olan başka ne olabilir? Fakat, bunu bilhassa bizi yönetenlerin yapması, insanlarımızın kutsal saydığı değerleri kullanarak, kendi çıkar ve amaçlarını gerçekleştirmelerini görüp, duydukça ve bu durum karşısında insanlarımızın kendilerini söylenenlere inanmak zorunda hissetmesi ve çaresizlikleri karşısında acıma ve üzüntü duymamak elde değil. Bu şekilde dini kullananlar dışında, vatandaşlarımızın manevi değer verdikleri her türlü kutsallarını kullananlar da var elbette. Bu işi en fazla siyasette ve ticarette görüyoruz. Ama, en çok acı vereni ve en çok da işe yarayanı, "Allah ve dini motifleri" kullanarak yapılan aldatmalardır.
....
Epey uzun bir süredir MSN Messenger'ı çok seyrek kullanıyorum. Açınca baktım ki bir çok arama ve ekleme isteği birikmiş. Çoğunluğu önemsiz şeyler.. Ancak, beni eklemek isteyenlerinden bir tanesi dikkatimi çekti.. İsteği onayladım ve anında ilk mesajını gönderdi.. Gönderenin nickini görünce, "Allah'ın aptalı başka nick mi bulamadın" diye biraz sesli bir şekilde söylendim.
- Tanrı : Ey Arzu..! Düşündüğün, hiç olabilecek bir şey değil.
- Arzu : :)
- Tanrı : Ey Arzu kulum, bu benim nickim filan değil. O benim.
İçimden, "Hay Allah ya, hep de beni bulur, nerede manyak, sapık varsa." diye söyleniyorum. Bir yandan da, fazla uzatmadan sepetlemek için bir şeyler yazayım diyorum.
- Arzu : Tabi, tabi ben itiraz etmedim zaten. Ben de, Athena'yım yüce Zeus.
- Tanrı : Sen, Athena'yım diyerek zekanı ön plana aldığını, bu konuda üstün olduğunu göstermek istiyorsun, öyle değil mi.?
- Arzu : Eh, o konuda tevazu gösteremeyeceğim. Zekamla her zaman öğünürüm. :))
- Tanrı : Ey Arzu..! Ben başka bir konudan bahsetmek istiyorum. O senin düşündüğün şey kesinlikle olamaz. Zamanı geriye döndüremezsin. Haydi döndürebildiğini düşünsek bile, büyük patlamanın olduğu zamana gidemezsin. Hadi onu da kabul edelim. O ana da gitsen bile, ötesine geçemezsin. Öncesinin ne olduğunu sen biliyorsun değil mi..?
Ben bunları okuduğum an donup kaldım. Bugün bunları düşündüğümü karşıdaki kişi nereden biliyor olabilir. Bunun imkansız olduğunu düşünüyorum. Bir yandan da parmaklarım tuşların üzerinde hareket ediyor.
- Arzu : Yok..
- Tanrı : Ey Arzu..! Evet, öncesinin sizlere göre 'yok' olduğunu bildiğini söylemiştim sana. Ancak ben, yokdan önce de varım. Sen bana rakip mi olmak istiyorsun, zamanın öncesine geçmek isteyerek.? Ama, size böyle bir güç vermedim ben. Hatta, bunu düşünmemen bile gerekir. Büyük patlama anına dahi gelebilmeniz imkansız.
- Arzu : Tamam inandım Allah'ım. Sen gerçeksin.
- Tanrı : Ey Arzu..! Evet, aklından geçen ve bana sormak istediğin sorunun cevabını söyliyeyim sana. Kaderin ne olduğunu soracaktın bana. Kader, benim size gönderdiğim ve aslı da benim bilgimde olan kitapta açıkça yazdığı gibidir. Kader, tüm evrenin tabi olduğu denge kanunudur. O kanunların ölçüsüdür. Kader = ölçüdür. Sizin anladığınız, kullandığınız, size anlatılan anlamda değildir, benim kasttettiğim. Ben size kendimden olan iradeyi verdim ve yapacaklarınızdan sorumlu tuttum. Ne diye hala anlamıyorsunuz.
- Arzu : Anladım Allah'ım. Bizler nasıl ki, bir cetvelin tamamını, her milimetresine kadar görüyorsak, sen de yaratığın zamanın baştan sona her anını görüp, biliyorsun. Sen her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, her şeyi duyan ve görensin. Bizler, bize verdiğin iradeyi senin istediğin yönde kullanmayıp, sorumluluktan kaçıyoruz. Yaptığımız iyilik ve kötülükleri senin yaptırdığını söyleyip, kaderimiz Allah tarafından böyle yazılmış deyip sıyrılmaya çalışıyoruz.
.....
Tam bu esnada sıçrayarak uyandım. Ayaklarımdan, saç telime kadar, her yanım ter içindeydi. Bütün gün ve gece düşündüğüm şeyler, rüyamda karşıma çıkmıştı.
.....
Böyle bir rüya kurgusu düşündüğüm ve buraya yazdığım için, umarım Allah'ım beni cezalandırmaz. Affet beni Allah'ım.
Onun fikir, düşünce ve inancına katılmadığımı, farklı düşündüğümü anlatmak amacıyla, böylesi bir yol seçip, kullandığım için de, canımın içi Zeugma'dan da özür dilerim.
Kader hakkındaki bu fikir ve inancımın ana kaynağı, Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün kitapları, özellikle Kur'an-ı Kerim meali, gazete yazıları ve tv söyleşileridir. Bu dinin bir mensubu olduğum halde, daha öncesinde yanlış bilgilere sahip olduğumdan, çok farklı düşünüp İslam seviyorum diyemediğim halde, yazdıkları ve söyledikleri sayesinde, bana İslamı sevdiren Sayın Öztürk'e de, bu vesile ile çok teşekkür ediyorum.
Bahsedeceğim şeyler, benim ne ailemle, ne de işyerindeki gelişen konular. Bahsetmek istediğim konu internet. İnternet denince de, benim anladığım ve en fazla zaman ayırdığım blog dünyası.
O gün işyerinde biraz fazla yoğun olduğumdan, bloglarla çok fazla ilgilenemedim. Sadece benim bloguma yapılan bir kaç yorumu cevapladım. Okuduğum bloglardan, yeni postları okumaya çalıştım. Hatta yorum yapmaya dahi zamanım olmadı.
Okuduğum bloglara yorum yaptığımda, bir süre sonra yaptığım yorum yayınlanmış mı diye veya yayınlanmış ise, yorumuma ne yanıt verilmiş diye sık sık gider bakarım. Burada bahsedeceğim şey, okuduğum bir yazı, yaptığım yorum ve bu yoruma gelen cevaba ilişkin beynimde yaptığım düşünsel gezinti ve sonrasında da google aracılığıyla biraz araştırma. İşyerinde bu araştırmalara fazla zamanım olmadığından, devamını da, akşam eve gittiğimde, biraz evdeki kütüphaneden, biraz da internetten inceledim.
Canımın içi Zeugmacım, o rüyayı gördüğüm günden üç gün önce "Yazgı mı?" diye bir soru sordu. Bir Pazar günü sabahı kapısına gelen yardıma muhtaç genç bir kadın ile yanında onunla beraber dolaşan küçük oğlu ve sırtına bağladığı daha yeni doğmuş bebeği konu alan, hüzünlü bir anısını yazmış. Pazar sabahı erken bir saatte yaşanılan bu durum ve geçen diyaloglar, normalde herkesin başına gelebilecek, hüzünlendirebilecek sahneler. Hatta, normalde karşılaşıldığı zaman üzülmeyen kişiler dahi, sevgili Zeugmanın anlatımı karşısında, üzülüp hüzünlenmemesi imkansız.
Fakat, konu hüzünlenip hüzünlenmemek değil. Bahsetmek istediğim, Zeugmacığımın yazısının başlığında ve son cümlesinde sorduğu soru. "Yazgı mı?" ve "Yazgı dedikleri bu muydu?" Yorum yapanların çoğunluğu -okuyucu ve yorumcu sayısının fazla olduğunu da belirtmeliyim - bu durumun bir yazgı / kader olduğu görüşünde birleşiyor. Ben ve birkaç yorumcu da, bu durumun yazgı / kader olmadığını söylüyoruz.
Elbette ben, bana gelecek cevabı merak etmeme rağmen, cevabı da aşağı yukarı tahmin ediyorum. Bana verilen cevap da, beklediğim gibi oluyor ve çok sevgili Zeugmacığım, "Olmadı, uymadı Arzucuğum." diyerek, beni bu rüyayı görmeye ve bu yazıyı yazmaya sevk etti. (Sana hiç kırılabilir miyim, Canımın içi..)
Rüyaya geleceğim de, önce bir düzeltmeden sözetmem gerek. Düzeltme benim yorumumdaki şu cümle ile ilgili; "Bu yaptıkları, Allah ile aldatma değil de nedir..??" Bu cümlede geçen, "yaptıkları" kelimesinin ifade ettiği kişi(ler), orada bahsi geçen kadın ve çocukları değildir. Burada, Allah ile aldatıyorlar diye suçladıklarım, dinimizin ve dinimizin tek adresi olan Kur-an'ı Kerim'i hırs, menfaat ve koltukları uğruna gerçek anlamlarından saptırarak anlatan, öğreten din adamları ile bizleri yöneten kişilerdir. Bir düzeltme de, benim kullandığım cümlelerde, "Allah'ı aldatmak" gibi bir ifade yer almadığı gibi, hiç bir zaman da yer almaz. Allah'ı aldatmak kimin haddine ki..
İnsanın insanı en kutsal şeylerle aldatması kadar kötü olan başka ne olabilir? Fakat, bunu bilhassa bizi yönetenlerin yapması, insanlarımızın kutsal saydığı değerleri kullanarak, kendi çıkar ve amaçlarını gerçekleştirmelerini görüp, duydukça ve bu durum karşısında insanlarımızın kendilerini söylenenlere inanmak zorunda hissetmesi ve çaresizlikleri karşısında acıma ve üzüntü duymamak elde değil. Bu şekilde dini kullananlar dışında, vatandaşlarımızın manevi değer verdikleri her türlü kutsallarını kullananlar da var elbette. Bu işi en fazla siyasette ve ticarette görüyoruz. Ama, en çok acı vereni ve en çok da işe yarayanı, "Allah ve dini motifleri" kullanarak yapılan aldatmalardır.
....
Epey uzun bir süredir MSN Messenger'ı çok seyrek kullanıyorum. Açınca baktım ki bir çok arama ve ekleme isteği birikmiş. Çoğunluğu önemsiz şeyler.. Ancak, beni eklemek isteyenlerinden bir tanesi dikkatimi çekti.. İsteği onayladım ve anında ilk mesajını gönderdi.. Gönderenin nickini görünce, "Allah'ın aptalı başka nick mi bulamadın" diye biraz sesli bir şekilde söylendim.
- Tanrı : Ey Arzu..! Düşündüğün, hiç olabilecek bir şey değil.
- Arzu : :)
- Tanrı : Ey Arzu kulum, bu benim nickim filan değil. O benim.
İçimden, "Hay Allah ya, hep de beni bulur, nerede manyak, sapık varsa." diye söyleniyorum. Bir yandan da, fazla uzatmadan sepetlemek için bir şeyler yazayım diyorum.
- Arzu : Tabi, tabi ben itiraz etmedim zaten. Ben de, Athena'yım yüce Zeus.
- Tanrı : Sen, Athena'yım diyerek zekanı ön plana aldığını, bu konuda üstün olduğunu göstermek istiyorsun, öyle değil mi.?
- Arzu : Eh, o konuda tevazu gösteremeyeceğim. Zekamla her zaman öğünürüm. :))
- Tanrı : Ey Arzu..! Ben başka bir konudan bahsetmek istiyorum. O senin düşündüğün şey kesinlikle olamaz. Zamanı geriye döndüremezsin. Haydi döndürebildiğini düşünsek bile, büyük patlamanın olduğu zamana gidemezsin. Hadi onu da kabul edelim. O ana da gitsen bile, ötesine geçemezsin. Öncesinin ne olduğunu sen biliyorsun değil mi..?
Ben bunları okuduğum an donup kaldım. Bugün bunları düşündüğümü karşıdaki kişi nereden biliyor olabilir. Bunun imkansız olduğunu düşünüyorum. Bir yandan da parmaklarım tuşların üzerinde hareket ediyor.
- Arzu : Yok..
- Tanrı : Ey Arzu..! Evet, öncesinin sizlere göre 'yok' olduğunu bildiğini söylemiştim sana. Ancak ben, yokdan önce de varım. Sen bana rakip mi olmak istiyorsun, zamanın öncesine geçmek isteyerek.? Ama, size böyle bir güç vermedim ben. Hatta, bunu düşünmemen bile gerekir. Büyük patlama anına dahi gelebilmeniz imkansız.
- Arzu : Tamam inandım Allah'ım. Sen gerçeksin.
- Tanrı : Ey Arzu..! Evet, aklından geçen ve bana sormak istediğin sorunun cevabını söyliyeyim sana. Kaderin ne olduğunu soracaktın bana. Kader, benim size gönderdiğim ve aslı da benim bilgimde olan kitapta açıkça yazdığı gibidir. Kader, tüm evrenin tabi olduğu denge kanunudur. O kanunların ölçüsüdür. Kader = ölçüdür. Sizin anladığınız, kullandığınız, size anlatılan anlamda değildir, benim kasttettiğim. Ben size kendimden olan iradeyi verdim ve yapacaklarınızdan sorumlu tuttum. Ne diye hala anlamıyorsunuz.
- Arzu : Anladım Allah'ım. Bizler nasıl ki, bir cetvelin tamamını, her milimetresine kadar görüyorsak, sen de yaratığın zamanın baştan sona her anını görüp, biliyorsun. Sen her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, her şeyi duyan ve görensin. Bizler, bize verdiğin iradeyi senin istediğin yönde kullanmayıp, sorumluluktan kaçıyoruz. Yaptığımız iyilik ve kötülükleri senin yaptırdığını söyleyip, kaderimiz Allah tarafından böyle yazılmış deyip sıyrılmaya çalışıyoruz.
.....
Tam bu esnada sıçrayarak uyandım. Ayaklarımdan, saç telime kadar, her yanım ter içindeydi. Bütün gün ve gece düşündüğüm şeyler, rüyamda karşıma çıkmıştı.
.....
Böyle bir rüya kurgusu düşündüğüm ve buraya yazdığım için, umarım Allah'ım beni cezalandırmaz. Affet beni Allah'ım.
Onun fikir, düşünce ve inancına katılmadığımı, farklı düşündüğümü anlatmak amacıyla, böylesi bir yol seçip, kullandığım için de, canımın içi Zeugma'dan da özür dilerim.
Kader hakkındaki bu fikir ve inancımın ana kaynağı, Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün kitapları, özellikle Kur'an-ı Kerim meali, gazete yazıları ve tv söyleşileridir. Bu dinin bir mensubu olduğum halde, daha öncesinde yanlış bilgilere sahip olduğumdan, çok farklı düşünüp İslam seviyorum diyemediğim halde, yazdıkları ve söyledikleri sayesinde, bana İslamı sevdiren Sayın Öztürk'e de, bu vesile ile çok teşekkür ediyorum.
KUR'ANDAKİ İSLAMDA, KADERE İMAN FARZ MI ? Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk
KADER ALIN YAZISI MI, TABİAT KANUNLARI MI? Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk
İSLAMDA KADERE İMAN VAR MI?
İstiklal Marşımızın yazarı M.AKİF ERSOY'un Safahat adlı kitabından bir şiirle bitirirken, onun sözlerini ya unutup, yada kulak tıkadığımız için, kendisinden özür diliyoruz. Nur içinde yat, Sevgili M.Akif ERSOY..
"Bir kerre de azmettin mi, artık Allah´a dayan..."
-"Allah´a dayanmak mı ? Asırlarca dayandık !
Düşdükse bu hüsrâna, onun nârına yandık !
Yetmez mi çocukluktaki efsâneye hürmet ?
Dersen ki: Ufuklarda bir aydınlık uyansın;
Mâzîyi ateş vermeli, baştan başa yansın !
Şaşkınlık olur köhne telâkkîleri ihyâ;
Şeydâ-yı terakkî, koşuyor, baksana dünyâ.
Elverdi masal dinlediğim bunca zamandır;
Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır ! "
-Allah´a değil, taptığın evhâma dayandın;
Yandınsa eğer, hakk-ı sarîhindi ki yandın...
Meflûc ederek azmini bir felc-i irâdî,
Yattın, kötürümler gibi, yattın mütemâdî!
Mâdem ki didinmez, edemez, uğraşamazsın;
İksîr-i bekâ içsen, emîn ol, yaşamazsın.
Mevcûd ise bir hakk-ı hayat ortada, şâyed,
Mutlak değil elbette, vazîfeyle mukayyed.
Takyîd-i İlâhî ki: Bilâ-kayd ona münkâd,
Kalbinde cihanlar darabân eyliyen eb´âd.
Lâ-kayd olamazdın, biraz insâfın olaydı,
Duydukça bütün sîne-i hilkatten o kaydı.
"Allah´a dayandım!" diye sen çıkma yataktan...
Ma´nâ yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!
Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu ?
Üç kıt´ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:
Dinlenmedi birgün o büyük nesl-i mücâhid.
Âlemde "tevekkül" demek olsaydı "atâlet´;
Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet ?
Çoktan kürenin meş´al-i tevhîdi sönerdi;
Kur´an duramaz, nezd-i İlâhîye dönerdi.
"Dünya koşuyor" söz mü ? Berâber koşacaktın;
Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın !
Mâdem ki uyandın o medîd uykularından,
Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa, kımıldan.
Ensendekiler "leş" diye çiğner seni sonra;
Ba´sin de kalır ta gelecek nefha-i Sûr´a !
Çiğner ya, tabî´î, ne düşünsün de bıraksın ?
Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın !
Dünya koşuyorken yolun sütünde yatılmaz;
Davranmıyacak kimse bu meydana atılmaz.
Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da.
Maziyi, fakat yıkmaya kalkma bu yolda.
Ahlafa döner; korkarım, eslafa hücumu:
Mazisi yıkık milletin atisi olur mu ?
Ey yolcu, uyan ! Yoksa çıkarsın ki sabaha:
Bir kupkuru çöl var; ne ışık var, ne de vaha !
M.AKİF ERSOY (Safahat adlı eserinden)
Herkese sevgiler gönderiyorum..
