Bir zamanlar küçük bir papatya varmış. Bu papatyacık, kocaman bir kayanın siperciğinde yaşarmış. Çevresinde ballıbabalar, katırtırnakları, utangaç mavi mine çiçekleri açarmış. Her sabah, gün doğumunda bütün çiçekler uyanırmış. Sabah aydınlığıyla genişleyen gökyüzünü izlerler, mutluluk türkülerini bir ağızdan söylerlermiş. Hepsi birbiriyle dost, hepsi arkadaşmış.
Aradan uzun bir zaman geçmiş. Günlerden bir gün, bizim küçük papatya her zamanki gibi tan atımında uyanmış. Uyanmış uyanmasına ama, eskisi gibi keyfi yerinde değilmiş. İncecik gövdesi kırılıp dökülüyormuş. "Herhalde akşam yağan yağmur yüzünden hastalandım." diye düşünmüş. O sırada gözü, yakın arkadaşı ballıbabaya ilişmiş. Zavallı ballıbaba, ıslak toprağa serilmiş, yatmıyor mu?.. "Ne oldu sana kardeşim." diye seslenmiş ballıbabaya.. Ballıbaba, başını güçlükle papatyaya çevirmiş. Gözlerinden ip gibi yaş akıyormuş. "Bu soruyu yalnız bana sorma papatyacık. Hepimiz perişan durumdayız. Öteki arkadaşlar da benim durumumda. Akşam durmadan yağan yağmur toprağı alıp götürdü, çiçeklerin kökleri dışarda kaldı. Hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz." Papatya, duyduklarına inanamamış, çevresine bakınmış, bir düşte karabasan gördüğünü sanmış. "Peki” demiş. “Ben neden hala ayaktayım? Neden benim köklerim sapasağlam toprakta?" Öteden mavi mine sızlanmış. "Çünkü, seni koruyan bir kaya var. Onun siperinde yaşıyorsun. Sonbahar yağmurları başladı. Bizler yağmur selinden kendimizi koruyamayız. Bundan kaçış yok. Elveda güzel yüzlü papatya" demiş.Ondan sonraki zamanını harıl harıl çalışmakla geçirmiş papatyacık. Kökleriyle sımsıkı toprağa sarılmış.Gövdesini genişletmiş. Giden arkadaşlarının tohumlarını göğsüne yapıştırmış. Kış gelmiş. Kötü rüzgarlar önüne gelen ne varsa almış götürmüş. Papatya kayanın kuytusuna saklanmış. Rüzgara, yağmura ve kara karşı direnmiş, dayanmış. Zehir gibi soğuk havada, tohumlar donmasın diye, onlara daha bir sıkı sarılmış. Gözleriyle durmadan güneşi aramış. Bir parça gün ışığı görse yüzünü, gövdesini güneşten yana çevirirmiş.
*****


