10 Nisan 2010
"OLUR" demenin çaresizliği ve sevinci..
08 Mart 2010
BU NASIL BİR SEVGİ KANITLAMAK?..
21 Aralık 2009
Bitti diye üzülme.. Yaşandı diye sevin..
08 Eylül 2009
Baba gibi yar olmaz..!
Benim göndermem bir şey değil. Asıl Hakan'dan gelecek cevabı merak ediyordum. Maili gönderdim fakat, gece gözüme uyku girmiyor, devamlı onu düşünüyorum. Uyumak ne kelime, beynim zonkluyor, evde ne kadar ağrı giderici ilaç varsa içiyorum.
Hakan’ın cevabı gecikmedi. Ertesi gün mailime cevap gelmişti. Gelen cevap, elbette büyük bir hayal kırıklığının kelimelere yansıması idi. İnanılmaz derecede çok şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştı. Onunla o kadar çok şey paylaşmıştık ki, bu yazdıklarıma inanamıyordu. Fakat, öylesine olgun bir kişiliği vardı ki, cevabında sitem ve kırgınlığını belirtmiş olmasına rağmen, bana bile teselli sözlerini ihmal etmemişti. Zira, çok üzülmememi, bu yaptığım şeyin çocukça bir şey olduğunu, fazla üzrerinde durmadığını filan söyledi. (Hakan böyle biriydi işte.) Ayrıca, benim mailde belirtmem nedeniyle, bundan sonrada yazışmayı sürdürebileceğimizi belirtiyordu. Yani arkadaşlığımız, bir abi kardeş ilişkisi şeklinde devam edecekti. Sevgililikten, kardeşliğe geçecektik. Bu nasıl olacaksa artık..!
Bir sonraki veya daha sonraki mailinde olabilir. Tecil ettirmiş olduğu askerliği için yeniden müracaat ettiğini ve tecili kaldırttığını söylemişti. Yaklaşık bir ay sonra da askere gitti. Askere gidene kadar yine görüşüyorduk msn'de.. Ben msn'deki resmimi değiştirmiştim. O zamankinden daha da küçüklük bir resmimi koydum. Fakat onun askere gidişi ile çok büyük bir boşluk ve yalnızlık içinde hissettim kendimi. Mahalle ve okul arkadaşım Sinem ile daha fazla bir araya gelmeye başladım.! Yakınlarda ondan başka samimi görüştüğüm başka arkadaşım da yoktu. Hakan'ı unutmaya çalışıyordum. Bunu yapmak zorundaydım. Çünkü, artık ben de yavaş yavaş anlıyordum ki, ona olan hislerim gerçek aşk değildi. Eğer, öyle olmuş olsaydı, onun istediği buluşma önerilerini her ne pahasına kabul ederdim. Eğer gerçek aşk olsaydı, babamın istemesine rağmen, o özür mailini yazıp göndermezdim. Evet, ona karşı bazı duygular besliyordum ancak, bu aşktan ziyade bir hayranlık ve beğenme duygusundan başka bir şey olamazdı.
***
Çok aşırı bir heyecan vardı içimde, bir an önce gitmek istiyordum. Birkaç gün onlarda kalacaktım. Bir hafta sonra da, üniversiteye giriş sınavım vardı. Biraz kafamı dinlendirmem, derslerden uzaklaşmam gerekiyordu. Sınavı nasıl olsa kazanacaktım, herhangi bir korku ve heyecanım yoktu. Tek istediğim gazeteci olmaktı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik dışında başka yer istemiyordum. Mutlaka oraya girecektim.
Yolun yarısına gelmiş sayılırdık. Babam hem radyodaki şarkıya eşlik ediyor, hem de arada bana takılıyordu. O arada, bir sigara yakıp kendisine vermemi istedi. Sigara paketinden bir tane sigara çıkardım. Dudaklarıma koydum ve çakmağa uzandım. O anda gözleri yakan bir far ışığı ve kulakları sağır edecek derecede müthiş bir fren sesi duydum. Karşıdan gelen kamyondan kurtulmuştuk fakat kamyon bize gidecek yol bırakmamıştı. Arabamız yoldan çıkmış ve meyilli arazide yuvarlanmaya başlamıştık. Bir an, 17 Ağustos’ta depremden kurtulduk ama, bu defa kurtulamayacağız diye aklımdan geçti. Ondan sonrasını ise hiç hatırlamıyorum.
Gözlerimi açtığımda yoğun bakımdaydım. Tabi buna gözünü açmak denirse. Sadece bir an gözlerimi araladım, sonra tekrar dalmışım. Aradan 6 gün geçmiş, kaç tane ameliyat geçirmişim haberim yok. Ayağım, kolum kaburgalarım kırık içinde. Kaburgam karaciğerimi parçalamış. Dalağım parçalanmış. En önemlisi de, yüzümün parçalanmış olması. Alnım ve boynum yarılmış. Hafızam kısmen gitmiş. Bir çok şeyi hatırlayamıyorum. Üniversite sınavına gireceğimi ancak iki hafta sonra hatırladım. Ve doktorlardan izin alınmasını istedim, sınava girebilmem için. Sanki sınav filan kalmış gibi.. Babam ise, emniyet kemeri sayesinde ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştı.
Aralıksız 55 gün hastahanede kaldım. Doktor ve hemşirelerle akraba gibi olduk. Hatta doktorların birkaçını tavladım ve aşık ettim kendime. Her türlü imkanları kullandılar ve beni hayata taşıdılar. Onlara buradan tekrar ayrı ayrı teşekkür ederim. Bütün ameliyat izlerimi tamamen sildiler, en ufak bir iz bırakmadılar. Hastahaneden çıktıktan sonra da, altı ay süresince 15 günde bir kontrol ve tedavilerim için gidip geldim. O kadar büyük kazadan sonra yaşamam bir mucize idi. Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Babam bu kazadan sonra o kadar değişti ki; Kazaya kendisi sebep olmadığı halde, kendini suçluyordu. Aracı o kullandığı için, bu bile onun kendisini suçlamasına yetiyordu. Benim üniversite sınavına girememem onu çok üzmüştü. Hatta, halen bile o kaza nedeniyle gazeteci olamadığımı, buna sebep olarak kendisini gördüğünü bazı konuşmalarından anlayabiliyorum. Kazadan sonra, babam sigarayı bıraktı. Sigaranın da, o kazada kusurlu olduğunu düşünüyordu. Babam bıraktı ama, ben başladım sigaraya.
Off ya, yazı çok uzun oldu. İkiye mi bölseydim acaba. Kim okuyacak şimdi bu kadar uzun yazıyı. Bakacaklar upuzun bir yazı, çekip gidecekler.
Not : Bu yazıya bağlantılı yazılar;
18 Ağustos 2009
Küçük Papatyanın Büyük Öyküsü..
Bir zamanlar küçük bir papatya varmış. Bu papatyacık, kocaman bir kayanın siperciğinde yaşarmış. Çevresinde ballıbabalar, katırtırnakları, utangaç mavi mine çiçekleri açarmış. Her sabah, gün doğumunda bütün çiçekler uyanırmış. Sabah aydınlığıyla genişleyen gökyüzünü izlerler, mutluluk türkülerini bir ağızdan söylerlermiş. Hepsi birbiriyle dost, hepsi arkadaşmış.
Aradan uzun bir zaman geçmiş. Günlerden bir gün, bizim küçük papatya her zamanki gibi tan atımında uyanmış. Uyanmış uyanmasına ama, eskisi gibi keyfi yerinde değilmiş. İncecik gövdesi kırılıp dökülüyormuş. "Herhalde akşam yağan yağmur yüzünden hastalandım." diye düşünmüş. O sırada gözü, yakın arkadaşı ballıbabaya ilişmiş. Zavallı ballıbaba, ıslak toprağa serilmiş, yatmıyor mu?.. "Ne oldu sana kardeşim." diye seslenmiş ballıbabaya.. Ballıbaba, başını güçlükle papatyaya çevirmiş. Gözlerinden ip gibi yaş akıyormuş. "Bu soruyu yalnız bana sorma papatyacık. Hepimiz perişan durumdayız. Öteki arkadaşlar da benim durumumda. Akşam durmadan yağan yağmur toprağı alıp götürdü, çiçeklerin kökleri dışarda kaldı. Hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz." Papatya, duyduklarına inanamamış, çevresine bakınmış, bir düşte karabasan gördüğünü sanmış. "Peki” demiş. “Ben neden hala ayaktayım? Neden benim köklerim sapasağlam toprakta?" Öteden mavi mine sızlanmış. "Çünkü, seni koruyan bir kaya var. Onun siperinde yaşıyorsun. Sonbahar yağmurları başladı. Bizler yağmur selinden kendimizi koruyamayız. Bundan kaçış yok. Elveda güzel yüzlü papatya" demiş.Ondan sonraki zamanını harıl harıl çalışmakla geçirmiş papatyacık. Kökleriyle sımsıkı toprağa sarılmış.Gövdesini genişletmiş. Giden arkadaşlarının tohumlarını göğsüne yapıştırmış. Kış gelmiş. Kötü rüzgarlar önüne gelen ne varsa almış götürmüş. Papatya kayanın kuytusuna saklanmış. Rüzgara, yağmura ve kara karşı direnmiş, dayanmış. Zehir gibi soğuk havada, tohumlar donmasın diye, onlara daha bir sıkı sarılmış. Gözleriyle durmadan güneşi aramış. Bir parça gün ışığı görse yüzünü, gövdesini güneşten yana çevirirmiş.
*****
12 Mayıs 2009
Eşinizin sizi aldatmasını önlemenin, tek yolu.
Evlilikte mutlu olmak, bir yerde şans meselesidir, diyenler var. Ben buna inanmayanlar grubuna dahilim. Eğer, mutlu değilsen, sevmiyor ve anlaşamıyorsan, beklemenin anlamı yok. İleride daha büyük sorunlara yol açmamak için, yol yakınken ayrılmak en güzeli. Eğer, eşlerden biri diğerini aldatıyor ve diğeri bunu hissetmiş veya öğrenmişse, dakika beklemeden avukata dilekçeyi vermeli. Hiç hırgür yaşamadan, eşini muhattap dahi almadan, bir an önce yeni yaşamını kurmanın yolunu çizmeli. Aksi halde, içinden çıkması daha zor sorunlarla uğraşmak zorunda kalır ki, bunu yaşamaya herkesin gücü yetmeyebilir.Eşler arasında aldatmaya gelince, toplumumuzda, kadın ve erkekler arasında ayırım yapıldığı, erkeğe daha hoşgörü gösterildiği yadsınamaz bir gerçektliktir. Aldatma konusunda, erkeklerle kadınların aldatma kriterleri ve şekilleri farklı olmaktadır. Bir kadının eşini aldatma aşamasına gelmesi için, eşinin ona ilgisinin azalması, onu aldatttığını öğrenmesi gibi, daha çok erkeğin olumsuz davranışları buna yol açar. Nadiren de, aşık olduğu başka bir erkeğin baskıları sonucu, eşini aldatabilmektedir. Erkekler ise, hiç böyle durumların olmasını beklemeksizin, aldatmanın erkekliğin şanından olduğu veya eşi dışında başka bir kadınla birlikte olmanın, bir aldatma olmayacağı düşüncesiyle hareket ederler. Bu duyguyu bastırmanın zayıflık olduğunu düşünürler. Çünkü, onlara bu düşünce toplumca şırınga edilmiştir.
Bir toplumda, erkeğin ve kadının birlikteliğinde, böylesine tek yanlı yargılar oluşmuşsa, erkeğe tanınan haklardan kadınlar yararlanamıyor, erkeğin yaptıkları mübah, kadının ki günah sayılıyorsa, o toplumdaki kadın erkek ilişkisi temelden sarsılmaya mahkumdur. Bu sarsıntı, toplumun bütün kesimlerini ve sistemini etkileyeceği gibi, en başta da çocukları etkileyecektir. Bu olumsuz etkileşim, toplumun tüm değerleri ile birlikte çöküşünü hazırlayacak ve hızlandıracaktır. Kendilerini böyle olumsuzluklardan, eşitsizliklerden koruyabilmiş, bütün bireylerine gerçek anlamda eşit haklar tanımış toplumlar dışında kalanlar, bu çöküş ve yokoluştan nasbini alacakları kaçınılmazdır.
Yaşadığımız dünyada, eğer aldatma ortadan kaldırılamayacak bir olgu ise, aldatmasız bir dünya olamaz deniyorsa; O halde, yasalarımızı buna göre oluşturmamız gerekir. Eşit haklar tanımamız gerekir. Eşlerden biri, eşini başkasıyla aldattığı tesbit edildiğinde, aldatılan eşe de bu hak tanınmalı. Ayrılmayı düşünmeyen eşine de, kendisini aldatan kişiyi aldatma hakkı yasayla verilmeli. Aldatılan eşe verilen bu hak, karşı tarafa diğer cezalardan daha çok caydırıcılık verecektir. Eşinin kendisinden başka biriyle olmasını düşünmek dahi istemeyecek ve bu onu aldatma düşüncesini bastırma ve frenlemesine sebep olacaktır.
Bu duruma, bir çok kesimin zinanın serbestleşmesi gözüyle bakacağı ve buna tepki göstereceği muhakkaktır. Zina, dinlerin tümünde yasaklandığı halde, niçin bunun önüne geçilemiyor? Dinlerde olmadığı halde, zina yapanlar arasında erkek ve kadın ayrımı yapılıyor? Bunu hiç düşündünüz mü? Çünkü, insanlar zamanla kutsal metinleri dahi kendi istek ve menfaatleri doğrultusunda değiştirip, orada geçen kelimelerin ve cümlelerin anlamlarını farklı şekillerde yorumlamaya, içselleştirmeye ve başkalarına empoze etmeye başlıyorlar. O metinleri gerçek anlamlarından çıkarıp, farklılaştırarak toplum üzerindeki baskı ve egemenliklerini sürdürmek istiyorlar.
Eğer, eşitlikçi ve özgür bir toplumda yaşamak istiyorsak, toplumun eskimiş ve köhnemiş değer yargılarını değiştirip, yerine daha çağdaş ve eşitlikçi bir düzene kavuşturmalıyız. Yasalarımızı buna göre düzenleyip, tüm topluma da bu yeni değer yargılarını içselleştirmelerini sağlamalıyız. Kimsenin diğerlerinden üstün olmadığını, bütün bireylerin toplumda eşit haklara sahip olduğunu, bunun bir insan hakkı olduğunu ve yasalarımızın da bunu öngördüğünü tüm topluma inandırmak zorundayız. Bunu yaparsak, toplumumuz ilerlemeye devam eder, aksi halde Tanrının adaleti o toplumu mutlaka yok edecektir.
Burada en büyük görev, biz kadınlara düşmektedir. Çünkü, erkeklerin böylesine bir dönüşümü gerçekleştirme istek ve düşüncede olmalarını beklemek, hayal kurmaktan başka bir şey değildir. Geleceğimizi kurtarmanın yolu, biz kadınların korkmadan ve yılmadan eşit haklarımızı hayata geçirmek için mücadele etmektir. Bu yolda atılacak her türlü adım mübahtır ve bu adımları desteklemeliyiz.
Son olarak, evlenme aşamasında olan kadınlara bir tavsiyem olacaktır. Yasalarımız değişene kadar, evleneceğiniz erkekle bir sözleşme yapınız. Ne kadar çok severseniz sevin, ne kadar aşık olursanız olun, sonuçta evleneceğiniz kişi, bir erkek. Bu toplumun genel yargıları ile yetişmiş olan bir erkektir, sizin evleneceğiniz kişi. Sözleşmenizde; "Seni başka birisi ile aldattığım takdirde, senin de beni aldatma hakkın olduğunu kabul ediyorum." diye yazarak her ikiniz de imzalayınız. Bu tür bir sözleşme, her iki tarafı da, frenleyecektir.
Photo
30 Ocak 2009
İlk sanal aşkım ve depremim...! Bölüm : II
O gece yine Hakan'la msn'de konuşuyoruz. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Bizimkiler de henüz yatalı bir saat filan olmuştu. Ben bilgisayarın başında, bir taraftan Hakan'la sohbet ediyorum, diğer taraftan da karnım hafiften acıktığı için, annemin yaptığı keki tıkınıyorum. Buz gibi kolayla birlikte.Bir an, başımın döndüğünü ve oturduğum sandalyenin hafiften sallandığını hissettim. Ne oluyor dememe bile fırsat kalmadı. Birden büyük bir gümleme sesi ve her tarafın kararması ile ayağa fırladım. Çığılık çığlağa "İmdat, imdat" diye bağırıyorum ama sesim sanki duyulmuyor gibi geliyor bana. İlk aklıma, atom bombası mı atıldı? Yoksa, bu genç yaşta gün yüzü görmeden "kıyamet" mi kopuyor diye düşünüyorum. O zifiri karanlıkta, odada bir yerlere tutunmaya çalışırken, kapıya doğru gitmek istiyorum. Fakat, artık kapının hangi yönde olduğunu da şaşırmış durumdayım. Çünkü, bulunduğum odanın içinde bir o duvara bir duvara gidiyorum. Yapabildiğim tek şey, yere düşmemek için çabalamak.
Çığlıklar ve imdat seslenişlerim arasında ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise, bittiğinde sanki aradan yıllar geçmişti. Ve o süre içinde, bir böceğin bir kibrit kutusu içinde çalkalandığı gibi, odamın içinde biri beni çalkalamıştı. Sonraları, o günün ülkemiz açısından ne kadar acı bir gün olduğu, belleklerimizden kazınmayacak bir tarih olduğunu kavrayacaktım. "17 Ağustos 1999" günü yaşadıklarımı sanırım ölünceye kadar unutamam. O zaman korktuğum kadar, hiç bir zaman korkmadım ve bundandan sonra da korkmam sanırım. Allah'a çok şükür ki, ailemizden kimseye bir şey olmadan çıktık evimizden.
Evden çıktık ama, dışarıda evden daha korkunç bir manzara bizi bekliyordu. Böylesine bir yıkımı yaratan deprem nasıl olabilirdi ki? Buralarda böylesine deprem olmadı ki..! Böyle depremler ancak, Endonezya'da filan olabilirdi diye düşünüyordum, o kibrit kutusunun içinde çalkalanırken de.
Tanrı bizi sınamıştı... İnsanlar acaba hangi yönde davranış gösterecekler diye. Bu dediğim benim bir anlık saçmalamam tabii ki. Tanrı insanları böyle bir sınamadan geçirmez ki. Yaşanan bir doğa olayı idi. Fakat, bu olay karşısında bir çok kişinin gerçek yüzünü tanıma fırsatı da bulmuş olduk bu vesileyle. Bu yaşananlara rağmen, ne kadar aç gözlü, ne kadar mal mülk düşkünü olduklarına şahit olduk. Bazı kişilerin, böylesine bir olaydan dahi, kendilerine maddi çıkar sağlama peşine düştüklerini gördük. Dağıtılan yardımların; hiç ihtiyacı olmayanlar tarafından yağmalandığı, dağıtımı yapan kişilerin, gelen yardımları nasıl depoladıklarını gördük. İnsan o zaman üzülüyor işte, ben de bu zümrenin, bu insanlığın bir parçasıyım diye insanlığından utanası geliyor.
.............
Hakan'la uzun süre görüşemedik. Depremin etkisi biraz azalıp, tekrar güncel yaşantımıza dönmek epeyce bir süre aldı. Bu sürede, ne ben Hakan'ı düşünecek haldeydim. Ne de Hakan, beni düşünebilecek durumdaydı. Durum biraz normale döndükten sonra tekrar görüşmeye başladık. Sadece nette görüşüyorduk. Ne ben, onun yüzünü görebilmiş ve sesisini duyabilmiştim, ne de o beni. Bu sanal alemde bir tek biz ve aşkımız vardı. Ben durumdan son derece memnundum ve mutluluğumu kelimelerle ifade edemiyordum. O da, çok mutluydu. Ancak, ara sıra konu, buluşma ve görüşme meselesine de gelmiyor değildi. Ben de, her defasında çeşitli yalan dolanlarla mazeret uydurup duruyordum.
Tanıştığımız neredeyse 6-7 ay olmuştu. O hafta sonu kardeşimin Hakan'la olan yazışmalarımızı görmesi, benim ikinci depremimdi. "Keşke 17 Ağustos'da ölüp gitseydim de, şimdiki gibi yerin dibine girecek bir duruma düşmeseydim." diye kendime lanet ediyordum. İçimden, "Allah'ım neden beni böylesine rezil rüsva edecek bir duruma soktun. Depremde alsaydın ya canımı" diye isyan ediyordum. Babama ağzımı açıp, hiç bir kelime dahi söyleyemiyorum. Her ne söylese haklı, çünkü. Kardeşim konuştu, biz dinledik. Sonunda babam, kardeşime dönüp "Bitti mi? Başka bir şey var mı, öğrenmemiz gereken?" diye sordu. Kardeşim, yok anlamında kafasını sallayıp, cılız ve titrek bir sesle de, "Yok, hayır" diyebildi. Ben başım önümde, sessizce bana ne diyecek acaba derken, "Tamam, haydi gidin işinize bakın." diye annemle kardeşime işaret etti. Bana döndü, "Sen de gel şuraya otur bakalım" diyerek yanındaki kanepeyi gösterdi. Sessizce oturdum, gösterdiği yere.
Düşünmeye çalışıyorum, fakat beynim uyuşmuş sanki. "Acaba tepkisi nasıl olacak?" diye düşünüyorum. Babamın huyunu çok iyi biliyorum. Babam, olaylar karşısında ani tepki göstermez, gayet yumuşak ve mantıklı hareket eden bir kişidir. Bir süre öylece ikimiz de hiç konuşmadan oturduk. O sanki, hiç bir olay yokmuşcasına tv'nin kumandası ile kanalları karıştırmakla meşgul. Arada bir de, sigarasını tüttürmekte.
Ben onun ne zaman tepki göstereceğini beklerken, "Yavrucum, kim bu konuştuğun kişi? Kimdir? Nasıl biridir?" diye peş peşe soruları sıraladı. Ben şaşırmış bir vaziyette, "E-fen-dim..!" diye kekeledim..! O devam etti sormaya, "Kızım, sana soruyorum, kaç yaşında bu adam? Onu seviyor musun? Onun sevgisinden emin misin? Bunlara cevap istiyorum senden." Ben düşünecek halde değilim ki, babamın bunları soracağını dahi düşünemiyorum. Boğazımdan ancak çıkarabildiğim bir sesle, "Hayır, baba. Emin değilim, çok özür dilerim." dediğim anda, "Yooo, dur bakalım. Bizden özür dilermiş, küçükhanım." diye gürledi. "Bizden niye özür diliyorsun? Git o adamdan özür dile. Hem de, öylesine özür dile ki, yerin dibine geçecek şekilde özür dileyeceksin. O kişiyi kırmadan incitmeden, özür dileyeceksin. Benim sana söyleyeceklerim bu kadar." dedi ve "Sonucundan da haberim olsun" diye de ekledi.
Hıçkırarak ağlıyordum. Ve gözlerimden yaşlar sicim gibi akarken, geldi elleriyle gözlerimi sildi. Bir yandan "Hadi sil bakalım yaşlarını." derken, diğer yandan da başımı okşayıp, yüzümü gözlerimi dudaklarınla kuruluyordu. "Herkes hata yapar, biricik aşkım. Önemli olan, o hatayı telafi edip, bir daha aynı hataya düşmemektir." diyor canım babacım ama, gözyaşlarım benim sözümü dinlemiyor ki. Kucağına oturdum ve boynuna sarılıp, bir taraftan ağlayıp, diğer yandan babamın yanaklarından öpüyorum, "Canım babacım, seni çok seviyorum." diyerek. Bilmiyordum ki, onun bizlere sevgisinin yanında, benim sevgimin ne kadar sönük kaldığını.
O esnada da; annem, gözleri gözleri buğulanmış, bir eli kardeşimin omuzunda, kapı aralığından bizi izlediklerinin farkında değildik.
...........
Devam edecek...
27 Ocak 2009
İlk sanal aşkım ve sonrası..!
Annemin, "Kızım, deminden beri sesleniyorum. İşitmiyor musun?" demesiyle, birden uyandım o hayal aleminden. "Evet, anne. Duydum işte! Ne oldu ki?" diye bilgisayarın başından kalkıp, odamın kapısına yöneldim. "Ne var, ne buluyorsunuz, şu bilgisayarda bu kadar bilmem ki. Git, babana bir kahve yapta, ver. Benim ellerim hamurlu, bakamıycam şimdi." dedi ve ardından da ekledi. "Haydi, biraz çabuk tut elini." diye. "Tamam, annecim. Hemen yaparım." diyerek mutfağa gittim, babamın kahvesini pişirmek için."Buyur babacım kahveni." diyerek kahvesini verirken, "Bu seferki kahvemi beğenicek misin bakalım" demeyi de ihmal etmedim. Kahveden ilk yudumunu aldıktan sonra, "Hımm, eline sağlık. Bu seferki güzel olmuş. Sağol." derken, yüzüme de şöyle bir gülümseme gönderdi. "Afiyet olsun, babacım" diyerek yanağına bir öpücük kondurdum. Daha doğrulmamıştım ki, benden dört yaş küçük erkek kardeşimin, "Ablam msn'de bir adamla neler neler konuşmuş..!" diyerek salona daldığını görünce, "Eyvah! Şimdi bittim." diye aklımdan geçirdim.
O arada, annem de elleri hamurlu halde salona koşmuş ve "Ne oluyor?" diyerek yüzümüze bakıyor. Kardeşim anlatıyor, hepimiz onu dinliyoruz. Benim yüzüm kırmızıdan mora, sarıdan beyaza, renkten renge giriyor. Kardeşim, anlatıyor da anlatıyor. Benim bir süre önce msn'de tanışıp, eğlence-gırgır olsun diye baştan çıkarıp, sonradan da bırakamadığım ve aşık olduğum bir adamla bütün yazıştıklarımızı salonun ortasına döküvermişti, kardeşim. O an bir taraftan, kendimi yerin dibine geçmiş gibi hissediyorsam, diğer taraftan da kardeşimin bu yaptığı karşısında, onu şuracıkta gırtlağını sıkıp öldürmek geliyor içimden.
............
Onunla, lise ikinci sınıftayken tanışmıştık. Okulların kapanmasına bir kaç hafta kalmıştı. Bir hafta sonu, okuldan ve oturduğumuz semtten, Sinem ismindeki bir arkadaşıma gitmiştim. Henüz bizde bilgisayar olmadığından, onların bilgisayarından internete girip, olur olmaz sitelere girip, gırgır-şamata eğleniyorduk. Daha "msn" nedir bilmiyordum. Sinem, kendisinin msn'e kayıtlı olduğunu ve benim de kayıt yaptırmamı söyledi. Arada msn ile birbirimizle görüşebileceğimizi filan söyleyip, hemen benim için de bir kayıt yaptırdı. İnternette bir resim paylaşım sitesinden de, bir resim beğendik. Seçtiğimiz kız, ABD'den biri ve sitede yüzlerce fotoğrafını yayınlamış. Fakat, onların hepsini kullanmamız imkansız. Çünkü, resimlerin bir çoğunda, kızın yaşadığı yerin özelliklerini gösteren işaret ve belirtiler taşıyor. Aralarından, resimlerin yabancı bir ülkeden olduğunu göstermeyecek olanları ayıkladık.
Ben artık o resimdeki kız olmuştum. Gerçi kız benden biraz daha kilolu sayılırdı ama, o anda bunu kim düşünecek haldeydi ki? Derken, bir kaç gün sonra, msn de birinin beni eklediğini gördüm. Onay verdim ve o an online olduğunu gördüm. Hemen selam-kelamdan sonra, tanışma faslına geçtik. İsminin Hakan olduğu zaten msn'de görünüyordu, fakat bu ismim Hakan diyerek söze başladı. İstanbul'da oturduğunu, abisi ile birlikte bir işyerlerinin olduğunu filan anlattı. Ben de, kendimden bahsettim birazcık. Fazlada yerimi yurdumu filan vermek istemiyorum. Ne olur ne olmaz diyerekten.
Önceleri; hep havadan sudan, birbirimizin dünyaya bakışı, kişiliklerimiz ve hayatı kavrayışımız üzerine bir sürü sosyolojik ve psikolojik değerlendirmeler yapıyorduk. Sinem, konuştuğu kişilerle hep aşk meşk üzerine konuşurlarken, bizim konuşmalarımız hiç o konulara yaklaşmıyordu. Nelerden hoşlanırmışık, yok kimler gibi olmak istermişik, hangi tür filmleri izlermişiz de, falan filan. En büyük hobisinin Formula 1 yarışları olduğundan bahsetmişti. Her konuşmamızda, mutlaka bu konuyu açar, uzattıkça uzatırdı. Bir gün dayanamadım. Bir sevgilisin olup olmadığını sordum. Bir süre cevap gelmedi msn'den. Orda olup olmadığını yazdım bir kaç defa. Sonunda, "Yok" dedi. "Şimdiye kadar hiç olmadı" diye cevap verdi. Bir sürü şey anlattı. Babasını kaybettikten sonra, girdiği bunalımları filan anlattı. Anlattığı şeylerden çok etkilenmiştim. İçimde ona karşı sıcak bazı hisler duydum o anda. O an hissettiklerim bir acıma duygusu muydu, yoksa başka bir şey miydi? Tam emin değildim. Birden, sözü değiştirip "sex"e getirdim sözü. İlk şoku atlattıktan sonra, bu konu hakkında konuşmaya başladık. Ancak, konuşmamız hiç bir zaman pornografik düzeyde değildi ve hiç bir zaman o düzeye ben istesem bile getirmeyeceğine emindim. Sanki bilimsel bir tartışma yapar gibi, sex hakkında konuşuyorduk.
Okullar da kapanmış ve yaz tatiline girmiştik. Babama ısrarla bilgisayar alması için baskı yapıp duruyordum. "Bak, lise son sınıfa geçtim. Bütün arkadaşlarımın bilgisayarı var. Ödevlerimi yapmak için devamlı Sinemlere mi gideceğim?" diyerek kafasının etini yiyordum. Babacım, bu kadar ısrarıma, nihayetinde dayanamadı ve "Tamam, alıyorum." dedi.
Artık, günlerimin yarısı bilgisayarda ve onun da yarısını Hakan'la geçirir olmuştum. Bilgisayara oturduğumda onu göremedim mi, onunla konuşamadım mı, sanki bir boşlukta gibiydim. Hakan da, sırılsıklam aşık olmuştu bana. Bir birimizi görmediğimiz zaman sanki biz de yoktuk. O kadar ilerlemişti aşkımız. Bir defasında uzun süre göremedim. Dört gün sonra, nihayet online olduğunu gördüğümde hem sevindim, bir taraftan da kızmıştım kendisine, "Nerelerdesin kaç gündür. Meraktan öldüm." diye. İşyerinde bir kaza geçirmiş, sağ kolu bileğine yakın bir yerden kırılmış. Kolunu askıya almışlar ve o nedenle bilgisayara oturamamış.
O yazı, asla unutamam. Günlerim öylesine güzel geçiyor ki; Bir taraftan eve bilgisayar alınmış, diğer taraftan bir erkekle tanıştım ve deli gibi aşık oldum. Aşık oldum ama, bir yönden de düşünüyorum. Ben 16 yaşındayım, o ise 23 yaşında. Ve kendimi de 21 yaşındayım diye tanıttım. Hakan, ikide bir "gel bir yerde buluşup tanışalım" diye ısrar ediyor. Sonra ben, yalana başvurdum. "Ben msn de İstanbul diye adres verdim ama, aslında Bursa'da oturuyorum" filan diyerek atlatmaya çalışıyorum. O da, "Ben geleyim Bursa'ya" demeye başladı. Bir taraftan istiyorum buluşmayı, diğer taraftan ise...
.........
Devam edecek...






