Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2010

"OLUR" demenin çaresizliği ve sevinci..

Canımın içi büyüklerim, küçüklerim, akranlarım, dostlarım, arkadaşlarım, kardeşlerim, izleyicilerim ve ziyaretçilerim;

Sizlere  bir ayrılık haberi vermek üzere bu satırları yazıyorum. Bu ayrılık, zorunlu bir ayrılık benim için.
Yok, hayır!.. Hemen yanlış anlamayın.. Temelli bir gidiş olmayacak bu ayrılığımız.
Ama, sizlerden bir süre ayrı kalacağım. Bu sürenin ne kadar olacağını şimdiden ben de bilmiyorum.
Belki altı ay, belki de bir sene.. Bana sorarsanız, bir asır gibi geleceğine eminim, sizlerden bu kadar ayrı kalmak.

Ancak, son zamanlarda bloguma girdiğim yazıların ne kadar az olduğunu, biliyorsunuz ya da farkındasınızdır..
Bunun birinci sebebi, çalıştığım şirketle ilgili.. Şirketimiz, geçen yıldan başlayarak yeni hamleler yapma kararında olduğunu ve bunun sonucunda da, çalışanlarından biraz daha özveride bulunmalarını, bu özverinin de karşılıksız kalmayacağını bildirdi, tüm çalışanlarına. Biz de çaresiz “Olur” dedik.. Biz çalışanlar için özverinin anlamı, daha çok çalışma ve daha az boş vaktinin olması demek oluyor. Durum böyle olunca, özellikle benim yazılarımı ve diğer bloglara yaptığım yorumları genelde işyerindeki boş zamanlarımda yazmış olduğumdan, işyerinde özel internet kullanmamı sınırlamam gerektiğini düşündüm.

Sizleri ve beni çok üzen bu ayrılığın ikinci sebebi ise, sizlerinde sevineceğiniz bir nedene dayanıyor. Bir süredir birlikte olduğum Selim ile nişanlanmamıza karar verildi. Bu kararı almamızı, daha çok ailelerimiz istedi. Şimdiye kadar bu kararı almamızı engelleyen, Selim'in işsiz olması idi. Ailelerimiz, "Şimdi, o neden de ortadan kalktığına göre ve uzun süredir birlikte olduğunuza göre, bunu resmileştirmek her iki taraf için de daha uygun olur" dediler. Biz de, sevinçle "Olur." dedik tabii ki.. Eminim ki, siz değerli dostlarım da sevinçle "Olur" diyeceksiniz.

Şimdi ayrılık sebeplerini kısaca izah ettikten sonra, bu ayrılık sırasında sizleri yine arada ziyaret edip, yorumlarımdan ve kendi haberlerimden mahrum bırakmayacağımı bilmenizi isterim. Sizlerin hiç birini gerçek yaşamda tanımamış olsam da, aramızda kalben güçlü dostluk ve arkadaşlık bağları oluştu. Bu dostluk ve arkadaşlık bağlarının, bundan sonra da devam etmesini istiyorum ve diliyorum. Bu ayrılık süresince de, her ne kadar benim yazı ve yorumlarımdan uzak kalsanız da, kalbim her zaman sizlerle olacaktır. Sizlerin de beni unutmayıp, kalbinizin bir köşesinde saklayacağınızı umuyorum.

Lütfen, sevginizden mahrum bırakmayın beni..

Hepinizi çok seviyorum..

HEPİNİZE KUCAK DOLUSU SEVGİLER BIRAKIYORUM..

HOŞÇAKALIN.. SEVGİYLE KALIN..







16 Aralık 2009

NEŞELİ HAYAT & GERGİNLİK..


Yorumsuz yayınlıyorum.. Yorumlarınıza göre, yanıtlarımda kişesel fikirlerimi bulabilirsiniz..

Sevgilerimle..

Neşeli hayat

Hava kurşun gibi ağır... Kar yağsın da örtsün şu çamuru diye bekliyoruz ama olmuyor.

İçimizi sıkan haberler geliyor memleket köşelerinden. “Burası Muş’tur, yolu yokuştur, esnaf kaleşnikofla taramış göstericileri, bu nasıl iştir?” diye bir türkü yakmanın tam sırası.

O tetiği çeken esnafa internet sitelerinde övgüler düzen kardeşlerimize acilen Yugoslavya iç savaşı tarihi okutmak zorundayız.

Herkes silaha sarılıp birbirini vurmaya başlayınca Kurtlar Vadisi’ni andıran, fiyakalı bir dizi ortamında yaşayacağımızı ve kendilerini kahraman gibi hissedeceklerini düşünüyor olabilirler.

***

Belki de okutmamak lazım Yugoslavya tarihi falan: Ne de olsa kardeşlerimizin bu kafayla Aliya İzzetbegoviç’e özenecek halleri yok. Tutup Miloşeviç olmaya, Karadziç olmaya falan kalkarlar.

Bir sözümüz var ne de olsa: “Akacak kan damarda durmaz”. Ama uygarlığın yolu da kanı damardayken inceleyip akmadan tedavi edebilmekten geçiyor, haberimiz yok.

***

Yılmaz Erdoğan’ın o nefis Şarlo öyküleri tadındaki, insanı içine alıp sonra da bırakmayan filmi “Neşeli Hayat”, memleket ahvaliyle beraber düşününce o kadar manidar ki...

Neşemizi bulmak için yapabileceğimiz onca şey varken kafayı taktığımız şeylerin zavallılığı, çocuklarımıza çok kederli görünecek.

Bu kadar güzel ve bereketli bir ülkede hayatımızı yaşamak yerine etnik ve dinsel kimlik sorunları yüzünden birbirimize çektirdiklerimize bakacak ve budala olduğumuzu düşünecekler.

***

Şimdiki bunalımlarımız, “Neşeli Hayat” filmindeki kahramanların zengin olma hayali kadar çocuksu ve saçma görünecek gelecek kuşakların gözüne.

Çünkü yaşadığımız itiş kakışın insanlık ailesinin ağacında herhangi bir yeri, attığımız naraların gökkubbede en ufak bir yankısı yok.

Sonuçta, ne kadar “bölünmez bütünlük” nutukları çeksek de, göz göre göre ikiye bölünen bir ülke var elimizde.

Bir yanı evrensel ölçüleri yakalayıp çağdaş dünyayla bütünleşmeye doğru koşarken diğer yandan karışıklık içindeki bir üçüncü dünya ülkesi olmaya doğru çekiliyor Türkiye.

Neşeli olmak yerine iki taraftan çekiştirilen bir çarşaf gibi gergin görünmemiz, işte bu yüzden.

Tuna Kiremitçi / gazetevatan

18 Ağustos 2009

Küçük Papatyanın Büyük Öyküsü..

Bir zamanlar küçük bir papatya varmış. Bu papatyacık, kocaman bir kayanın siperciğinde yaşarmış. Çevresinde ballıbabalar, katırtırnakları, utangaç mavi mine çiçekleri açarmış. Her sabah, gün doğumunda bütün çiçekler uyanırmış. Sabah aydınlığıyla genişleyen gökyüzünü izlerler, mutluluk türkülerini bir ağızdan söylerlermiş. Hepsi birbiriyle dost, hepsi arkadaşmış.

Aradan uzun bir zaman geçmiş. Günlerden bir gün, bizim küçük papatya her zamanki gibi tan atımında uyanmış. Uyanmış uyanmasına ama, eskisi gibi keyfi yerinde değilmiş. İncecik gövdesi kırılıp dökülüyormuş. "Herhalde akşam yağan yağmur yüzünden hastalandım." diye düşünmüş. O sırada gözü, yakın arkadaşı ballıbabaya ilişmiş. Zavallı ballıbaba, ıslak toprağa serilmiş, yatmıyor mu?.. "Ne oldu sana kardeşim." diye seslenmiş ballıbabaya.. Ballıbaba, başını güçlükle papatyaya çevirmiş. Gözlerinden ip gibi yaş akıyormuş. "Bu soruyu yalnız bana sorma papatyacık. Hepimiz perişan durumdayız. Öteki arkadaşlar da benim durumumda. Akşam durmadan yağan yağmur toprağı alıp götürdü, çiçeklerin kökleri dışarda kaldı. Hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz." Papatya, duyduklarına inanamamış, çevresine bakınmış, bir düşte karabasan gördüğünü sanmış. "Peki” demiş. “Ben neden hala ayaktayım? Neden benim köklerim sapasağlam toprakta?" Öteden mavi mine sızlanmış. "Çünkü, seni koruyan bir kaya var. Onun siperinde yaşıyorsun. Sonbahar yağmurları başladı. Bizler yağmur selinden kendimizi koruyamayız. Bundan kaçış yok. Elveda güzel yüzlü papatya" demiş.

Papatya dostlarının birer birer yağmur sularıyla gidişini izlemeye dayanamazmış. "Hayır! Tükenişinize dayanamam. Ben gelecek yıl da burada olacaksam, sizler de benimle kalmalısınız." diye isyan etmiş. "Peki, nasıl olacak?.. Bu imkansız!" diye ağlıyormuş küçük çan çiçeği.

Papatya, kolay kolay vazgeçmezmiş. Dirençli ve kararlıymış. "Sizleri bırakamam.” demiş. “Hepiniz tohumlarınızı bana verin. Onları gelecek yıla kadar, kendiminkilerle birlikte saklayacağım. Ya birlikte tükeniriz, ya da birlikte yaşarız." Sonunda arkadaşlarını ikna etmiş. Hepsinin tohumlarını bir bir toplamış.

Ondan sonraki zamanını harıl harıl çalışmakla geçirmiş papatyacık. Kökleriyle sımsıkı toprağa sarılmış.Gövdesini genişletmiş. Giden arkadaşlarının tohumlarını göğsüne yapıştırmış. Kış gelmiş. Kötü rüzgarlar önüne gelen ne varsa almış götürmüş. Papatya kayanın kuytusuna saklanmış. Rüzgara, yağmura ve kara karşı direnmiş, dayanmış. Zehir gibi soğuk havada, tohumlar donmasın diye, onlara daha bir sıkı sarılmış. Gözleriyle durmadan güneşi aramış. Bir parça gün ışığı görse yüzünü, gövdesini güneşten yana çevirirmiş.

Ama, o zorlu kışı geçirmek, öyle sanıldığı kadar kolay değilmiş. Toprağa öyle tutunmuş ki, soğuktan tohumları korumak için, kökleri kalınlaşmış. Sonra, yaprakları uzamış, güneşi izleyen yüzü büyümüş, büyümüş, büyümüş...


Sıcak yüzlü ilkbahar, geldiğinde, dimdik ayakta bulmuş, bizim güneş yüzlü çiçeği. Ama, artık o bir Ayçiçeğiymiş. Hiç bir tohum zedelenmeden, onunla yaşıyormuş. Dostluğun ölümsüz öyküsüdür Ayçiçeği. O gün, bugündür güneşi izler, dururmuş. Söylentiye göre, dünyayı ve yürekleri aydınlatan güneş, sevginin ta kendisiymiş.

*****

Eh.. Böyle bir dayanışmaya, böyle güçlü dostluğa kolay kolay rastlanmaz..Yeter ki kendi küçük de olsa, kocaman yüreğiyle bir papatyanın sevgisini taşıyabilelim.

Şimdi, sizlere bir ev ödevi; Okuduğunuz bu öyküden çıkaracağınız ders nedir? Hadi bakalım! Kolay gelsin.. Bir birinize bakarak, kopya çekmek yok. Kopya çekenin, ben de kulağını çekerim. :)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu