yiten fidanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yiten fidanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2009

NEŞELİ HAYAT & GERGİNLİK..


Yorumsuz yayınlıyorum.. Yorumlarınıza göre, yanıtlarımda kişesel fikirlerimi bulabilirsiniz..

Sevgilerimle..

Neşeli hayat

Hava kurşun gibi ağır... Kar yağsın da örtsün şu çamuru diye bekliyoruz ama olmuyor.

İçimizi sıkan haberler geliyor memleket köşelerinden. “Burası Muş’tur, yolu yokuştur, esnaf kaleşnikofla taramış göstericileri, bu nasıl iştir?” diye bir türkü yakmanın tam sırası.

O tetiği çeken esnafa internet sitelerinde övgüler düzen kardeşlerimize acilen Yugoslavya iç savaşı tarihi okutmak zorundayız.

Herkes silaha sarılıp birbirini vurmaya başlayınca Kurtlar Vadisi’ni andıran, fiyakalı bir dizi ortamında yaşayacağımızı ve kendilerini kahraman gibi hissedeceklerini düşünüyor olabilirler.

***

Belki de okutmamak lazım Yugoslavya tarihi falan: Ne de olsa kardeşlerimizin bu kafayla Aliya İzzetbegoviç’e özenecek halleri yok. Tutup Miloşeviç olmaya, Karadziç olmaya falan kalkarlar.

Bir sözümüz var ne de olsa: “Akacak kan damarda durmaz”. Ama uygarlığın yolu da kanı damardayken inceleyip akmadan tedavi edebilmekten geçiyor, haberimiz yok.

***

Yılmaz Erdoğan’ın o nefis Şarlo öyküleri tadındaki, insanı içine alıp sonra da bırakmayan filmi “Neşeli Hayat”, memleket ahvaliyle beraber düşününce o kadar manidar ki...

Neşemizi bulmak için yapabileceğimiz onca şey varken kafayı taktığımız şeylerin zavallılığı, çocuklarımıza çok kederli görünecek.

Bu kadar güzel ve bereketli bir ülkede hayatımızı yaşamak yerine etnik ve dinsel kimlik sorunları yüzünden birbirimize çektirdiklerimize bakacak ve budala olduğumuzu düşünecekler.

***

Şimdiki bunalımlarımız, “Neşeli Hayat” filmindeki kahramanların zengin olma hayali kadar çocuksu ve saçma görünecek gelecek kuşakların gözüne.

Çünkü yaşadığımız itiş kakışın insanlık ailesinin ağacında herhangi bir yeri, attığımız naraların gökkubbede en ufak bir yankısı yok.

Sonuçta, ne kadar “bölünmez bütünlük” nutukları çeksek de, göz göre göre ikiye bölünen bir ülke var elimizde.

Bir yanı evrensel ölçüleri yakalayıp çağdaş dünyayla bütünleşmeye doğru koşarken diğer yandan karışıklık içindeki bir üçüncü dünya ülkesi olmaya doğru çekiliyor Türkiye.

Neşeli olmak yerine iki taraftan çekiştirilen bir çarşaf gibi gergin görünmemiz, işte bu yüzden.

Tuna Kiremitçi / gazetevatan

19 Kasım 2009

Ankara'da bir sonbahar & Sonbaharda Ankara..

"Ey zaman tanrısı! Acı bize..."                    

Ankara'ya son­bahar, at kestaneleriyle ge­lir bulvar kal­dırımlarında...

O sonbahar, tank paletleriyle gelmişti.

Giderek büyüyen korkunç bir uğultu ve uygun adım koşuştu­ran postal sesleri, bir Eylül sabahı alacaka­ranlıkta teslim aldı şehri...

Uyandığımızda fı­rınların önü kuyruktu ve üniversiteliler ba­şucu kitaplarıyla isyana çağıran dergileri ya­kıyorlardı hela taşlarında... O dergiler ki "oligarşinin mevcut krizi çözmek için silahlı müdahaleden gayrı yolunun kalmadığını" yazıp duruyorlardı nicedir...

Çok geçmedi, yine aynı sonbaharın serin alacakaranlığında cezaevi avluları "Katil oli­garşi... Kahrolsun faşizm" sloganlarıyla çın­ladı... ve sözler bitmeden tekmeledi cellatlar darağacının taburelerini...idam edilebilsin diye yaşı küçültülmüş fidanların boyunları kırıldı birer birer, darbenin kırdığı kalemle­rin buyruğuyla...

* * *

Ve sen ey zaman tanrısı;

...sen ne kudretlisin ki bize tez elden gös­terdin, hiçbir süngünün bir saati durdurma­ya gücünün yetmeyeceğini...

Bir baktık ki; hükümranlığında çıplak ka­dınların resmedildiği tabloları emirle sergi­lerden kaldırtan paşamız, şimdi nü resimler boyadığı Marmaris'te, nesli tükenen kap­lumbağalar ve sağlığı bozulan Cumhurbaş­kanları için dualar ediyor. 17 yıl önce "başı­mızdan eksik etmek için" sürgünlere yolla­dığı Demirel'e, "Allah sizi başımızdan eksik etmesin" diye mesajlar gönderiyor.

Darbenin devirdiği "kare ası"ndan Demirel Cumhurbaşkanı, Ecevit Başbakan yardımcısı, Erbakan ana muhalefet lideri, Türkeş "merhum büyük devlet adamı" olduktan sonra Evren'e hayır duaları etmek kalıyor.

Ve "Zaman tanrısı", bugünden düne öpü­cük yollarken son buseyi eski İçişleri Bakanı Meral Akşener'in dudaklarına konduruyor:

"Dev-Sol haklıymış" diyor Akşener, düne kadar yok etmek için savaştığı bir örgütün teşhisini doğrulayarak: "...Türkiye'de ger­çekten de elitist oligarşik bir dikta yönetimi var. Hükümet, bu diktanın sopasıdır."

Çiller'in deyimiyle "son komünist devlet" olan Türk devletinin "son komünist bakanı" Akşener, 17 yıl önce hela taşlarında yakılmış teşhisleri keşfediyor. Bu sözleri söyledi diye boynuna yağlı urgan dolanmış delikanlıların itibarlarını iade ediyor.

Acaba "oligarşik devlet" tezinin sahipleri, şimdi bu gecikmiş teşhisin tedavisine ilişkin görüşlerini de Akşener'e fakslarlar mı? Ak­şener, "Oligarşik diktaya karşı yegâne müca­dele yönteminin silahlı direniş olduğu" gö­rüşüne de katılır mı? Çiller Akşener ikilisi Yeniköy'deki hücre evinden. Tarabya sırtla­rına çıkıp kırdan kente doğru "oligarşinin sopası/brifing cuntası"na karşı silahlı müca­deleyi başlatır mı?

Bunları sormak için Dev-Sol'cu arkadaşla­rı arayacaktım. Ancak sonra günlerden Cu­ma olduğunu farkedip vazgeçtim. Çünkü ge­çenlerde gazetelerde gördüğüm bir fotoğ­rafta Dev-Sol'cular bir camide dizlerini kır­mış, ölen bir yoldaşları için Cuma namazı kılıyorlardı. Akşener, oligarşiyi keşfederken, Dev-Sol, "halkın değeriyle barışma"yı deni­yordu.

* * *

Ankara'ya bu sonbahar, bulvarda at kestaneleriyle geldi.

...bir de benzersiz ibret dersleriyle...

Ve sen ey zaman tanrısı;

...sen ne kudretlisin ki, devrilmiş liderleri kahraman, onları devirenleri duahan yaptın. Lanetlenmiş sloganlarımızı, onları lanetleyenlere söylettin. Asılmış gençlerimiz birer film yıldızı bugün... yakılmış kitaplarımız best-seller...

Yeter artık; acı bize..!

Oynama bizimle..!

CAN DÜNDAR





ANKARA’YA SONBAHAR GELİR…

Ankara’ya sonbahar gelir ki görmelisiniz… Ömrünüzün bir yerinde, sonbaharların birinde birkaç günü Ankara’da geçirmeden “bir hayat yaşadım” demeniz hayata büyük haksızlık. Öyle gelir Ankara’ya sonbahar…

Gri, renksiz sandığımız sokaklar öyle renklere boyanır, yürürken bir tablonun içinden geçiyorum sanırsınız. Adımlarınız bir tuvale basar gibi olur ya da..

Sarıdan yeşile, pembeden kırmızıya tüm renkler, ağaçtan önce dalda, daldan önce yapraktadır. Şaşkına dönersiniz..

Ankara’ya sonbahar öyle bir gelir ki yüreğinize mi çarpar önce, gözünüze mi çarpar bilemezsiniz…

Ankara’da aşk mevsimi ilkbahar değildir, aşk sonbaharla gelir. Sevgiliye daha bir sokulmak için hafif bir rüzgar, incecik bir soğuk süzülür içinize.. Bir tuzak gibidir sevgiliyi akla düşürmek için Ankara’da sonbahar.

Sokak sokak, Bahçelievler’den Yüksel Caddesi’ne, Tunalı’dan Cinnah’a sarı sarı şehre karışır hayat. Sarı sarı hayat soluklanır her köşede.

İşte o zaman anlarsınız tüm gri anılar sarıdır. Ankara bir sarışındır aslında. Öyle şuh türünden değil, masum, sessiz ve sakin bir sarışın…

Bir tepeye, bir yükseltiye çıkmalıdır hemen. Vakit yitirmeden. Bir dakikasını, bir saniyesini kaybetmek olmaz. Sonbaharda bakınca bir tepeden neden şairler Ankara’dan çıkar anlarsınız.. Tablosunda sarı kullanmayan ressam bilirsiniz ki Ankara’dan geçmemiştir.

Ankara’da sonbahar baştan çıkarıcıdır. Kendinizi sürüklenirken bulursunuz sonbaharın içinden geçerken.. Sürüklenirsiniz ya sokağa ya da sevgilinizin kollarına…

Fark edersiniz yanı başınızda durduğunu ağaçların. Anlatsanız dinleyecektir sizi, dinleseniz anlatacaktır sanki o sessizce boynunu bükmüş ağaçlar…

Ankara’da sonbahar başka türlüdür. Sarhoş eder insanı. Renkten sarhoş eder, hüzünden sarhoş eder… Bıraksa gitmek istersiniz… Bırakmaz. Gitseniz sarısı sizi geriye çağırır.

Öyle bir kendinden geçme halidir ki bu, tüm eski sevgililerinizi aramak istersiniz bir bir. Tüm dostlarınız “hadi gel kafa çekelim” mesafesinde olsun istersiniz.

Bir sonbaharda Ankara’da ellerinizi cebinize sokarak ve yanında şımarıkça gülümseyerek ve hiç konuşmayarak onunla yürümek istersiniz… Hangi sokağa girdiğinizi bilmeden ve düşünmeden hiç… Ayaklarınıza sarı yapraklar bulaşarak ve kulağınıza yaprak çıtırtıları dolarak… Öylesine yürümek… Ankara’da… Sonbahar’da… Yapmazsanız eksik kalır hayat…

NURAN YILDIZ

/*/*/*/*/

Adım Sonbahar

nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar

Attila İlhan
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu