Adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2010

GAZ PEDALI İLE FRENİN ÖLÜMSÜZ AŞKI

Bir otobüs, içi hınca hınç dolu..
Yolcuların kimi de ayakta..
Yavaş yavaş tırmanıyor, zigzaglı yollardan rampayı..
Belli ki motoru çok güçlü; kaptan ayağını gaza bastıkça hızlanıyor..
Nihayet, rampayı çıkıp, düzlüğe eriştiler..
Bundan sonra daha hızlı gidebilir otobüs..

Yolcuların çoğunun acelesi var, istiyorlar ki, bir an önce varsınlar sevdiklerinin yanına..
Onun için otobüsün kaptanına biraz daha hızlanması için ricalar, seslenmeler hatta şikayetler duyuluyor..
Bir yandan da, kaptanı gaza getirme çabası var, kaptanın ayağını gaza daha kuvvetli basması için..
"Haydi kaptan, sen bi tanesin.."
"Bu yolların fatihisin sen.."
"Sen en hızlısın.."
"Seni kim tutar be.."
Eh, kaptan da insan, bu dolduruş ve gaz vermelerden etkilenecek elbette..
Basıyor tüm kuvvetiyle gaza ve otobüs şöyle bir şahlanıp, nerdeyse uçmaya başlayacak, kanatları da olsa..

Son sürat inmeye başlıyor otobüs rampadan aşağı..
Kaptan gazı aldı ya, düşünmüyor bile, acaba bir tehlike anında bu frenler tutar mı diye..
Zaten kaptanın en gıcık olduğu şey, fren kullanmak..
Onun en sevdiği sadece gaz pedalı..

Sol şeridi tam kapatmış giderken, bir de ardından gelen son model otomobiller de, sinyal verip, korna çalarak yol vermesini istemezler mi??..
Onlara yol vermeye kalksa, yavaşlaması lazım ki, bunu hiç istemiyor..
Bu arada, tavşan, sincap, tilki gibi önüne ne çıkarsa, gözü görmüyor ezip geçiyor..
O arada, bir ayı da nasibini alıyor ve boylu boyunca uzanıveriyor yolun kenarına..
Kaptanın ağzı kulaklarına varıyor, yolcuların alkışları arasında..

Fakat, yolculardan bazısı bu gidişten hiç memnun değil..
Bu gidişin hiç de iyi olmadığını, yolun sonunu göremeyeceğini düşünenler de var içlerinde..
Ama, seslerini çıkarmaya da korkuyorlar..
Kendilerini tersleyeceklerini ve bu karşı çıkışı, onların bizzat kendilerine karşı olduğunu düşüneceklerini biliyorlar..

Bu nedenle susuyorlar..
Ama, nereye kadar susacaklar?..
Bir kamyona çarpana kadar mı?..
Ya da, yardan aşağı uçana kadar mı, susacaklar?..

"Kaptan, biz inmek istiyoruz, biraz yavaşlar mısınız?" diyecek olan birine az önce ne yaptıklarını gördükten sonra, kendi sonlarını düşünmek bile istemiyorlar..
Kaptan ön kapıyı otomatik açıp; "Arkadaşlar, inmek isteyen hanıma yardımcı olunuz" talimatıyla, kadını yaka paça tutup kapıdan dışarı savurdukları gibi, kahkahalar arasında alkışlamaya başlamaları, kanlarının dondurmuştu..

......

Şimdi, sahnenin burasında olayı donduralım.. Zaman durmuş olsun ve her şey de o anda olduğu gibi kalsın..

Bir ülke düşünün ve bu ülke demokrasi(!) ile yönetiliyor olsun..
Bu demokraside olmazsa olmazların başında gelmesi gereken nedir?..
Haydi, demokrasiyi bırakalım.. Bu kavrama fazla takılmaya gerek yok..
Demokrasi denen şey bir kavramdan öte bir şey değil zaten..
Olursa iyi olur elbette ama, ondan önemli şeyler var..

Hak, hukuk ve adalet olmazsa bir ülkede, orada yaşamak ister misiniz?..
Kim ister ki zaten?.. Hiç kimse..
Başka ne olması lazım o ülkede?..
Gaz pedalının yanında, bir de FREN pedalı olmalı.. Sürati azaltıcı bir mekanizma..
Yani, DENETİCİ mekanizması..
Bir ülkeyi yöneten birini veya gurubu denetleyecek ve yaptığı yanlışları görüp, ikaz edecek, ikazlara uymazsa, onun veya onların ellerinden yönetimi alabilecek bir denetim mekanizması..
Bu denetçiler bu işi ne için yapacak?..
Ülkedeki tüm bireylerin hakkını ve hukukunu adaletle korumak için..

Fakat, bazı ülkelerde olduğu gibi, ülkeyi yönetenlerin bu denetçileri istemeyip, halkını da bu denetim mekanizmasının işe yaramadığına, kendisini engellediğine  inandırıp, denetim mekanizmasını işlemez duruma getirdiğinde; artık bu ülke tamamen başıboş bir halde, frensiz bir otobüsün rampa aşağı, artan bir hızla gitmesi ve sonunda da bir uçurumdan aşağı uçması gibi bir sona mahkum olur.

...

Şimdi, gelelim yine dondurduğumuz otobüs sahnesine..

Ne yapılması lazım gelir ve sizler bu durumda ne yapardınız?..
Durdurduğumuz zamanı ve olayı akışına bırakmamızı mı?..
Yoksa, otobüsün ilk hareketinden öncesine mi götürmeliyiz zamanı?..
Otobüsü, kaptanı ve bilhassa kendimizi yeniden gözden geçirip, yeniden çıkmalıyız yola..
Zira bu yolu gitmek zorundayız..

02 Şubat 2010

Paranoyak halim, yok benim tedavim..

Milletçe hepimiz delirmek üzereyiz neredeyse!..

Ülke insanının gerçek gündemi bu olmasa da, yaratılan sanal gündemlerden hepimizin etkilendiği, kıyısından köşesinden nasiplendiği su götürmez. Bu sanal gündemden nasiplenmemek imkansız gibi bir şey. Çoğu kişi mutlaka akşam eve gittiğinde, tv haberlerini izliyordur. Ardından da, mutlaka bir haber programına denk gelip, ucundan kıyısından bu gündemden haberdar oluyor. Televizyon izlemeyen de, ya internetten yakalıyordur gündemi, ya da kahvehanelerde veya işyeri komşusunun aldığı gazetelerden alıyordur haberleri..

Yaratılan gündem nedir peki, son günlerde?.. Ne son günleri ya! Aylardır, hatta yıllardır yılan hikayesine dönen, darbe ve darbeciler ile ilgili haberler..

Bıkmadan usanmadan aynı ve benzer haberler gündemde. Ama, insan biraz da farklı bir içerik, farklı bir bakış açısıyla hazırlanan bir darbe haberi, darbe hikayesi, romanı, fıkraları filan bekliyor. Tamam, konusu yine darbe olsun da, bizi şöyle alıp başka diyarlara götürecek bir içerik olsun içinde. Mesela, bir aşk hikayesi katılabilir içine. Aşk olmadı mı bir hikayede tatsız tuzsuz bir şey oluyor.

Artık paranoya olduk ya; İnternette gezinirken de, nerede bir "darbe" sözcüğü geçiyorsa, anında fokuslanıp, acaba bu ne demiş diye meraklanıyoruz. Acaba, bu yazının sahibi, hangi taraftan? Darbecilerin yanında mı, yoksa demokrasi yanlısı mı(!) diye onun kalbini okumaya çalışıyoruz. Kendi düşüncemize uygun bulup bulmadığımızı sorguluyoruz.

Ohh be!.. Müjde, bir tane daha buldum, dedim başlığı görünce!..

"Çorak topraklar üzerinde 'darbe'.." başlığını görünce, balıklama atladım yazının üzerine!.. Yazı, bir yazarın notlarından alıntıyla başlamış. Güney Amerikalı yazar Eduardo Galeano'nun notlarından...

"Sixto Martinez, askerlik görevini Sevilla’deki bir kışlada tamamladı.

Kışla avlusunun orta yerinde küçük bir bank vardı. Bu küçük bankın başında bir er nöbet tutardı. Bankın neden korunması gerektiğini bilen yoktu ama nedeni bilinmeksizin yirmi dört saat başında nöbet beklenirdi. Her gün, her gece...

Nöbet emri bir subay kuşağından bir sonraki subay kuşağına geçiyor, erler de emre itaat ediyorlardı. Herhangi bir kuşku belirten çıkmadığı gibi soru soran da olmuyordu. Bu iş böyle yapılıyordu ve hep böyle yapıla geldiğine göre bir nedeni olsa gerekti...

Durum böylece sürüp gitti...

Ta ki günün birinde generalin ya da albayın biri emrin aslını görmek isteyinceye kadar. Bu kişi bütün dosyaları karıştırmak zorunda kaldı. Epey araştırdıktan sonra aradığını buldu. Otuz bir yıl, iki ay, dört gün önce bir subay o küçük bankın başına bir nöbetçi dikilmesini emretmişti...

Yeni boyanmıştı, henüz ıslak olan boyanın üzerine kimse oturmasın diye!"

"Nasıl tanıdık, ne kadar yakın, nasıl ‘anlaşılabilir’ bir durum bizler için de..." demiş İclal Aydın, köşe yazısındaki bu alıntının ardından..

Gerçekten de, sanki ülkemizin herhangi bir kurumuna, herhangi bir zamanda ve herhangi bir köşesine baktığımızı sanıyoruz, bu yazıyı okuduğumuzda. İsim ve yer verilmese, sanki ülkemizden bir manzara seyrediyoruz diyebiliriz. Öyle değil mi sizce de?..

Peki bu yazının darbe ile ilişkisi nedir diye sormayacak mısınız?..

Elbette, ben de öyle düşündüm ama, konu bu değil..

Konu, İclal Aydın'ın 1993'de Almanya'da oynadığı bir oyun. Oyunun yazarı Güney Amerikalı, Arjantin doğumlu Ariel Dorfman..

İclal Aydın, oyun hakkında;

"Şili’de 1974’te, Salvador Allende yönetimine karşı, CIA destekli General Augusto Pinochet ve ordusunun yaptığı darbenin ardından, ülkedeki aydınlara, öğrencilere, emekçi ve devrimcilere yönelik kaçırma, işkence, yargısız infaz ve ağır hapis olaylarının bıraktığı izleri anlatan “Ölüm ve Kız” isimli bir oyundu. " dedikten sonra, oyunun hikayesini kısaca şöyle özetliyor;

"Benim oynadığım Paulina Salas ve kocası Gerardo Escobar, Pinochet döneminde ülkeden kaçmaya çalışanlara yardım eder. Paulina bir öğleden sonra sokakta yürürken göz altına alınıp, ağır işkenceye maruz kalır. Yıllar sonra kendisine Schubert dinleterek işkence eden doktorla yolu kendi evinde kesişir. Kocası Gerardo sözü geçen önemli bir siyasetçi olmuştur. Ama Paulina için artık intikam vaktidir."

Ariel Dorfman'ın oyun boyunca;  "Diktatörlükten kırılgan bir demokrasiye geçişin güçlüklerini yaşayan bu ülkede, barışçı bir adaleti savunan mı, yoksa birebir öç almak isteyen mi haklıdır?" tezlerini sorgular..

İclal Aydın, Almanya'da geçen bu anısını anlattığı yazısında, bu oyunun yazarının da oyunu izlemek için Şili'den Berlin'e geldiğini ve oyundan sonraki bir konuşmasından söz ediyor. Dorfman bu konuşmasının bir bölümünde şunları söylediğini yazıyor yazısında; "Bu genç hanım bu rolü çok başarılı oynuyor, çünkü darbe bir ülkeye ne yapar iyi biliyor. Çünkü onu ülkesini de güneş, Arjantin’i, Şili’yi, Bolivya’yı kavurduğu gibi kavuruyor... Yine de bu oyunu kırklarına geldiğinde bir kez daha oynamasını isterim. O vakit bu gözler, atamadığı kederlerin yükleriyle dolu olacak..."

“Güneş Güney Amerika’yı nasıl kavuruyorsa Anadolu’ya da aynı ışığı düşürüyor” diyen Ariel Dorfman, sanatçı duyarlılığı ve yeteneği ile acaba, "güneş" sözcüğüne hangi anlamı yüklemiştir?. Bu sözle ülkesinin en kuzeyinde yer alan bir emperyal gücü kastetmiş olmasın?

Yok canım! Ben de ne kadar pipilikli, şüpheci biriyim böyle değil mi?

Dünyadaki tüm darbelerde parmağı bulunan ABD'nin, yaşam kaynağımız olan güneşle hiç benzeştirilebilir mi?

Ama, ne yapsın benim paranoyak olmuş beynim, "güneşin kavurduğu ülke" sözünü böyle algılıyor anında..

Yok mu bu deliliğe bir çare?!?!?!?...

Arzu BREDA

Resim : deviantART
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu