Gazete Vatan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazete Vatan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Mart 2010

BU NASIL BİR SEVGİ KANITLAMAK?..

2030 yılından güncel bir öykü..

Sıcak, yapışkan yaz günü, cezaevinin kapısı... Mavi gömleğinin sırtı şimdiden laciverde dönmüş terli bir adam, bavuluyla çıkıp bakar gökyüzüne: Tek bulut yoktur.

Eski bir müdür yardımcısı olan adam, âşık olduğu ana sınıfı öğretmenini öğrencilerin gözü önünde öldüreli yirmi yıl geçmiştir. Yıllarca tımarhaneyle cezaevi arasında mekik dokuduktan sonra nasıl olmuşsa, şartlı tahliyesine karar verilmiştir.

Adam artık özgürdür ama durumu kavramakta güçlük çekmektedir. Sendeleyen bilinci yirmi yılda iyice körelmiş olduğundan, kendisini dışarıda neyin beklediği hakkında en küçük bir fikri yoktur.

***

Cezaevi kapısının karşısında gri bir araba ve yirmili yaşlarda iki adam görür. Kim olduklarını çıkaramaz. Gençlerden biri arabanın kapısını açar. Binmesi gerektiğini anlar adam.

İri kıyım gencin kullandığı arabayla saatlerce yol alırlar. Bu arada hava kararmıştır. Asfalttan sapıp ışıksız ara yollara girerler. Cezaevinden çıkmış adamın gözlerinde herhangi bir ifade yoktur. Karanlığa öylece bakmaktadır.

***

Dar ve karanlık yollardan sonra, nihayet bir kır evinin önünde dururlar. Büyükçe bir evdir burası, veranda lambasının altında gölgeler vardır. İri kıyım genç arka kapısını açar arabanın, adamın inmesi gerekmektedir.

Verandada kadınlı erkekli yirmi kişi görür. Konuşmadan bakarlar adama. Ampulün solgun ışığıyla aydınlanan yüzünde ilk defa korktuğunu belli eden bir ifade belirir. Kimdir bu insanlar? Ona ne yapacaklardır?

“Korkma...” der, bir kadın: “Biz o gün sınıfta olan öğrencileriz. O zaman altı yaşındaydık. Öğretmenimize onu sevdiğini söyleyerek ateş etmeni, sonra da bıçaklamanı gördük ve unutmadık. Bu yüzden kimseye ’seni seviyorum’diyemedik hayatımızda. Bize söyleyen herkesten de korktuk. Buna yol açan kişiyi tanımak için yıllarca bekledik seni.”

Adam neyle karşı karşıya olduğunu anlamıştır. Oradan sağ çıkamayacağını düşünmeye başlar. Başı dönmektedir, oturmak için izin ister, bir sandalye gösterirler.

“Korkma...” der aynı kadın: “Biz seni affetmeye çoktan karar verdik. Sabaha evinde olacaksın. Ama seni o halinle başımıza müdür yardımcısı diye koyanlarla savaşımız sürecek. Sonuna kadar. Şimdi söyle, aç mısın?”

Kadının gözlerine bakamaz, başını çevirir adam. Kır evinin hemen önünde, gece kara bir duvar gibi yükselmektedir.


                                        *      *      *

İstanbul Bağcılar’da görev yaptığı İTO İlköğretim Okulu’nda Müdür Yardımcısı Ekrem Şavran’ın, aynı okulun Ana Sınıfında, 20 tane küçük çocuğun gözleri önünde, öğretmenleri Derya Çakır'ı tabancayla ateş ettikten sonra boğazını keserek katlettiğini, haberlerde duymuş veya okumuşsunuzdur.

Müdür Yardımcısı Ekrem Şavran'ın savcılıkta verdiği ifade de; "Derya'yı vurduktan sonra, öğrencilere dönerek, 'Derya hocayı ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz' dedim" şeklinde konuşmuş. Ayrıca, "Kendime de sıkacaktım ancak silah bir türlü ateş almadı" diyerek de, ne kadar masumane, sadece aşk ve sevgi ile bu cinayeti işlediğini belirtiyor.

Şimdi, 25 yaşında yaşamının baharında olan bir genç kız toprağın altında, diğeri ise kimbilir ne hafifletici sebepler uydurularak, kısa bir süre sonra aramıza dönmek üzere cezaevinde.

Fakat, kanlı bir cinayete gözleri ile tanık olan 20 tane küçük çocuğun yaşadıkları bu travma ne olacak?.. Bu travmadan nasıl kurtulabilecek bu 20 tane körpe beyin?.. Tuna Kiremitçi'nin sözleriyle, nasıl "seni seviyorum" diyebilecek bu çocuklar büyüdükleri vakit bile?..

Asıl sorgulanması gereken bu olmalı kanımca..

02 Şubat 2010

Paranoyak halim, yok benim tedavim..

Milletçe hepimiz delirmek üzereyiz neredeyse!..

Ülke insanının gerçek gündemi bu olmasa da, yaratılan sanal gündemlerden hepimizin etkilendiği, kıyısından köşesinden nasiplendiği su götürmez. Bu sanal gündemden nasiplenmemek imkansız gibi bir şey. Çoğu kişi mutlaka akşam eve gittiğinde, tv haberlerini izliyordur. Ardından da, mutlaka bir haber programına denk gelip, ucundan kıyısından bu gündemden haberdar oluyor. Televizyon izlemeyen de, ya internetten yakalıyordur gündemi, ya da kahvehanelerde veya işyeri komşusunun aldığı gazetelerden alıyordur haberleri..

Yaratılan gündem nedir peki, son günlerde?.. Ne son günleri ya! Aylardır, hatta yıllardır yılan hikayesine dönen, darbe ve darbeciler ile ilgili haberler..

Bıkmadan usanmadan aynı ve benzer haberler gündemde. Ama, insan biraz da farklı bir içerik, farklı bir bakış açısıyla hazırlanan bir darbe haberi, darbe hikayesi, romanı, fıkraları filan bekliyor. Tamam, konusu yine darbe olsun da, bizi şöyle alıp başka diyarlara götürecek bir içerik olsun içinde. Mesela, bir aşk hikayesi katılabilir içine. Aşk olmadı mı bir hikayede tatsız tuzsuz bir şey oluyor.

Artık paranoya olduk ya; İnternette gezinirken de, nerede bir "darbe" sözcüğü geçiyorsa, anında fokuslanıp, acaba bu ne demiş diye meraklanıyoruz. Acaba, bu yazının sahibi, hangi taraftan? Darbecilerin yanında mı, yoksa demokrasi yanlısı mı(!) diye onun kalbini okumaya çalışıyoruz. Kendi düşüncemize uygun bulup bulmadığımızı sorguluyoruz.

Ohh be!.. Müjde, bir tane daha buldum, dedim başlığı görünce!..

"Çorak topraklar üzerinde 'darbe'.." başlığını görünce, balıklama atladım yazının üzerine!.. Yazı, bir yazarın notlarından alıntıyla başlamış. Güney Amerikalı yazar Eduardo Galeano'nun notlarından...

"Sixto Martinez, askerlik görevini Sevilla’deki bir kışlada tamamladı.

Kışla avlusunun orta yerinde küçük bir bank vardı. Bu küçük bankın başında bir er nöbet tutardı. Bankın neden korunması gerektiğini bilen yoktu ama nedeni bilinmeksizin yirmi dört saat başında nöbet beklenirdi. Her gün, her gece...

Nöbet emri bir subay kuşağından bir sonraki subay kuşağına geçiyor, erler de emre itaat ediyorlardı. Herhangi bir kuşku belirten çıkmadığı gibi soru soran da olmuyordu. Bu iş böyle yapılıyordu ve hep böyle yapıla geldiğine göre bir nedeni olsa gerekti...

Durum böylece sürüp gitti...

Ta ki günün birinde generalin ya da albayın biri emrin aslını görmek isteyinceye kadar. Bu kişi bütün dosyaları karıştırmak zorunda kaldı. Epey araştırdıktan sonra aradığını buldu. Otuz bir yıl, iki ay, dört gün önce bir subay o küçük bankın başına bir nöbetçi dikilmesini emretmişti...

Yeni boyanmıştı, henüz ıslak olan boyanın üzerine kimse oturmasın diye!"

"Nasıl tanıdık, ne kadar yakın, nasıl ‘anlaşılabilir’ bir durum bizler için de..." demiş İclal Aydın, köşe yazısındaki bu alıntının ardından..

Gerçekten de, sanki ülkemizin herhangi bir kurumuna, herhangi bir zamanda ve herhangi bir köşesine baktığımızı sanıyoruz, bu yazıyı okuduğumuzda. İsim ve yer verilmese, sanki ülkemizden bir manzara seyrediyoruz diyebiliriz. Öyle değil mi sizce de?..

Peki bu yazının darbe ile ilişkisi nedir diye sormayacak mısınız?..

Elbette, ben de öyle düşündüm ama, konu bu değil..

Konu, İclal Aydın'ın 1993'de Almanya'da oynadığı bir oyun. Oyunun yazarı Güney Amerikalı, Arjantin doğumlu Ariel Dorfman..

İclal Aydın, oyun hakkında;

"Şili’de 1974’te, Salvador Allende yönetimine karşı, CIA destekli General Augusto Pinochet ve ordusunun yaptığı darbenin ardından, ülkedeki aydınlara, öğrencilere, emekçi ve devrimcilere yönelik kaçırma, işkence, yargısız infaz ve ağır hapis olaylarının bıraktığı izleri anlatan “Ölüm ve Kız” isimli bir oyundu. " dedikten sonra, oyunun hikayesini kısaca şöyle özetliyor;

"Benim oynadığım Paulina Salas ve kocası Gerardo Escobar, Pinochet döneminde ülkeden kaçmaya çalışanlara yardım eder. Paulina bir öğleden sonra sokakta yürürken göz altına alınıp, ağır işkenceye maruz kalır. Yıllar sonra kendisine Schubert dinleterek işkence eden doktorla yolu kendi evinde kesişir. Kocası Gerardo sözü geçen önemli bir siyasetçi olmuştur. Ama Paulina için artık intikam vaktidir."

Ariel Dorfman'ın oyun boyunca;  "Diktatörlükten kırılgan bir demokrasiye geçişin güçlüklerini yaşayan bu ülkede, barışçı bir adaleti savunan mı, yoksa birebir öç almak isteyen mi haklıdır?" tezlerini sorgular..

İclal Aydın, Almanya'da geçen bu anısını anlattığı yazısında, bu oyunun yazarının da oyunu izlemek için Şili'den Berlin'e geldiğini ve oyundan sonraki bir konuşmasından söz ediyor. Dorfman bu konuşmasının bir bölümünde şunları söylediğini yazıyor yazısında; "Bu genç hanım bu rolü çok başarılı oynuyor, çünkü darbe bir ülkeye ne yapar iyi biliyor. Çünkü onu ülkesini de güneş, Arjantin’i, Şili’yi, Bolivya’yı kavurduğu gibi kavuruyor... Yine de bu oyunu kırklarına geldiğinde bir kez daha oynamasını isterim. O vakit bu gözler, atamadığı kederlerin yükleriyle dolu olacak..."

“Güneş Güney Amerika’yı nasıl kavuruyorsa Anadolu’ya da aynı ışığı düşürüyor” diyen Ariel Dorfman, sanatçı duyarlılığı ve yeteneği ile acaba, "güneş" sözcüğüne hangi anlamı yüklemiştir?. Bu sözle ülkesinin en kuzeyinde yer alan bir emperyal gücü kastetmiş olmasın?

Yok canım! Ben de ne kadar pipilikli, şüpheci biriyim böyle değil mi?

Dünyadaki tüm darbelerde parmağı bulunan ABD'nin, yaşam kaynağımız olan güneşle hiç benzeştirilebilir mi?

Ama, ne yapsın benim paranoyak olmuş beynim, "güneşin kavurduğu ülke" sözünü böyle algılıyor anında..

Yok mu bu deliliğe bir çare?!?!?!?...

Arzu BREDA

Resim : deviantART

14 Ocak 2010

F TİPİ Mİ? YOKSA..



Şimdi, yukarıdaki başlığa bakarak çeşitli yorumlara kalkmadan önce, aşağıda neler demişim ona bakalım öncelikle..

F tipi denilince, akla hemen yeni sistem cezaevleri gelirdi insanın.. Daha sonraları da, F tipi diye Fetullah cemaatine bu ad verilmeye başlandı..

Benim F tipi diye bahsettiğim ise, bambaşka bir şey..
F tipi (Ef tipi değil, türkçe okunuşuyla Fe tipi) klavyeden bahsediyorum..
Nereden aklıma geldiğini de söyleyeyim size; Vatan Gazetesi yazarı Mine G. Kırıkkanat'ın 05.01.2010 tarihli Emperyazılıma hayır! başlıklı yazısını okuyunca geldi aklıma.. Mine hanımın yazısının başlığını doğru düzgün okumadan "Emperyalizme hayır" şeklinde görmüşüm, ancak içeriği okuyunca, başlığı yanlış okuduğumu ondan sonra fark ettim.. Demek ki, göz yanılgısı dedikleri bu olsa gerek..

Her neyse, Mine hanım bu F tipi klavye ile Q tipi klavye karşılaştırmasına nereden gelmiş.. Mine hanımın evi soyulmuş ve hırsızlar evinden değerli eşyaları ile birlikte bilgisayarını da alıp gidince, Mine hanım da, evi ve eşyaları sigortalı olduğundan, sigorta şirketi eşyaların parasını ödemiş.. O da yeni bir bilgisayar almış kendine.. Yeni model bir Apple Mac bilgisayara kavuşmuş.. Kavuşmuş kavuşmasına da, asıl sorunlar da ondan sonra başlamış.. Mine hanım çoğu gazeteciler ve yazarlar gibi F tipi klavye kullanıyormuş ve bu nedenle F tipi klavyeli bir laptop ısmarlamış.. Ancak, Apple şirket temsilcilerinden aldığı yanıt, F tipi klavyeli ürün olmadığı yönünde olmuş.. Sadece, "F tipi klavye yapıştırması" gönderebileceklerini söylemişler.. Filan falan bir sürü görüşme, bir sürü detay işte.. Kendisi bile fazla detayını yazmadığına göre benim o detaylara girmem abesle iştigal olur..

Mine hanım, bu klavye meselesinde asıl üzerinde durulması gerekenin, dilde yabancılaşmaya dikkat çekiyor.. Q klayvenin Türkçe bir metin yazarken insanın ellerinin nasıl yorulup, felç ettiğinden bahisle, "bilek sinirleri kasılması" hastalığının da tümüyle klavye uyumsuzluğundan kaynaklandığını belirtmekte. F tipi klavyenin düzenleniş biçimi ise tamamen Türkçeye uyumlu olması ve sözcük dizilimi yönünden ergonomik oluşu vurgulanmakta..

Benim en hoşuma giden ise, yazısının son cümleleri;
"Bir toplumu ulus yapan din değil, dildir.

Türkiye’yi parçalamak isteyenler, Türkleri kendi dillerine yabancılaştırarak öğütmeye başladılar.

Türkiye’yi savunmak için, önce Türkçeyi savunmak gerek. Ama dil, top tüfekle savunulmaz. F klavye ile başlayabiliriz: Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın, Gümrük Müsteşarlığı’nın, 1955 yılından beri var olan TSE şartını derhal işletmesi, üretilen ve ithal edilen bilgisayarların en az yüzde 50’sinin F klavye olmasında diretmesi gerek. İsteyen Q klavye kullanır, isteyen F.

Hani kapitalizm çeşitlilik demekti?

Tep tip Q klavye ile ülkemizde “komünistlik” yapıyor, bu şirketler!"

Mine hanım bu şekilde noktalamış sözlerini.. Ben de kısa bir araştırma sonucu bulduklarımı paylaşayım sizlerle..

VİKİPEDİ özgür ansiklopedi de, Q klavyenin nereden çıktığı ve bu ismi nasıl aldığı detayları ile anlatılmakta.. Q klavye ya da QWERTY klavye, İngilterede Christopher Latham Sholes tarafından 1874'de patentini alarak, yine aynı yıllarda daktilo işleriyle uğraşan E.Remington and Sons şirketine patentini satmış. Hatta NASA bile bu Sholes'un anısına, bir astroidi "6600 Qwerty" olarak adlandırma şerefine nail olmuş..

Yine VİKİPEDİ ansiklopedisinde, F klavye üzerine yazılanlarda şu şekilde; "Türkçe için özel olarak geliştirilmiş bir klavye çeşididir. Bilimsel temellere dayalı standart bir Türk klavyesi geliştirilmesinin zorunluluğuna inanan İhsan Yener, bu konuda 1946'dan itibaren daktilo öğretmeni sıfatı ile sürdürdüğü çalışmalarının dikkate alınmasını ancak 1955'te başarabilmiş. Yabancı uzmanlarla da pekiştirilmiş İhtisas Komisyonu'nca oluşturulan On parmak yöntemi ile Türkçe için uygun Klavye'yi 20 Ekim 1955'te Bakanlıklararası Standardizasyon Komitesi'ne Standart Türk Klavyesi olarak onanmış.

Türkiye'deki tüm daktilo makinelerinin Milli Klavye'ye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler Kanunu'na eklenmesi ve 1974 yılında Türk Standartları Enstitüsü tarafından Zorunlu Standart olarak onanmasıyla kesinleşmiştir. 25 yıllık bir mücadelenin sonunda kendisine inananların da yardımları ile o günlerde 'Klavye İnkılabı' olarak anılan bu standardizasyonu gerçekleştiren İhsan Sıtkı Yener, bu sebeple F Klavyenin Babası olarak da anılmaktadır."

Bir de bunlardan ayrı olarak, internette bu konuda çok sayıda makale yer almakta, bunların bir çoğu teknik detaylara kadar da inmektedir. Ancak bizim için önemli olan, bir klavyede yazarken dilimizdeki sözcüklere ve o sözcüklerde en çok kullanılan harflerin klavyede yer alışı olmalıdır.. Bileğimizin ve parmaklarımız yorulmadan en kolay ve hızlı bir şekilde yazmamız önemli bizim için..

Bu konuda da görüşler farklı farklı; Q klavye savunucularından Hıncal Uluç "Dünya ''Q'' klavye kullanıyor, o yüzden yurtdışına gittiğinizde deli danalar gibi ''F'' klavye arayıp bulamayacağınız, hâlbuki eğer ''Q'' klavye kullanıyor olsaydınız sürü sebil klavyeyi emrinize amade bulacağınız için ''F''yi atın, baştan ''Q'' kullanın." böyle diyor..

Sevgili Hıncal Uluç'un bu sözlerine ise, yazar Yurtsan Atakan bakın nasıl cevap veriyor; "Aynı mantıkla iyisi mi biz Türkçe’yi toptan başımızdan atalım. Öyle değil mi ya, yurtdışına çıktığımızda derdimizi anlatacak Türkçe bilen biri arayıp bulamayacağımıza -eğer İngilizce bilseydik sürü sebil kişiyle iletişim kurabileceğimize- göre Türkçe’yi atalım, resmi dil olarak baştan İngilizce’yi kabul edelim. "

Bir de; "F Klavye Kullanmak Bizi Küresel Dünyadan Uzaklaştırır" diyenler var..

Yurtsar Atakan’ın onlara cevabı ise; "Bu gibi bazı gerekçeler ise çok gülünçtür. Japonlar, Çinliler, Kiril alfabesi kullananlar bugün sırf kendi alfabelerini kullandıkları için dünyadan kopmakta mıdırlar?" diyerek, bu gerekçelerin gerçeklerle ne kadar örtüşmediğini vurgulamakta.

Şimdi bu yazımı okuduğunuza göre, hepinizin önünde bir Q klavye vardır, işaret parmaklarınızı F ve J harfi üzerindeki noktalara koyar ve 10 parmak “üzümcü incir çimi üzerine düşünmüş ölçmüş” yazmanızı istesem.. Şimdi bu ne saçma cümle demeden önce serçe parmağınızın sesini dinleyin.. Hayatında küfür etmeyen gariban serçe parmağınız size bakıp kafa sallarken ağız oynatıyor.. Neyse, bu dediklerim işin birazcık geyik tarafı.. Bu cümleler de bana ait değil, yine internetten alınma..

Pardon unutmadan şunu da ekleyeyim; Bir de, Kürt kardeşlerime sormak isterim.. Yanlış anlaşılmasın sakın.. Bilmediğim için soruyorum; Kürtçe sözcüklerde, söz diziminde Q, W, X harfleri evvelden var olagelmiş mi? Yoksa, Türkçeye dayatıldığı gibi, Kürtçeye de yapılan dayatma sonucu mu girmiş o dile bu harfler?.. Sadece öğrenmek maksatlı bu sorum, başka bir şey aramayın altında..

Bu konuda daha söylenip yazılan bir sürü detay var ama, bunları bu Q tipi klavyede yazmak benim bileklerime zarar veriyor.. Yoruyor fazlasıyla.. O nedenle kısa kesmek zorundayım.. Ayrıca, mouse'un da verdiği yorgunluktan sağ koluma sancılar girip, gece uyku uyutmuyor..

Hepinize sevgilerimi sunarım..

25 Aralık 2009

İYİ Kİ İZLETTİRMEDİN ANNECİĞİM!..


İkimiz de neden kapattın o kanalı diye kızmıştık sana..
Babamla ikimiz..
"Ayy, zaten izlediğim bir iki dizi var. Onu da çok mu görüyorsunuz bana.." diyerek..
Kapatmıştın Habertürk'de Balçiçek Pamir'in sunduğu "Karşıt Görüş" programını..
Ne iyi etmişsin bilmeyerek!..
Ben her zaman derim zaten; "Annemin hisleri çok kuvvetlidir" diye.
İyi ki o adamın o sözlerini duymamışız.. Duyup da sinir küpü olmamışız..

Gazete Vatan sitesinde Mustafa Mutlu'nun yazdığı kadarıyla bile, o adamı dinlemediğime çok seviniyorum..
Yok canım!.. Bu kadarı da olmaz ki!.. demeyin sakın..
Habertürk'te Balçiçek Pamir'in o geceki konuklarından biri "İslamcı Şair" olarak tanınan İsmet Özel, diğeri de yazar Ahmet Turan Alkan..

…..

Şimdi sizlere bu iki konukla ilgili, üç köşe yazarının yazdıklarından bölümler sunayım ve değerlendirmeyi de sizlere bırakayım..
Önce Gazete Vatan'dan Mustafa Mutlu'nun yazısından bir alıntıyı okuyun.. Sonra da, diğerlerini..
"Son örnek; “İslamcı Şair” olarak bilinen İsmet Özel...

Önceki akşam Habertürk’te bir programa katıldı ve “kışkırtıcılığın” ulaşabileceği boyutu tüm örnekleriyle sergiledi...

AKP hayranlığını açık açık dile getirdi, sunucu “Şimdi Suriye’ye Başbakan Erdoğan’ın konuşmasına bağlanıyoruz” dediğinde, “Hah... Yaşasın” diyerek sevindi...

İşte bu kişinin, milyonlarca vatandaşımızı canevinden vuran sözlerinden bazıları:"

“Alevilik ilkelliktir... Bunu herkes kolaylıkla gözlemleyebilir. Dağda kalan Alevi kalmıştır, gelip yerleşen Sünnileşmiştir.”

“Toroslar’a gidin görün. Alevilik, Müslüman baskısından kurtulmak isteyen gayri Müslimlerin sığındıkları bir şeydir.”

“Aleviler, Haçlı Seferleri başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra burayı terk etmek istemeyen Avrupalılardır.”

“Bizim demokrat olmak gibi bir derdimiz yok.”

“Türkiye sınırları içinde değil Ruhban Okulu, Patrikhane’nin bulunması bile milli devletimizin işine gelen bir şey değil.”

“Müslüman değilseniz, Türk olamazsınız. Türk demek Müslüman demektir.”

“Türkiye Cumhuriyeti bir İslam Cumhuriyeti olarak kuruldu.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anda İslam cumhuriyeti olması gerekiyordu, 86 yılımızı feda ettik.”

“Türk olmayana gavur denir. Gavurda akıl olsa Müslüman olurdu.”

“Nasıl Türk olunur? Namaz kılarak.”

….

Aşağıya aldığım kısım da, yine Gazete Vatan yazarı Tuna Kiremitçi'den;

"Balçiçek Pamir’in “Karşıt Görüş” programında yazar Ahmet Turan Alkan’ı hayret ve hayranlıkla izledim.

İzlerken de, milletçe neye ihtiyacımız olduğunu birden anladım: Bütün ihtiyacımız, Ahmet Turan Alkan’daki sağduyu...

Kendisiyle her zaman aynı fikirleri paylaşmıyor olabiliriz ama şu zor günlerimiz için gerçek bir rol modeli bence.

Bir kere İsmet Özel’in çılgın provokasyonlarına rağmen beyefendiliğini korudu.

Sonra asla kırıcı olmadı ama düşüncelerinden de dirhem geri adım atmadı.

Eyüp Peygamber sabrının bir yansıması, derviş sakinliği, bilgece bir sağduyu... Hepsi vardı Ahmet Turan Alkan’da. Ama sonunda kadar eleştiri ve kendi fikrini çatır çatır söyleme de vardı.

Programın ev sahibi Balçiçek’in gardı bile zaman zaman düşer gibi oldu ama onunki düşmedi.

Sonuçta gerçekten zor bir sınavdan alnının akıyla, örnek alınası bir şekilde geçti üstat.”

….

Son olarak da, Hürriyet'den Ahmet Hakan'ın değerlendirmesi;

"Bir zamanlar bir İsmet Özel vardı

KARLI bir gece vakti dostunu uyandırırdı...

Gözleri “nemli” değil “namlu”ydu... Her şey o yaşarken olup bitmişti...

“İnsan eşref-i mahlukattır” derdi babası... Birinin gözlerine bakıp, “Bir şehrin varoşları gibi... Ayaklanmaya hazır” türünden benzetmeler yapardı.

Zaptiyeler ve maliye onun ruhunun peşindeydi...

O savaşmasa güm güm vurmazdı kömürün kalbi Kozlu’da...

Hayat sevgilisiydi...

“İçimden şu zalim şüpheyi kaldır / Ya sen gel ya beni oraya aldır” derdi...

Zor zamanda konuşurdu...

Faydasız yazılar yazardı...

Taşları yemek yasak derdi...

Albatros’u Baudelaire’den öğrenmişti...

“Waldo sen neden burada değilsin” diye sorardı...

Ve işte kaybettik onu...

Şimdi en ağdalı cümlelerle en sıradan faşizmin türküsünü çığırıyor...

Bu yüzden artık duymak istemiyorum onu..."

…..

Bu tür sözleri duyunca hayret etmemek, eğer o da insansa insanlığından, müslümanım diyorsa müslümanlığından utanmamak mümkün mü?..
Okuyunca tüylerim diken diken oldu..
İyi ki izlememişim dedim..
Çok teşekkürler anneciğim..
İyi ki varsın başımızda..
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu