darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Şubat 2010

Paranoyak halim, yok benim tedavim..

Milletçe hepimiz delirmek üzereyiz neredeyse!..

Ülke insanının gerçek gündemi bu olmasa da, yaratılan sanal gündemlerden hepimizin etkilendiği, kıyısından köşesinden nasiplendiği su götürmez. Bu sanal gündemden nasiplenmemek imkansız gibi bir şey. Çoğu kişi mutlaka akşam eve gittiğinde, tv haberlerini izliyordur. Ardından da, mutlaka bir haber programına denk gelip, ucundan kıyısından bu gündemden haberdar oluyor. Televizyon izlemeyen de, ya internetten yakalıyordur gündemi, ya da kahvehanelerde veya işyeri komşusunun aldığı gazetelerden alıyordur haberleri..

Yaratılan gündem nedir peki, son günlerde?.. Ne son günleri ya! Aylardır, hatta yıllardır yılan hikayesine dönen, darbe ve darbeciler ile ilgili haberler..

Bıkmadan usanmadan aynı ve benzer haberler gündemde. Ama, insan biraz da farklı bir içerik, farklı bir bakış açısıyla hazırlanan bir darbe haberi, darbe hikayesi, romanı, fıkraları filan bekliyor. Tamam, konusu yine darbe olsun da, bizi şöyle alıp başka diyarlara götürecek bir içerik olsun içinde. Mesela, bir aşk hikayesi katılabilir içine. Aşk olmadı mı bir hikayede tatsız tuzsuz bir şey oluyor.

Artık paranoya olduk ya; İnternette gezinirken de, nerede bir "darbe" sözcüğü geçiyorsa, anında fokuslanıp, acaba bu ne demiş diye meraklanıyoruz. Acaba, bu yazının sahibi, hangi taraftan? Darbecilerin yanında mı, yoksa demokrasi yanlısı mı(!) diye onun kalbini okumaya çalışıyoruz. Kendi düşüncemize uygun bulup bulmadığımızı sorguluyoruz.

Ohh be!.. Müjde, bir tane daha buldum, dedim başlığı görünce!..

"Çorak topraklar üzerinde 'darbe'.." başlığını görünce, balıklama atladım yazının üzerine!.. Yazı, bir yazarın notlarından alıntıyla başlamış. Güney Amerikalı yazar Eduardo Galeano'nun notlarından...

"Sixto Martinez, askerlik görevini Sevilla’deki bir kışlada tamamladı.

Kışla avlusunun orta yerinde küçük bir bank vardı. Bu küçük bankın başında bir er nöbet tutardı. Bankın neden korunması gerektiğini bilen yoktu ama nedeni bilinmeksizin yirmi dört saat başında nöbet beklenirdi. Her gün, her gece...

Nöbet emri bir subay kuşağından bir sonraki subay kuşağına geçiyor, erler de emre itaat ediyorlardı. Herhangi bir kuşku belirten çıkmadığı gibi soru soran da olmuyordu. Bu iş böyle yapılıyordu ve hep böyle yapıla geldiğine göre bir nedeni olsa gerekti...

Durum böylece sürüp gitti...

Ta ki günün birinde generalin ya da albayın biri emrin aslını görmek isteyinceye kadar. Bu kişi bütün dosyaları karıştırmak zorunda kaldı. Epey araştırdıktan sonra aradığını buldu. Otuz bir yıl, iki ay, dört gün önce bir subay o küçük bankın başına bir nöbetçi dikilmesini emretmişti...

Yeni boyanmıştı, henüz ıslak olan boyanın üzerine kimse oturmasın diye!"

"Nasıl tanıdık, ne kadar yakın, nasıl ‘anlaşılabilir’ bir durum bizler için de..." demiş İclal Aydın, köşe yazısındaki bu alıntının ardından..

Gerçekten de, sanki ülkemizin herhangi bir kurumuna, herhangi bir zamanda ve herhangi bir köşesine baktığımızı sanıyoruz, bu yazıyı okuduğumuzda. İsim ve yer verilmese, sanki ülkemizden bir manzara seyrediyoruz diyebiliriz. Öyle değil mi sizce de?..

Peki bu yazının darbe ile ilişkisi nedir diye sormayacak mısınız?..

Elbette, ben de öyle düşündüm ama, konu bu değil..

Konu, İclal Aydın'ın 1993'de Almanya'da oynadığı bir oyun. Oyunun yazarı Güney Amerikalı, Arjantin doğumlu Ariel Dorfman..

İclal Aydın, oyun hakkında;

"Şili’de 1974’te, Salvador Allende yönetimine karşı, CIA destekli General Augusto Pinochet ve ordusunun yaptığı darbenin ardından, ülkedeki aydınlara, öğrencilere, emekçi ve devrimcilere yönelik kaçırma, işkence, yargısız infaz ve ağır hapis olaylarının bıraktığı izleri anlatan “Ölüm ve Kız” isimli bir oyundu. " dedikten sonra, oyunun hikayesini kısaca şöyle özetliyor;

"Benim oynadığım Paulina Salas ve kocası Gerardo Escobar, Pinochet döneminde ülkeden kaçmaya çalışanlara yardım eder. Paulina bir öğleden sonra sokakta yürürken göz altına alınıp, ağır işkenceye maruz kalır. Yıllar sonra kendisine Schubert dinleterek işkence eden doktorla yolu kendi evinde kesişir. Kocası Gerardo sözü geçen önemli bir siyasetçi olmuştur. Ama Paulina için artık intikam vaktidir."

Ariel Dorfman'ın oyun boyunca;  "Diktatörlükten kırılgan bir demokrasiye geçişin güçlüklerini yaşayan bu ülkede, barışçı bir adaleti savunan mı, yoksa birebir öç almak isteyen mi haklıdır?" tezlerini sorgular..

İclal Aydın, Almanya'da geçen bu anısını anlattığı yazısında, bu oyunun yazarının da oyunu izlemek için Şili'den Berlin'e geldiğini ve oyundan sonraki bir konuşmasından söz ediyor. Dorfman bu konuşmasının bir bölümünde şunları söylediğini yazıyor yazısında; "Bu genç hanım bu rolü çok başarılı oynuyor, çünkü darbe bir ülkeye ne yapar iyi biliyor. Çünkü onu ülkesini de güneş, Arjantin’i, Şili’yi, Bolivya’yı kavurduğu gibi kavuruyor... Yine de bu oyunu kırklarına geldiğinde bir kez daha oynamasını isterim. O vakit bu gözler, atamadığı kederlerin yükleriyle dolu olacak..."

“Güneş Güney Amerika’yı nasıl kavuruyorsa Anadolu’ya da aynı ışığı düşürüyor” diyen Ariel Dorfman, sanatçı duyarlılığı ve yeteneği ile acaba, "güneş" sözcüğüne hangi anlamı yüklemiştir?. Bu sözle ülkesinin en kuzeyinde yer alan bir emperyal gücü kastetmiş olmasın?

Yok canım! Ben de ne kadar pipilikli, şüpheci biriyim böyle değil mi?

Dünyadaki tüm darbelerde parmağı bulunan ABD'nin, yaşam kaynağımız olan güneşle hiç benzeştirilebilir mi?

Ama, ne yapsın benim paranoyak olmuş beynim, "güneşin kavurduğu ülke" sözünü böyle algılıyor anında..

Yok mu bu deliliğe bir çare?!?!?!?...

Arzu BREDA

Resim : deviantART

19 Kasım 2009

Ankara'da bir sonbahar & Sonbaharda Ankara..

"Ey zaman tanrısı! Acı bize..."                    

Ankara'ya son­bahar, at kestaneleriyle ge­lir bulvar kal­dırımlarında...

O sonbahar, tank paletleriyle gelmişti.

Giderek büyüyen korkunç bir uğultu ve uygun adım koşuştu­ran postal sesleri, bir Eylül sabahı alacaka­ranlıkta teslim aldı şehri...

Uyandığımızda fı­rınların önü kuyruktu ve üniversiteliler ba­şucu kitaplarıyla isyana çağıran dergileri ya­kıyorlardı hela taşlarında... O dergiler ki "oligarşinin mevcut krizi çözmek için silahlı müdahaleden gayrı yolunun kalmadığını" yazıp duruyorlardı nicedir...

Çok geçmedi, yine aynı sonbaharın serin alacakaranlığında cezaevi avluları "Katil oli­garşi... Kahrolsun faşizm" sloganlarıyla çın­ladı... ve sözler bitmeden tekmeledi cellatlar darağacının taburelerini...idam edilebilsin diye yaşı küçültülmüş fidanların boyunları kırıldı birer birer, darbenin kırdığı kalemle­rin buyruğuyla...

* * *

Ve sen ey zaman tanrısı;

...sen ne kudretlisin ki bize tez elden gös­terdin, hiçbir süngünün bir saati durdurma­ya gücünün yetmeyeceğini...

Bir baktık ki; hükümranlığında çıplak ka­dınların resmedildiği tabloları emirle sergi­lerden kaldırtan paşamız, şimdi nü resimler boyadığı Marmaris'te, nesli tükenen kap­lumbağalar ve sağlığı bozulan Cumhurbaş­kanları için dualar ediyor. 17 yıl önce "başı­mızdan eksik etmek için" sürgünlere yolla­dığı Demirel'e, "Allah sizi başımızdan eksik etmesin" diye mesajlar gönderiyor.

Darbenin devirdiği "kare ası"ndan Demirel Cumhurbaşkanı, Ecevit Başbakan yardımcısı, Erbakan ana muhalefet lideri, Türkeş "merhum büyük devlet adamı" olduktan sonra Evren'e hayır duaları etmek kalıyor.

Ve "Zaman tanrısı", bugünden düne öpü­cük yollarken son buseyi eski İçişleri Bakanı Meral Akşener'in dudaklarına konduruyor:

"Dev-Sol haklıymış" diyor Akşener, düne kadar yok etmek için savaştığı bir örgütün teşhisini doğrulayarak: "...Türkiye'de ger­çekten de elitist oligarşik bir dikta yönetimi var. Hükümet, bu diktanın sopasıdır."

Çiller'in deyimiyle "son komünist devlet" olan Türk devletinin "son komünist bakanı" Akşener, 17 yıl önce hela taşlarında yakılmış teşhisleri keşfediyor. Bu sözleri söyledi diye boynuna yağlı urgan dolanmış delikanlıların itibarlarını iade ediyor.

Acaba "oligarşik devlet" tezinin sahipleri, şimdi bu gecikmiş teşhisin tedavisine ilişkin görüşlerini de Akşener'e fakslarlar mı? Ak­şener, "Oligarşik diktaya karşı yegâne müca­dele yönteminin silahlı direniş olduğu" gö­rüşüne de katılır mı? Çiller Akşener ikilisi Yeniköy'deki hücre evinden. Tarabya sırtla­rına çıkıp kırdan kente doğru "oligarşinin sopası/brifing cuntası"na karşı silahlı müca­deleyi başlatır mı?

Bunları sormak için Dev-Sol'cu arkadaşla­rı arayacaktım. Ancak sonra günlerden Cu­ma olduğunu farkedip vazgeçtim. Çünkü ge­çenlerde gazetelerde gördüğüm bir fotoğ­rafta Dev-Sol'cular bir camide dizlerini kır­mış, ölen bir yoldaşları için Cuma namazı kılıyorlardı. Akşener, oligarşiyi keşfederken, Dev-Sol, "halkın değeriyle barışma"yı deni­yordu.

* * *

Ankara'ya bu sonbahar, bulvarda at kestaneleriyle geldi.

...bir de benzersiz ibret dersleriyle...

Ve sen ey zaman tanrısı;

...sen ne kudretlisin ki, devrilmiş liderleri kahraman, onları devirenleri duahan yaptın. Lanetlenmiş sloganlarımızı, onları lanetleyenlere söylettin. Asılmış gençlerimiz birer film yıldızı bugün... yakılmış kitaplarımız best-seller...

Yeter artık; acı bize..!

Oynama bizimle..!

CAN DÜNDAR





ANKARA’YA SONBAHAR GELİR…

Ankara’ya sonbahar gelir ki görmelisiniz… Ömrünüzün bir yerinde, sonbaharların birinde birkaç günü Ankara’da geçirmeden “bir hayat yaşadım” demeniz hayata büyük haksızlık. Öyle gelir Ankara’ya sonbahar…

Gri, renksiz sandığımız sokaklar öyle renklere boyanır, yürürken bir tablonun içinden geçiyorum sanırsınız. Adımlarınız bir tuvale basar gibi olur ya da..

Sarıdan yeşile, pembeden kırmızıya tüm renkler, ağaçtan önce dalda, daldan önce yapraktadır. Şaşkına dönersiniz..

Ankara’ya sonbahar öyle bir gelir ki yüreğinize mi çarpar önce, gözünüze mi çarpar bilemezsiniz…

Ankara’da aşk mevsimi ilkbahar değildir, aşk sonbaharla gelir. Sevgiliye daha bir sokulmak için hafif bir rüzgar, incecik bir soğuk süzülür içinize.. Bir tuzak gibidir sevgiliyi akla düşürmek için Ankara’da sonbahar.

Sokak sokak, Bahçelievler’den Yüksel Caddesi’ne, Tunalı’dan Cinnah’a sarı sarı şehre karışır hayat. Sarı sarı hayat soluklanır her köşede.

İşte o zaman anlarsınız tüm gri anılar sarıdır. Ankara bir sarışındır aslında. Öyle şuh türünden değil, masum, sessiz ve sakin bir sarışın…

Bir tepeye, bir yükseltiye çıkmalıdır hemen. Vakit yitirmeden. Bir dakikasını, bir saniyesini kaybetmek olmaz. Sonbaharda bakınca bir tepeden neden şairler Ankara’dan çıkar anlarsınız.. Tablosunda sarı kullanmayan ressam bilirsiniz ki Ankara’dan geçmemiştir.

Ankara’da sonbahar baştan çıkarıcıdır. Kendinizi sürüklenirken bulursunuz sonbaharın içinden geçerken.. Sürüklenirsiniz ya sokağa ya da sevgilinizin kollarına…

Fark edersiniz yanı başınızda durduğunu ağaçların. Anlatsanız dinleyecektir sizi, dinleseniz anlatacaktır sanki o sessizce boynunu bükmüş ağaçlar…

Ankara’da sonbahar başka türlüdür. Sarhoş eder insanı. Renkten sarhoş eder, hüzünden sarhoş eder… Bıraksa gitmek istersiniz… Bırakmaz. Gitseniz sarısı sizi geriye çağırır.

Öyle bir kendinden geçme halidir ki bu, tüm eski sevgililerinizi aramak istersiniz bir bir. Tüm dostlarınız “hadi gel kafa çekelim” mesafesinde olsun istersiniz.

Bir sonbaharda Ankara’da ellerinizi cebinize sokarak ve yanında şımarıkça gülümseyerek ve hiç konuşmayarak onunla yürümek istersiniz… Hangi sokağa girdiğinizi bilmeden ve düşünmeden hiç… Ayaklarınıza sarı yapraklar bulaşarak ve kulağınıza yaprak çıtırtıları dolarak… Öylesine yürümek… Ankara’da… Sonbahar’da… Yapmazsanız eksik kalır hayat…

NURAN YILDIZ

/*/*/*/*/

Adım Sonbahar

nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar

Attila İlhan
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu