internet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
internet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2010

İnternet, Sosyal Medya ve İnsan Kaynakları Üzerine..








İnternet, artık öyle bir seviyeye geldi ki; Bundan böyle bırakın ondan vazgeçmeyi, hayatınızdan çıkarmayı, aksine günden güne girdap gibi bizi içine çekmekte. İlk başlarda sadece bir oyun, eğlence, yerine göre bilgi veya haber alma, arkadaşlarımızla iletişim kurma, kimi zaman da içimizdeki şeytanın dürtülerine uyarak gizlice toplumun genel ahlak kuralları dışında saydığı sitelere göz atma amaçlı başlamıştır. Bu durum toplumun çoğu kesimi için söylenebilecek bir değerlendirmedir. İnterneti bu sayılanlar dışında elbette işinde ve işinin genel amaçları için kullanmayı düşünerek başlayanların olduğunu da kabul etmek gerekir.

İnternet hayatımız her ne şekil ve amaçla başlamış olursa olsun, sonraları internetin kendi yapısı gereği onun bizi çekmiş olduğu yöne doğru gitmek zorunda kalıyoruz. Bu gitme eylemi ise, normal bir gidiş olmamakta, başta da söylediğim gibi biz “savrularak” onun girdabına sürükleniyoruz.

İnternet, artık o saydığımız işlevlerin dışında genel Medyanın da önemli bir parçası, hatta bilinen genel medyayı da içine alarak kendisi bir Medya durumuna gelmiş bulunuyor. Önceden medya diye adlandırılan öğeler de artık internetin içinde bir öğe durumuna düşmekten kurtulamadılar.

Yukarıda bahsedilen bu durumlar elbette iş dünyasının gözünden kaçmamakta. Aklı başında işyeri yönetici ve patronları da internetin bu gelişimini görmezden gelemezdi. Hatta internetin bu duruma gelmesi ve insanları içine çekip hapsetmesinin ardında da aklı başında işyeri yönetici ve patronlarının interneti kendi işlerine yönlendirmeleri ve amaçları için kullanmalarının da payı daha fazla olmuştur.

Şirketlerin internet üzerinde bu kadar etkin olmalarının başlıca gayesi, Reklam İşverenlerinin yardımıyla reklam pastasından kendilerine en büyük payı kapmak olduğu gün gibi aşikar. Bu pasta ise bildiğimiz pastalardan çok farklı olarak günden güne büyüyen bir pasta. Çünkü, internet insanları öylesine içine çekiyor ki, insanların bundan kurtulabilmeleri artık olanaksız hale gelmiş bulunuyor.

Peki, o zaman bir soru soralım kendimize. Bu Reklam işverenleri bizi nerede bulup kendi reklamlarını izlememizi sağlayacaklar? Bize nereden ulaşma imkanı bulacaklar, yerimizi-yurdumuzu, yaşadığımız yeri nereden tespit edebilirler? Aslında bu soruların cevabı önceden verilmiş durumda. Biraz ekonomi bilgisi olan, hayatın içinde olan kişiler bunun yolunu çok iyi bilmektedirler. En basit anlatımla, insanların toplu olarak bulunduğu yerler reklam için en elverişli alanlar olduğunu bilmeyen yoktur. O halde internette toplu olarak insanların bulunduğu alanlar neresidir? Elbette, internetin Sosyal Paylaşım alanları olacaktır.

İnsanların bir birleriyle iletişim içinde oldukları ve kendi aralarında bir çok şeyi paylaştıkları ve bu arada da yeni yeni arkadaşlıklar kurarak çoğaldıkları bu ortamları bu işverenlerin boş bırakmayacağı da bilinen bir gerçek. Böylece iş dünyası için devamlı genişleyen bir reklam alanı açılmış olmakta ve onlar da bu alanı çıkarları için kullanmaları kadar doğal bir durum olmasa gerekir.

Şirketler açısından bu Sosyal Medya alanı iştah kabartan koskoca büyük bir pasta olduğuna göre, bu alanda bulunan insanları da tanımak isteyecektir. Bu tanımak istemenin genel amacı, orada bulunan insanların her türlü alışkanlıkları, yaşantıları, kültürleri, nelerden hoşlandıkları ve bunlara benzer bir çok özelliklerini bilmek istemeleri. Bu alanlarda bulunan insanların bu özelliklerini bildikten sonra da bundan faydalanmak onlar için çok kolaylaşmış olmaktadır.

Şirketlerin sosyal medya alanlarında bulunan kişileri tanımalarından sonra kendi reklamları ve ürünlerinin tanıtımını ne şekilde yapacakları konusunu onlara bırakalım. Onlar -kendileri veya aracıları- zaten bu konuda uzmanlaşmış olduklarını kabul etmek durumundayız. Onlar açısından durumun bu şekilde olduğunu belirledikten sonra, biz biraz da kendi durumumuzu ele alıp, gözden geçirmeliyiz.

Şirketler bunları yaparken bizler ne durumdayız? İnternette ve sosyal medya ortamında bizler aç kurtların sofrasında bir kuzu gibi “yapayalnız” bir durumda, her türlü saldırıya açık “çıplak” bir vaziyette miyiz? Bu soruya hem Evet, hem de Hayır diye cevap vermek mümkün.

Tamam, eğer interneti ve sosyal medyayı “adabınca” (Bulunduğumuz ülke şartlarına uygun, fazla zıpırlıklarla uğraşmadan, etliye-sütlüye bulaşmadan) kullanıyorsak “belki” Evet diyebiliriz. Fakat, böyle yapmayıp, kafamıza estiği gibi davranıp, her türlü “zıpırlığı” yaparsak bu soruya Evet cevabı vermek biraz güçleşmekte.

Peki bu Evet veya Hayır cevabı hangi durumlarda önem kazanmakta? Bu sorunun yanıtı özellikle kamu veya özel işyerlerinde çalışanlar ile bunlardan daha da önemlisi, henüz herhangi bir iş yaşamına sahip olmayıp, kamu veya özel iş yerlerine “iş başvurusunda” bulunan kişileri çok ilgilendirmekte. Kendi işini kurmak isteyenler bu soruların kapsamı dışında olsalar da, onlar da bulundukları toplumun karakteristik özelliklerine uygun olmayan davranışlarının internet ortamında görülmesinden mutlaka etkilenecekler ve bu özel alanlarında bile rahat davranamayacaklardır.

Günümüzde artık kamu veya özel fark etmeksizin büyük kuruluşlar ve bunların İnsan Kaynakları departman veya büroları, iş başvurusunda bulunan kişilerin başvuru sırasında verecekleri CV’leri dışında da, onların internet ortamındaki hallerini araştırarak yaptıkları  “kendi bakış açılarına göre” her türlü olumsuz davranışı, işe alınmama sebebi olarak dosyalamaktadırlar. Aynı uygulamayı zaman içinde halen çalışmaya devam edenlere de işten çıkarma sebebi olarak bir “silah” gibi kullanma alışkanlığının arttığı görülmektedir.

Bu tür bir uygulamaya maruz kalmamak, iş başvurumuzun bu tür nedenlerle geri çevrilmesini istemiyorsak, bu departmanların genelde kaynak olarak gördükleri bazı sosyal medya ortamlarında özellikle de “Facebook” ortamında kendimize çok dikkat etmeliyiz. Çünkü, İnsan Kaynakları departmanlarının kaynak olarak en çok başvurdukları yer Facebook veya Google olmaktadır. Zira insanların en fazla rağbet ettikleri sosyal medya Facebook olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir. Ve bu rağbet günden güne de müthiş bir artışla güncelliğini korumaktadır.

Bu sosyal medya ortamında hem rahatça hareket edip, hem de kendimizi korumanın yolu-yordamı, çaresi yok mudur? Çaresiz der olur mu hiç?! Her derdin, sorunun bir çaresi, çözümü mutlaka bulunur. Bunun da çözümü, (laf aramızda kalsın) benim de yaptığım ve benim gibi bir çok kişinin yaptığını yapmak. Yani, gerçek adınızla aldığınız bir hesabın yanında bir de “Fake” (başka isimle) hesap açmak olmalı. Ancak bunu yaptığınızda, çok dikkatli davranıp, gerçek hesabınızla bu fake hesabınızı ilişkilendirmemeye özen göstermelisiniz. Yani, siz artık internet ortamında iki kişisiniz. İnternette bu çift kişiliği sürdürmek zorundasınız. Bu sahte kişiliğinizi o kişilik altında belirtseniz bile, gerçek kişiliğinizin olduğu hesabınızda ve/veya gerçek hayatınızda bunu hiç kimsenin bilmemesi gerekmektedir. En yakın dostunuz, hatta anne-babanız, eşiniz veya çocuğunuz bu durumunuzu bildiğinde, onların da bir başka yakınlarına ağızlarından kaçırabilme ihtimalini unutmamanız gerekir.

Uykunuzun kaçmamasını istiyorsanız bu kişiliği sadece “SİZ” bilmelisiniz.

Bir şeye daha “dikkat” etmenizi öneririm. O da, internet ve sosyal medya alanında fake kişiliğinizle çok fazla “ÜNLÜ” olmamanız gerekir. O takdirde sizi çok merak edenler bir yolunu bulup, mail adresinizin şifresini kırmaya kalkışabilir.

Bunlara dikkat ederseniz, internette istediğiniz gibi cirit atıp, at oynatabilirsiniz. Son defa söylüyorum. Her şeye rağmen “gözaltında” olduğunuzu aklınızdan çıkarmayın.

…

Çok değerli dost ve arkadaşlarım, bilhassa bu blog aracılığıyla iletişimde bulunduğum sizlerden uzun bir süredir ayrı kaldık. Bu yazının ardından yine hemen yazmaya başlayacağımı sanmıyorum. Ama, merak etmeyin her şey yolunda gidiyor.

Ben daha çok Sosyal Medya alanını tercih ettim. Kendimi o aç kurtların sofralarına amade bir kuzu olarak saldım o ortama. Ben oradayım. Gelen beni hemen bulabilir. Sizleri de o kurtlar sofrasına bekliyorum. Belki taze kuzular, iştahları daha da kabartır.

Herkese çok teşekkür ediyorum, bu uzunca makaleyi okuma zahmetine girdiğiniz için. Görüşmek dileğiyle hoş kalın, sevdikleriniz ve sevenlerinizle beraber..

Sevgilerimle..

Arzu BREDA

Görsel:deviantART

17 Mart 2010

Öldüğünüzde blogunuz veya facebookunuz kime kalacak?

Hiç düşündünüz mü, aklınıza geldi mi hiç?.. Tutmuş olduğunuz bloglara yazdıklarınız, kayıt olduğunuz sosyal paylaşım sitelerinde paylaştıklarınız, e-posta adresleriniz ve bu adreslerden yaptığınız yazışmalarınız, tüm bunlar ve internette sizin olan şeyler, siz öldükten sonra ne olacak?.. Mesela, facebook’da, twitter’da, ve benzeri bir sürü yerde yazdığınız güzel, çirkin, utanılası, utanılmaması şeyler..Bunları hiç düşündünüz mü? Ben şahsen hiç düşünmedim.. Aklıma dahi gelmedi böyle bir şey.. Fakat, Av. M. Gökhan Ahi’nin aklına gelmiş, bizim adımıza düşünmüş ve “Ölürseniz dijital varlığınız kime kalacak?” diye sorgulamış ve nelerin yapılıp, nelerin yapılmadığını açıklamış bu yazısında.

Ben şahsen, tüm bu internet aleminde hangi blog, site, forum vs. de kullandığım kullanıcı adı ve şifrelerimi evlendikten sonra eşime, çocuklarım olursa onlara bırakmayı düşünüyorum. İnternette yaptığım yaramazlıkları ben öldükten sonra görmelerinde bence bir sakıncası yok. Nasıl olsa, mahşer günü hepimiz bir birimizin her yaptığını öğrenmeyecek miyiz? O zaman öğreneceğimize göre; yaşarken belki utandığımız için açıklayamadığımız özellerimizi, öldükten sonra, sadece sevdiklerimize açmamızda ben bir sakınca görmüyorum.

Benim asıl bahsetmek istediğim konu, internette yaşanan diğer olumsuzluklar. Bazı insanların(!) aldıkları bir dijital kimliğin arkasına saklanarak, başka insanları kandırma, başka insanlardan aldıkları özel bilgileri kötü amaçlar için kullanmaları, hatta kendilerinin açıklamadığı bilgileri, onların siteleri veya e-posta adreslerinin şifrelerini kırarak, onlar adına işlem yapmaları, çeşitli arkadaşlık siteleri ve hatta porno sitelerine onların adıyla ve onların resimlerini kullanarak üye olmaları gibi, insanların kendilerin yapmadıkları, akılarından dahi geçirmedikleri şeyleri yaparak kişileri zor durumda bırakmaktadırlar.

AKŞAM Gazetesindeki bir habere göre, “Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü'nde bulunması gereken, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'ndeki milyonlarca  kişisel veri, internete sızdı.” deniyor. 50 Milyon kişinin kayıtlarına ulaşıldığını ve bu bilgilerin bazı kişilere pazarlandığı öne sürülmekte bu haberde. Şimdi, birileri bu siteden bazı özellikler belirleyerek, bir kimlik oluşturmak isteyecek ve bu malum site de şansınıza sizin kimlik bilgilerinizi o şahsa az bir para karşılığı satacak. Ondan sonra da, vay başınıza gelenlere!.. Başınıza gelebilecekleri düşünmek bile istemezsiniz. Çünkü, aklınızın ucundan bile geçmeyecek olaylar gelebilir şu dertsiz başınıza. Allah korusun diyorum.. Başka söyleyecek bir şey düşünemiyorum bile..

Peki, Facebook üyesisin ve orada bir çok arkadaş edindin. Ama, bunların çoğunu sahiden yani gerçek hayatta tanımıyorsun. Sadece, orada edindiğin bilgilerle tanıyorsun. Ayrıca, merak da ediyorsun, bu arkadaşlarından kimler senin profiline gelip tıkladı, kimler seni inceledi diye. Ve bir gün sana bir arkadaşından bir uygulama önerisi geliyor. Aa, çok iyi bir şeymiş diye hemen atlıyorsun üstüne. “Profilime kim bakmış” diye bir uygulamayı kim istemez.. Herkes ister tabi de, ancak güvenlik şirketi Trend Micro, bu tür uygulamaların yalan olduğunu ve bunun mümkün olmadığını vurguluyor.

Peki ya internette yayınladığınız gerçek fotoğraflarınız. Bunların başkalarının elinde ne hale dönüştüğünü biliyor musunuz? Sizin bilhassa body veya mayolu fotoğrafınız varsa internette, yandığınızın resmidir. “Acaba ben böyle bir resim çektirdim mi? ” diye, düşünüp durursunuz ki, Havva anamız kılığında resim çektirmeyeceğiniz bile aklınıza gelmez. Ama, bunlar başkalarının aklına düşebilir ve siz bundan sorumlu olmadığınızı söyleseniz bile, kimse size inanmayacaktır ve “Vay be! Kadına bak, hem böyle pozlar verip, şimdi de inkar ediyor.” derler. Photoshop’un nelere kâdir olduğunu bilmiyorsanız, alın size bir Photoshop X-ray Trick örneği..

Valla ben onu bunu bilmem.. Eğer bu sanal ortamda gerçek kimliğinizin ortaya çıkmasını istemiyorsanız, sizin siz olduğunu gösterecek, ima edecek hiçbir bilgiyi hiç kimseyle ama hiç kimseyle paylaşmayın. Ve eğer gerçek kimliğiniz ve gerçek resminizle internette dolaşıyorsanız, her türlü kötü duruma hazırlıklı olun. Ya da, sosyal paylaşım sitelerinden uzak durun. Eğer, zaten ünlü biri olup, resimleriniz piyasada dolaşmıyorsa.

Benden bu konuda şimdilik bu kadar. Çünkü, bu konunun sonu yok.. Ne kadar uzatıp, araştırırsan, altından daha neler çıkıyor ki, anlatmakla bitmez. O nedenle, herkes kendi güvenliğinden sorumlu.. Benden hatırlatması..

Herkese güvenlikli bir internet ortamı, sağlıklı ve mutlu bir yaşam dilerim..

Sevgilerimle..

Arzu BREDA


Resimler : devianArt ve bilisimhukuk

02 Şubat 2010

Paranoyak halim, yok benim tedavim..

Milletçe hepimiz delirmek üzereyiz neredeyse!..

Ülke insanının gerçek gündemi bu olmasa da, yaratılan sanal gündemlerden hepimizin etkilendiği, kıyısından köşesinden nasiplendiği su götürmez. Bu sanal gündemden nasiplenmemek imkansız gibi bir şey. Çoğu kişi mutlaka akşam eve gittiğinde, tv haberlerini izliyordur. Ardından da, mutlaka bir haber programına denk gelip, ucundan kıyısından bu gündemden haberdar oluyor. Televizyon izlemeyen de, ya internetten yakalıyordur gündemi, ya da kahvehanelerde veya işyeri komşusunun aldığı gazetelerden alıyordur haberleri..

Yaratılan gündem nedir peki, son günlerde?.. Ne son günleri ya! Aylardır, hatta yıllardır yılan hikayesine dönen, darbe ve darbeciler ile ilgili haberler..

Bıkmadan usanmadan aynı ve benzer haberler gündemde. Ama, insan biraz da farklı bir içerik, farklı bir bakış açısıyla hazırlanan bir darbe haberi, darbe hikayesi, romanı, fıkraları filan bekliyor. Tamam, konusu yine darbe olsun da, bizi şöyle alıp başka diyarlara götürecek bir içerik olsun içinde. Mesela, bir aşk hikayesi katılabilir içine. Aşk olmadı mı bir hikayede tatsız tuzsuz bir şey oluyor.

Artık paranoya olduk ya; İnternette gezinirken de, nerede bir "darbe" sözcüğü geçiyorsa, anında fokuslanıp, acaba bu ne demiş diye meraklanıyoruz. Acaba, bu yazının sahibi, hangi taraftan? Darbecilerin yanında mı, yoksa demokrasi yanlısı mı(!) diye onun kalbini okumaya çalışıyoruz. Kendi düşüncemize uygun bulup bulmadığımızı sorguluyoruz.

Ohh be!.. Müjde, bir tane daha buldum, dedim başlığı görünce!..

"Çorak topraklar üzerinde 'darbe'.." başlığını görünce, balıklama atladım yazının üzerine!.. Yazı, bir yazarın notlarından alıntıyla başlamış. Güney Amerikalı yazar Eduardo Galeano'nun notlarından...

"Sixto Martinez, askerlik görevini Sevilla’deki bir kışlada tamamladı.

Kışla avlusunun orta yerinde küçük bir bank vardı. Bu küçük bankın başında bir er nöbet tutardı. Bankın neden korunması gerektiğini bilen yoktu ama nedeni bilinmeksizin yirmi dört saat başında nöbet beklenirdi. Her gün, her gece...

Nöbet emri bir subay kuşağından bir sonraki subay kuşağına geçiyor, erler de emre itaat ediyorlardı. Herhangi bir kuşku belirten çıkmadığı gibi soru soran da olmuyordu. Bu iş böyle yapılıyordu ve hep böyle yapıla geldiğine göre bir nedeni olsa gerekti...

Durum böylece sürüp gitti...

Ta ki günün birinde generalin ya da albayın biri emrin aslını görmek isteyinceye kadar. Bu kişi bütün dosyaları karıştırmak zorunda kaldı. Epey araştırdıktan sonra aradığını buldu. Otuz bir yıl, iki ay, dört gün önce bir subay o küçük bankın başına bir nöbetçi dikilmesini emretmişti...

Yeni boyanmıştı, henüz ıslak olan boyanın üzerine kimse oturmasın diye!"

"Nasıl tanıdık, ne kadar yakın, nasıl ‘anlaşılabilir’ bir durum bizler için de..." demiş İclal Aydın, köşe yazısındaki bu alıntının ardından..

Gerçekten de, sanki ülkemizin herhangi bir kurumuna, herhangi bir zamanda ve herhangi bir köşesine baktığımızı sanıyoruz, bu yazıyı okuduğumuzda. İsim ve yer verilmese, sanki ülkemizden bir manzara seyrediyoruz diyebiliriz. Öyle değil mi sizce de?..

Peki bu yazının darbe ile ilişkisi nedir diye sormayacak mısınız?..

Elbette, ben de öyle düşündüm ama, konu bu değil..

Konu, İclal Aydın'ın 1993'de Almanya'da oynadığı bir oyun. Oyunun yazarı Güney Amerikalı, Arjantin doğumlu Ariel Dorfman..

İclal Aydın, oyun hakkında;

"Şili’de 1974’te, Salvador Allende yönetimine karşı, CIA destekli General Augusto Pinochet ve ordusunun yaptığı darbenin ardından, ülkedeki aydınlara, öğrencilere, emekçi ve devrimcilere yönelik kaçırma, işkence, yargısız infaz ve ağır hapis olaylarının bıraktığı izleri anlatan “Ölüm ve Kız” isimli bir oyundu. " dedikten sonra, oyunun hikayesini kısaca şöyle özetliyor;

"Benim oynadığım Paulina Salas ve kocası Gerardo Escobar, Pinochet döneminde ülkeden kaçmaya çalışanlara yardım eder. Paulina bir öğleden sonra sokakta yürürken göz altına alınıp, ağır işkenceye maruz kalır. Yıllar sonra kendisine Schubert dinleterek işkence eden doktorla yolu kendi evinde kesişir. Kocası Gerardo sözü geçen önemli bir siyasetçi olmuştur. Ama Paulina için artık intikam vaktidir."

Ariel Dorfman'ın oyun boyunca;  "Diktatörlükten kırılgan bir demokrasiye geçişin güçlüklerini yaşayan bu ülkede, barışçı bir adaleti savunan mı, yoksa birebir öç almak isteyen mi haklıdır?" tezlerini sorgular..

İclal Aydın, Almanya'da geçen bu anısını anlattığı yazısında, bu oyunun yazarının da oyunu izlemek için Şili'den Berlin'e geldiğini ve oyundan sonraki bir konuşmasından söz ediyor. Dorfman bu konuşmasının bir bölümünde şunları söylediğini yazıyor yazısında; "Bu genç hanım bu rolü çok başarılı oynuyor, çünkü darbe bir ülkeye ne yapar iyi biliyor. Çünkü onu ülkesini de güneş, Arjantin’i, Şili’yi, Bolivya’yı kavurduğu gibi kavuruyor... Yine de bu oyunu kırklarına geldiğinde bir kez daha oynamasını isterim. O vakit bu gözler, atamadığı kederlerin yükleriyle dolu olacak..."

“Güneş Güney Amerika’yı nasıl kavuruyorsa Anadolu’ya da aynı ışığı düşürüyor” diyen Ariel Dorfman, sanatçı duyarlılığı ve yeteneği ile acaba, "güneş" sözcüğüne hangi anlamı yüklemiştir?. Bu sözle ülkesinin en kuzeyinde yer alan bir emperyal gücü kastetmiş olmasın?

Yok canım! Ben de ne kadar pipilikli, şüpheci biriyim böyle değil mi?

Dünyadaki tüm darbelerde parmağı bulunan ABD'nin, yaşam kaynağımız olan güneşle hiç benzeştirilebilir mi?

Ama, ne yapsın benim paranoyak olmuş beynim, "güneşin kavurduğu ülke" sözünü böyle algılıyor anında..

Yok mu bu deliliğe bir çare?!?!?!?...

Arzu BREDA

Resim : deviantART

30 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve depremim...! Bölüm : II

O gece yine Hakan'la msn'de konuşuyoruz. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Bizimkiler de henüz yatalı bir saat filan olmuştu. Ben bilgisayarın başında, bir taraftan Hakan'la sohbet ediyorum, diğer taraftan da karnım hafiften acıktığı için, annemin yaptığı keki tıkınıyorum. Buz gibi kolayla birlikte.

Bir an, başımın döndüğünü ve oturduğum sandalyenin hafiften sallandığını hissettim. Ne oluyor dememe bile fırsat kalmadı. Birden büyük bir gümleme sesi ve her tarafın kararması ile ayağa fırladım. Çığılık çığlağa "İmdat, imdat" diye bağırıyorum ama sesim sanki duyulmuyor gibi geliyor bana. İlk aklıma, atom bombası mı atıldı? Yoksa, bu genç yaşta gün yüzü görmeden "kıyamet" mi kopuyor diye düşünüyorum. O zifiri karanlıkta, odada bir yerlere tutunmaya çalışırken, kapıya doğru gitmek istiyorum. Fakat, artık kapının hangi yönde olduğunu da şaşırmış durumdayım. Çünkü, bulunduğum odanın içinde bir o duvara bir duvara gidiyorum. Yapabildiğim tek şey, yere düşmemek için çabalamak.

Çığlıklar ve imdat seslenişlerim arasında ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise, bittiğinde sanki aradan yıllar geçmişti. Ve o süre içinde, bir böceğin bir kibrit kutusu içinde çalkalandığı gibi, odamın içinde biri beni çalkalamıştı. Sonraları, o günün ülkemiz açısından ne kadar acı bir gün olduğu, belleklerimizden kazınmayacak bir tarih olduğunu kavrayacaktım. "17 Ağustos 1999" günü yaşadıklarımı sanırım ölünceye kadar unutamam. O zaman korktuğum kadar, hiç bir zaman korkmadım ve bundandan sonra da korkmam sanırım. Allah'a çok şükür ki, ailemizden kimseye bir şey olmadan çıktık evimizden.

Evden çıktık ama, dışarıda evden daha korkunç bir manzara bizi bekliyordu. Böylesine bir yıkımı yaratan deprem nasıl olabilirdi ki? Buralarda böylesine deprem olmadı ki..! Böyle depremler ancak, Endonezya'da filan olabilirdi diye düşünüyordum, o kibrit kutusunun içinde çalkalanırken de.

Tanrı bizi sınamıştı... İnsanlar acaba hangi yönde davranış gösterecekler diye. Bu dediğim benim bir anlık saçmalamam tabii ki. Tanrı insanları böyle bir sınamadan geçirmez ki. Yaşanan bir doğa olayı idi. Fakat, bu olay karşısında bir çok kişinin gerçek yüzünü tanıma fırsatı da bulmuş olduk bu vesileyle. Bu yaşananlara rağmen, ne kadar aç gözlü, ne kadar mal mülk düşkünü olduklarına şahit olduk. Bazı kişilerin, böylesine bir olaydan dahi, kendilerine maddi çıkar sağlama peşine düştüklerini gördük. Dağıtılan yardımların; hiç ihtiyacı olmayanlar tarafından yağmalandığı, dağıtımı yapan kişilerin, gelen yardımları nasıl depoladıklarını gördük. İnsan o zaman üzülüyor işte, ben de bu zümrenin, bu insanlığın bir parçasıyım diye insanlığından utanası geliyor.

.............

Hakan'la uzun süre görüşemedik. Depremin etkisi biraz azalıp, tekrar güncel yaşantımıza dönmek epeyce bir süre aldı. Bu sürede, ne ben Hakan'ı düşünecek haldeydim. Ne de Hakan, beni düşünebilecek durumdaydı. Durum biraz normale döndükten sonra tekrar görüşmeye başladık. Sadece nette görüşüyorduk. Ne ben, onun yüzünü görebilmiş ve sesisini duyabilmiştim, ne de o beni. Bu sanal alemde bir tek biz ve aşkımız vardı. Ben durumdan son derece memnundum ve mutluluğumu kelimelerle ifade edemiyordum. O da, çok mutluydu. Ancak, ara sıra konu, buluşma ve görüşme meselesine de gelmiyor değildi. Ben de, her defasında çeşitli yalan dolanlarla mazeret uydurup duruyordum.

Tanıştığımız neredeyse 6-7 ay olmuştu. O hafta sonu kardeşimin Hakan'la olan yazışmalarımızı görmesi, benim ikinci depremimdi. "Keşke 17 Ağustos'da ölüp gitseydim de, şimdiki gibi yerin dibine girecek bir duruma düşmeseydim." diye kendime lanet ediyordum. İçimden, "Allah'ım neden beni böylesine rezil rüsva edecek bir duruma soktun. Depremde alsaydın ya canımı" diye isyan ediyordum. Babama ağzımı açıp, hiç bir kelime dahi söyleyemiyorum. Her ne söylese haklı, çünkü. Kardeşim konuştu, biz dinledik. Sonunda babam, kardeşime dönüp "Bitti mi? Başka bir şey var mı, öğrenmemiz gereken?" diye sordu. Kardeşim, yok anlamında kafasını sallayıp, cılız ve titrek bir sesle de, "Yok, hayır" diyebildi. Ben başım önümde, sessizce bana ne diyecek acaba derken, "Tamam, haydi gidin işinize bakın." diye annemle kardeşime işaret etti. Bana döndü, "Sen de gel şuraya otur bakalım" diyerek yanındaki kanepeyi gösterdi. Sessizce oturdum, gösterdiği yere.

Düşünmeye çalışıyorum, fakat beynim uyuşmuş sanki. "Acaba tepkisi nasıl olacak?" diye düşünüyorum. Babamın huyunu çok iyi biliyorum. Babam, olaylar karşısında ani tepki göstermez, gayet yumuşak ve mantıklı hareket eden bir kişidir. Bir süre öylece ikimiz de hiç konuşmadan oturduk. O sanki, hiç bir olay yokmuşcasına tv'nin kumandası ile kanalları karıştırmakla meşgul. Arada bir de, sigarasını tüttürmekte.

Ben onun ne zaman tepki göstereceğini beklerken, "Yavrucum, kim bu konuştuğun kişi? Kimdir? Nasıl biridir?" diye peş peşe soruları sıraladı. Ben şaşırmış bir vaziyette, "E-fen-dim..!" diye kekeledim..! O devam etti sormaya, "Kızım, sana soruyorum, kaç yaşında bu adam? Onu seviyor musun? Onun sevgisinden emin misin? Bunlara cevap istiyorum senden." Ben düşünecek halde değilim ki, babamın bunları soracağını dahi düşünemiyorum. Boğazımdan ancak çıkarabildiğim bir sesle, "Hayır, baba. Emin değilim, çok özür dilerim." dediğim anda, "Yooo, dur bakalım. Bizden özür dilermiş, küçükhanım." diye gürledi. "Bizden niye özür diliyorsun? Git o adamdan özür dile. Hem de, öylesine özür dile ki, yerin dibine geçecek şekilde özür dileyeceksin. O kişiyi kırmadan incitmeden, özür dileyeceksin. Benim sana söyleyeceklerim bu kadar." dedi ve "Sonucundan da haberim olsun" diye de ekledi.

Hıçkırarak ağlıyordum. Ve gözlerimden yaşlar sicim gibi akarken, geldi elleriyle gözlerimi sildi. Bir yandan "Hadi sil bakalım yaşlarını." derken, diğer yandan da başımı okşayıp, yüzümü gözlerimi dudaklarınla kuruluyordu. "Herkes hata yapar, biricik aşkım. Önemli olan, o hatayı telafi edip, bir daha aynı hataya düşmemektir." diyor canım babacım ama, gözyaşlarım benim sözümü dinlemiyor ki. Kucağına oturdum ve boynuna sarılıp, bir taraftan ağlayıp, diğer yandan babamın yanaklarından öpüyorum, "Canım babacım, seni çok seviyorum." diyerek. Bilmiyordum ki, onun bizlere sevgisinin yanında, benim sevgimin ne kadar sönük kaldığını.

O esnada da; annem, gözleri gözleri buğulanmış, bir eli kardeşimin omuzunda, kapı aralığından bizi izlediklerinin farkında değildik.

...........

Devam edecek...


27 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve sonrası..!

Annemin, "Kızım, deminden beri sesleniyorum. İşitmiyor musun?" demesiyle, birden uyandım o hayal aleminden. "Evet, anne. Duydum işte! Ne oldu ki?" diye bilgisayarın başından kalkıp, odamın kapısına yöneldim. "Ne var, ne buluyorsunuz, şu bilgisayarda bu kadar bilmem ki. Git, babana bir kahve yapta, ver. Benim ellerim hamurlu, bakamıycam şimdi." dedi ve ardından da ekledi. "Haydi, biraz çabuk tut elini." diye. "Tamam, annecim. Hemen yaparım." diyerek mutfağa gittim, babamın kahvesini pişirmek için.

"Buyur babacım kahveni." diyerek kahvesini verirken, "Bu seferki kahvemi beğenicek misin bakalım" demeyi de ihmal etmedim. Kahveden ilk yudumunu aldıktan sonra, "Hımm, eline sağlık. Bu seferki güzel olmuş. Sağol." derken, yüzüme de şöyle bir gülümseme gönderdi. "Afiyet olsun, babacım" diyerek yanağına bir öpücük kondurdum. Daha doğrulmamıştım ki, benden dört yaş küçük erkek kardeşimin, "Ablam msn'de bir adamla neler neler konuşmuş..!" diyerek salona daldığını görünce, "Eyvah! Şimdi bittim." diye aklımdan geçirdim.

O arada, annem de elleri hamurlu halde salona koşmuş ve "Ne oluyor?" diyerek yüzümüze bakıyor. Kardeşim anlatıyor, hepimiz onu dinliyoruz. Benim yüzüm kırmızıdan mora, sarıdan beyaza, renkten renge giriyor. Kardeşim, anlatıyor da anlatıyor. Benim bir süre önce msn'de tanışıp, eğlence-gırgır olsun diye baştan çıkarıp, sonradan da bırakamadığım ve aşık olduğum bir adamla bütün yazıştıklarımızı salonun ortasına döküvermişti, kardeşim. O an bir taraftan, kendimi yerin dibine geçmiş gibi hissediyorsam, diğer taraftan da kardeşimin bu yaptığı karşısında, onu şuracıkta gırtlağını sıkıp öldürmek geliyor içimden.

............

Onunla, lise ikinci sınıftayken tanışmıştık. Okulların kapanmasına bir kaç hafta kalmıştı. Bir hafta sonu, okuldan ve oturduğumuz semtten, Sinem ismindeki bir arkadaşıma gitmiştim. Henüz bizde bilgisayar olmadığından, onların bilgisayarından internete girip, olur olmaz sitelere girip, gırgır-şamata eğleniyorduk. Daha "msn" nedir bilmiyordum. Sinem, kendisinin msn'e kayıtlı olduğunu ve benim de kayıt yaptırmamı söyledi. Arada msn ile birbirimizle görüşebileceğimizi filan söyleyip, hemen benim için de bir kayıt yaptırdı. İnternette bir resim paylaşım sitesinden de, bir resim beğendik. Seçtiğimiz kız, ABD'den biri ve sitede yüzlerce fotoğrafını yayınlamış. Fakat, onların hepsini kullanmamız imkansız. Çünkü, resimlerin bir çoğunda, kızın yaşadığı yerin özelliklerini gösteren işaret ve belirtiler taşıyor. Aralarından, resimlerin yabancı bir ülkeden olduğunu göstermeyecek olanları ayıkladık.

Ben artık o resimdeki kız olmuştum. Gerçi kız benden biraz daha kilolu sayılırdı ama, o anda bunu kim düşünecek haldeydi ki? Derken, bir kaç gün sonra, msn de birinin beni eklediğini gördüm. Onay verdim ve o an online olduğunu gördüm. Hemen selam-kelamdan sonra, tanışma faslına geçtik. İsminin Hakan olduğu zaten msn'de görünüyordu, fakat bu ismim Hakan diyerek söze başladı. İstanbul'da oturduğunu, abisi ile birlikte bir işyerlerinin olduğunu filan anlattı. Ben de, kendimden bahsettim birazcık. Fazlada yerimi yurdumu filan vermek istemiyorum. Ne olur ne olmaz diyerekten.

Önceleri; hep havadan sudan, birbirimizin dünyaya bakışı, kişiliklerimiz ve hayatı kavrayışımız üzerine bir sürü sosyolojik ve psikolojik değerlendirmeler yapıyorduk. Sinem, konuştuğu kişilerle hep aşk meşk üzerine konuşurlarken, bizim konuşmalarımız hiç o konulara yaklaşmıyordu. Nelerden hoşlanırmışık, yok kimler gibi olmak istermişik, hangi tür filmleri izlermişiz de, falan filan. En büyük hobisinin Formula 1 yarışları olduğundan bahsetmişti. Her konuşmamızda, mutlaka bu konuyu açar, uzattıkça uzatırdı. Bir gün dayanamadım. Bir sevgilisin olup olmadığını sordum. Bir süre cevap gelmedi msn'den. Orda olup olmadığını yazdım bir kaç defa. Sonunda, "Yok" dedi. "Şimdiye kadar hiç olmadı" diye cevap verdi. Bir sürü şey anlattı. Babasını kaybettikten sonra, girdiği bunalımları filan anlattı. Anlattığı şeylerden çok etkilenmiştim. İçimde ona karşı sıcak bazı hisler duydum o anda. O an hissettiklerim bir acıma duygusu muydu, yoksa başka bir şey miydi? Tam emin değildim. Birden, sözü değiştirip "sex"e getirdim sözü. İlk şoku atlattıktan sonra, bu konu hakkında konuşmaya başladık. Ancak, konuşmamız hiç bir zaman pornografik düzeyde değildi ve hiç bir zaman o düzeye ben istesem bile getirmeyeceğine emindim. Sanki bilimsel bir tartışma yapar gibi, sex hakkında konuşuyorduk.

Okullar da kapanmış ve yaz tatiline girmiştik. Babama ısrarla bilgisayar alması için baskı yapıp duruyordum. "Bak, lise son sınıfa geçtim. Bütün arkadaşlarımın bilgisayarı var. Ödevlerimi yapmak için devamlı Sinemlere mi gideceğim?" diyerek kafasının etini yiyordum. Babacım, bu kadar ısrarıma, nihayetinde dayanamadı ve "Tamam, alıyorum." dedi.

Artık, günlerimin yarısı bilgisayarda ve onun da yarısını Hakan'la geçirir olmuştum. Bilgisayara oturduğumda onu göremedim mi, onunla konuşamadım mı, sanki bir boşlukta gibiydim. Hakan da, sırılsıklam aşık olmuştu bana. Bir birimizi görmediğimiz zaman sanki biz de yoktuk. O kadar ilerlemişti aşkımız. Bir defasında uzun süre göremedim. Dört gün sonra, nihayet online olduğunu gördüğümde hem sevindim, bir taraftan da kızmıştım kendisine, "Nerelerdesin kaç gündür. Meraktan öldüm." diye. İşyerinde bir kaza geçirmiş, sağ kolu bileğine yakın bir yerden kırılmış. Kolunu askıya almışlar ve o nedenle bilgisayara oturamamış.

O yazı, asla unutamam. Günlerim öylesine güzel geçiyor ki; Bir taraftan eve bilgisayar alınmış, diğer taraftan bir erkekle tanıştım ve deli gibi aşık oldum. Aşık oldum ama, bir yönden de düşünüyorum. Ben 16 yaşındayım, o ise 23 yaşında. Ve kendimi de 21 yaşındayım diye tanıttım. Hakan, ikide bir "gel bir yerde buluşup tanışalım" diye ısrar ediyor. Sonra ben, yalana başvurdum. "Ben msn de İstanbul diye adres verdim ama, aslında Bursa'da oturuyorum" filan diyerek atlatmaya çalışıyorum. O da, "Ben geleyim Bursa'ya" demeye başladı. Bir taraftan istiyorum buluşmayı, diğer taraftan ise...

.........

Devam edecek...


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu