Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Şubat 2011

İlişkinizdeki sorunlar veya kafanızdaki soruların muhtemel çözümleri


Kız arkadaşınızın modu hava durumu gibi değişiyorsa, nasıl davranmak gerekir.?
Erkek arkadaşınızın YouTube'a aptal bir videonuzu koysa ne yaparsınız.?
Aldatılmanın üstesinden nasıl gelirim.?
Bir ilişkide kadın baskın karakterli ise sorun çıkar mı.?

Yukarıdaki soruları ne ben cevaplıyacağım, ne de siz cevap verin diye sorulmuş değildir. Yukarıdaki sorular gibi daha binlercesi her genç kız ve erkeğin aklından geçmekte. Bu sorulara, kimi zaman bir arkadaşa danışarak, kimi zaman da gazetelerin kadın erkek ilişkileri uzmanlarına yöneltilerek cevapları aranmaktadır.

Peki bu sorulara cevap bulmanın başka bir yöntemi yok mudur.?? Yani, sadece bir kaç arkadaşımızdan veya bir iki gazetedeki uzmandan alacağımız yanıtlar bize yeterli gelmezse ne yapmalıyız.? Bu cevaplar bizi tatmin etmediğinde, bu sorunlarla birlikte mi yaşamaya devam edeceğiz.? Aynı soruya verilecek bir çok cevap arasından bizim kafamıza yatan, kendimize özel sorunumuza çözüm olacak bir yanıt bulabileceğimiz bir yer olsa güzel olmaz mı.?? Bizim sorunumuz çerçevesinde bir çok tavsiye, öneri ve/veya görüş sunacak bir sosyal paylaşım sitesi harika olmaz mı.?

İşte tüm bu sorularımıza cevap bulabileceğimiz bir yer biliyorum.. Bu yer sizin de çok işinize yarayacaktır.. Buna eminim.. Kadın erkek ilişkilerinin her türlüsünü, (Flört, Aşk, Cinsellik, Ayrılık, Kişilik, Sağlık, Moda ve Diğer başlık isimleri altında) bulabileceğiniz bir yer.. Burada hem siz soru sorup cevap arayabileceğiniz gibi, hem de o yerin Güzin Ablalarından biri olabilirsiniz.. Tabii ki yeterli birikim ve tecrübeye sahip olup, kendinize güveniyorsanız.. Ama, belki de sizin bir cevabınızla bir arkadaşınızın sorununu çözmüş olacaksınız.. Bir tek kişinin sorununu çözmek bile tek başına insana huzur verecek bir mutluluk kaynağı..

Burası neresi ki, diye fısıltılarınızı duyuyorum.. Açıklayacağım elbette.. ABD'de okuyan Türk gençlerinin de ortaklaşa 4 yıl önce ABD'de kurdukları GirlsAskGuys.com adlı sosyal paylaşım sitesini belkide duymuş olanınız vardır.. Şu anda 4 milyonu aşan kullanıcı sayısına sahip bulunan bu sitenin kurucuları bu defa Türkiye'de bunun aynısını Türkçe olarak kurmuşlar.. Henüz çok yeni olan sosyal paylaşım sitesi, kurucularının açıklamalarına göre, yıl sonuna kadar 1 milyon kullanıcı sayısına ulaşmayı hedefliyorlar..

Şimdi üzerinde bu kadar laf ettiğim bu site neresi, onu da söyleyip bitireyim sözlerimi.. KizlarSoruyor.com adlı bu site, kullanıcılarına interaktif olarak hizmet sunan bir platform. İhtiyacınız olan cevapları anında bulabileceğiniz bu platform sizi bekliyor sevgili gençler.. Sorunları olan kadın ve erkekler.. Ayrıca, bu site üyelerine sordukları soru veya cevaplarının popülaritesine göre Xper puanı kazanıyorlar.. Kazandıkları bu puanları biriktirerek hediye kazanıyorlar. Bu hediyeleri ise bazı firmaların (Firma ismi vermeyim, reklam olmasın) sitelerinde kazandıkları puanları kullanarak alma imkanına sahipler..

Umarım ve dilerim, herkes kendi aradığı cevabı bularak mutlu olur.. Hatta, başkalarının aradıkları cevap da sizde olabilir ve onların mutluluğu sizin elinizdedir belkide..

Hepinize sevgiler sunuyorum..

resim : picfor.me/tr

20 Ocak 2011

Aldatma ve Argonot Erkekler

Artık iyice kabullenmeye başladım.. Daha önce de bilidiğim ve savunduğum bir durum olmasına rağmen, insanların zaman içinde farklı düşünceler ve kültürlerin etkisiyle başkalaşım geçirebilecekleri, fikir ve düşünce yapılarında değişim yaşanabileceği konusunda böylesine karamsar olmamıştım.. Ben insanların zaman içinde, iyi yönde gelişme göstereceklerini savuna geldim her zaman..

Ancak, bugüne kadar gördüklerim ve onlardan edindiğim izlenimler beni yanılttı.. Son olarak da, bir kız arkadaşımın anlattıkları beni bu konuda daha da karamsarlığa sevk etti.. Arkadaşımın anlattıkları daha önce sizlerin de çok kez şahit olduğunuz ve duymaktan gına geldiğiniz, aldatma mevzuu.. Eşi tarafından aldatılmış bir kadının hangi ruh hali içinde olabileceğini sizin anlayış ve tasvirinize bırakıyorum.. Arkadaşımın anlattıklarına göre de, kocası bu işi neredeyse eşinin gözü önünde yapamasa da anlatabilecek kadar, o düzeyde pişkin biri..

Öyle görünüyor ki, bu dönem "Yüzyıllar"dan bahsedilen bir dönem olacak.. İlk olarak "Muhteşem" olanıyla başladık, bakalım hayırlısı.. Sonrasında nasıl bir yüzyıl gelecek..Yazılarını beğenerek okuduğum bir öğretim görevlisi (kendisi son dönemde sadece kendi web sayfasında yazmakta) ve yazarın, bir yazısında şöyle bir başlık atmıştı; Aşk yüzyılı bitti, seks yüzyılı başlıyor.. Böyle diyordu o ünlü yazarımız.. Hatta bu isimli bir kitabı çıkacaktı ama, sanırım işlerinin yoğunluğu nedeniyle bitirmeye vakit bulamadı..

Aşk, yüzyıllara hapsedilecek bir olgu mu ki, bitsin diyebilirsiniz.. Aslında ben de sizin gibi düşünüyorum.. Aşk, yüzyıllara sığacak bir bir olgu olamaz.. O insanlık var olduğu sürece var olmaya devam edecek.. Fakat, konu bu değil.. Başlığın adını boşuna "Aldatma ve Argonot Erkekler" olarak koymadık.. Fakat, önce şu "Argonot"un ne olduğunu bir izah etmek lazım ki, konu iyice anlaşılsın..

Bu "Argonot", daha önce duymuş olabileceğiniz Yunan mitolojisinde geçen Argonot değil.. O Argonotlar mitolojide kaldı.. Bu "Argonot", denizlerde yaşayan bir canlı.. Daha çok da, deniz dibinde bitkiler gibi kayalıklara tutunarak yaşayan bir hayvan türü.. Kendisinin salyongoz türü bir kabuğa sahip olduğu ve ahtapota benzediği araştırmacılar tarafından söylenmektedir..

Pekala şimdi bu bitkimsi-hayvanımsı canlı ile erkekler arasında nasıl bir alaka, nasıl bir benzerlik kuruyorsun, diye sorabilirsiniz.. Ben de tam bunu izah edecektim.. Bu canlı türünün bir özelliği var ki, başka bir canlıda örneğine rastlayamazsınız.. Bu canlının en önemli özelliği, "çoğalma" yönteminin ilginçliğine dayanmakta.. Argonotların döllenmeleri başka diğer canlılara benzemeyen bir özelliğe sahiptir.. Çiftleşme mevsimi geldiğinde, erkek argonotların cinsel organı bedeninden ayrılarak, başka bir kayalıkta yaşayan dişi argonotu bulur ve döller.. Sonra da, sahibine yani ayrıldığı bedenine geri döner..

Şimdi, argonot canlısının bu özelliği için, diyecek hiç bir sözümüz olamaz.. İnanan kişiler, Tanrının verdiği bir özellik der.. Diğerleri de tabiat kanunu olarak kabul eder ve bir sorun kalmaz ortada.. Fakat, dedik ya ne alakası var da, erkeklerden bahsettiğimizi de açıklayalım.. Bahsedeceğim konuyu az çok tahmin ettiğinizi sanıyorum.. İnsan kılığına girmiş Argonot erkekler var ki, bunlar aynen yukarıda bahsettiğim canlıyı örnek alan tipler..  Örnek aldıkları deyince, onun yaptığını beceriyorlar anlamında değil elbette..

Bu tipler, her önlerine çıkan kadınla yatmayla da yetinmeyip, yatamadıklarına da sarkıntılık ettikten sonra, artık eski yalanların da işe yaramadığını bildiklerinden, "Vallahi de ben bir şey yapmadım.. O kadını tanımam bile.. Ben nasıl olduğunu anlamadım, yaptıysa o kendi başına yapmıştır.." diyen erkekler.. Yapıp yapıp sonra da, "Yahu ben hatırlamıyorum.. Bende de unutkanlık mı oldu nedir.." gibi geçici hafıza kaybına uğrayanlar..Yani anlayacağınız, karşılarındaki kadının çaresizliğini çok iyi kullanmaktan tutun da, ne kadar alçalabilirlerse o kadar alçalmaya varan rezil bir durum içinde bu bahsi geçen yaratıklar.. Kadına deyim yerindeyse, "Yersen" dedirtecek mazeret ve yalanlarla dolu bir yaşamları var.. Tam bir "Argonot Erkek" örneği diyebileceğimiz kişiler.. Siz rastlamadınız mı hiç böyle tiplere.. Mutlaka rastlamışsınızdır.. Çarşıda pazarda, ya da arkadaşınızla iki tek atmak için gittiğiniz barlarda.. Eğer, havada uçuşan organları görürseniz, hah işte burada o canlılardan bulunuyor deyip, hemen başka tarafa gitmeye bakın..

İşte yukarıda söz ettiğim arkadaşımın kocası da, şu anlattığım hayvanımsı türden biriymiş, anlattığına göre.. Dinlerken yüzüm renkten renge girecek derecede pisliklerini anlattığı kocasından, benim de desteğimle ayrılmaya kesin karar verdi.. Dedim, sen ayrılıp kurtul, onun ne hali varsa görsün.. Arkadaşım da, severek evlendiği için, kolayca da vazgeçmek istemiyordu.. Ama, sonunda canına tak etti ve boşanmaya karar verdi, o argonottan..

Ey Erkekler..!!! Sakın OT olmayın..!!
OT olacaksanız bile, sakın ARGON-OT olmayın..
Hiç olmadı, bari daha yararlı bir OT olabilirsiniz..


Çok vurduk erkeklere.. Bir dahaki yazıda da, Dişi Argonotlar..

Arzu BREDA

08 Mart 2010

BU NASIL BİR SEVGİ KANITLAMAK?..

2030 yılından güncel bir öykü..

Sıcak, yapışkan yaz günü, cezaevinin kapısı... Mavi gömleğinin sırtı şimdiden laciverde dönmüş terli bir adam, bavuluyla çıkıp bakar gökyüzüne: Tek bulut yoktur.

Eski bir müdür yardımcısı olan adam, âşık olduğu ana sınıfı öğretmenini öğrencilerin gözü önünde öldüreli yirmi yıl geçmiştir. Yıllarca tımarhaneyle cezaevi arasında mekik dokuduktan sonra nasıl olmuşsa, şartlı tahliyesine karar verilmiştir.

Adam artık özgürdür ama durumu kavramakta güçlük çekmektedir. Sendeleyen bilinci yirmi yılda iyice körelmiş olduğundan, kendisini dışarıda neyin beklediği hakkında en küçük bir fikri yoktur.

***

Cezaevi kapısının karşısında gri bir araba ve yirmili yaşlarda iki adam görür. Kim olduklarını çıkaramaz. Gençlerden biri arabanın kapısını açar. Binmesi gerektiğini anlar adam.

İri kıyım gencin kullandığı arabayla saatlerce yol alırlar. Bu arada hava kararmıştır. Asfalttan sapıp ışıksız ara yollara girerler. Cezaevinden çıkmış adamın gözlerinde herhangi bir ifade yoktur. Karanlığa öylece bakmaktadır.

***

Dar ve karanlık yollardan sonra, nihayet bir kır evinin önünde dururlar. Büyükçe bir evdir burası, veranda lambasının altında gölgeler vardır. İri kıyım genç arka kapısını açar arabanın, adamın inmesi gerekmektedir.

Verandada kadınlı erkekli yirmi kişi görür. Konuşmadan bakarlar adama. Ampulün solgun ışığıyla aydınlanan yüzünde ilk defa korktuğunu belli eden bir ifade belirir. Kimdir bu insanlar? Ona ne yapacaklardır?

“Korkma...” der, bir kadın: “Biz o gün sınıfta olan öğrencileriz. O zaman altı yaşındaydık. Öğretmenimize onu sevdiğini söyleyerek ateş etmeni, sonra da bıçaklamanı gördük ve unutmadık. Bu yüzden kimseye ’seni seviyorum’diyemedik hayatımızda. Bize söyleyen herkesten de korktuk. Buna yol açan kişiyi tanımak için yıllarca bekledik seni.”

Adam neyle karşı karşıya olduğunu anlamıştır. Oradan sağ çıkamayacağını düşünmeye başlar. Başı dönmektedir, oturmak için izin ister, bir sandalye gösterirler.

“Korkma...” der aynı kadın: “Biz seni affetmeye çoktan karar verdik. Sabaha evinde olacaksın. Ama seni o halinle başımıza müdür yardımcısı diye koyanlarla savaşımız sürecek. Sonuna kadar. Şimdi söyle, aç mısın?”

Kadının gözlerine bakamaz, başını çevirir adam. Kır evinin hemen önünde, gece kara bir duvar gibi yükselmektedir.


                                        *      *      *

İstanbul Bağcılar’da görev yaptığı İTO İlköğretim Okulu’nda Müdür Yardımcısı Ekrem Şavran’ın, aynı okulun Ana Sınıfında, 20 tane küçük çocuğun gözleri önünde, öğretmenleri Derya Çakır'ı tabancayla ateş ettikten sonra boğazını keserek katlettiğini, haberlerde duymuş veya okumuşsunuzdur.

Müdür Yardımcısı Ekrem Şavran'ın savcılıkta verdiği ifade de; "Derya'yı vurduktan sonra, öğrencilere dönerek, 'Derya hocayı ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz' dedim" şeklinde konuşmuş. Ayrıca, "Kendime de sıkacaktım ancak silah bir türlü ateş almadı" diyerek de, ne kadar masumane, sadece aşk ve sevgi ile bu cinayeti işlediğini belirtiyor.

Şimdi, 25 yaşında yaşamının baharında olan bir genç kız toprağın altında, diğeri ise kimbilir ne hafifletici sebepler uydurularak, kısa bir süre sonra aramıza dönmek üzere cezaevinde.

Fakat, kanlı bir cinayete gözleri ile tanık olan 20 tane küçük çocuğun yaşadıkları bu travma ne olacak?.. Bu travmadan nasıl kurtulabilecek bu 20 tane körpe beyin?.. Tuna Kiremitçi'nin sözleriyle, nasıl "seni seviyorum" diyebilecek bu çocuklar büyüdükleri vakit bile?..

Asıl sorgulanması gereken bu olmalı kanımca..

21 Aralık 2009

Bitti diye üzülme.. Yaşandı diye sevin..


Gerçekten de, bir daha hiç aramadı, sormadı beni.. Bense, ondan haberleri kuzenim vasıtasıyla almaya devam ediyordum. Onun her yaptığından haberim oluyor. Her gittiği yeri öğreniyordum. Kimlerle birlikte, kiminle nerelere gidip geliyor. Kuzenim onun tüm haberlerini uçuruyordu bana. Fiilen ve fiziksel olarak ayrılmıştık. Fakat, ruhum ve kalbim halen onunlaydı sanki. Onu bir türlü aklımdan çıkaramıyordum.

Selim’le ayrılmamız ben de çok büyük etki yapmıştı. Büyük bir yıkıma uğradığımı düşünüyordum. Bir boşlukta gibiydim. Hiçbir şey beni tatmin etmiyor, nereye gidersem gideyim, gittiğim yerler tat vermiyordu. Kuzenimle daha sık beraber oluyordum. Onun varlığı beni bir nebze teselli ediyordu. O da olmasaydı ben ne yapardım, hiç bilemiyordum. Sinem ile de daha sık görüşmeye başlamıştım tekrardan. Ama, büyük bir bunalım yaşıyordum. Evde huzursuzdum, ailemle yok yere sık sık tartışıyordum. Neyse ki, ailem benim durumumu anlayışla karşılayıp, beni teskin etmeye çabalıyorlardı. Onları öylesine çileden çıkarıp, hırpalıyor ve bezdiriyordum ki, onların gözyaşı dökmesine sebep oluyordum. Halbuki, onların gözyaşı dökmelerini görmeyi asla istemeyen biriydim. İşyerinde de, çeşitli sorunlar çıkarıyordum. Eğer ben oranın patronu olsam, benim gibi davranan birini asla bir gün dahi tutmaz, tekmeyi basardım. Ama, patronlarım biraz da bana ihtiyaç duyduklarından olsa gerek, birazda şirketin ortaklarından birinin akrabası olmam nedeniyle bana katlanıyorlardı.

Bir şeyler yapmam, kendimi toparlamam lazımdı. Ayrıldığımız iki ay olmasına rağmen Selim’i unutamıyordum. Unutmak istememe rağmen unutamıyordum. Bu boşluğu bir şekilde doldurmam gerekiyordu. Bir şeylerle uğraşıp, kendimi ona vererek, aklımı meşgul etmem gerekiyordu. Ama, bunun ne olabileceği hakkında hiçbir şey aklıma gelmiyordu. Bana önerilen şeyler ise, bana hiç mantıklı gelmiyordu. Başka sosyal ortamlara girmemi tavsiye ediyorlardı. Çeşitli etkinliklerden söz edip, bazı aktivitelere katılmamı söyleyenler vardı. Bağlama ve gitar kursuna gitmemi söyleyenler, bazı müzik kurslarına gidip ders almamı salık verenler oluyordu. Hatta, dans dersleri almamı söyleyen arkadaşlarım vardı. Tango öğrenmemin bana iyi geleceğini, bu sıkıntılarımı sona erdireceğini söyleyen arkadaşlar da cabası..

İşte böyle sıkıntılı bir gün, işten de sıkılmış bir haldeyken, patron gelip belediyede halledilmesi gereken bir konudan bahsedip, bunu benim yapmamı istedi. Benim orada çalışan bir arkadaşım olduğunu öğrendiğini ve bu arkadaşımın belki bu konuda yardımı olabileceğini söyledi. Ben, o arkadaşın bu konu ile ilgili olmadığını ama, belki diğer arkadaşlarına söyleyip çözülmesine uğraşabileceğini söyleyip, halletmeye çalışacağımı bildirdim. Giderken yanına uğramamı ve gerekli evrakları vereceğini söyleyip odamdan çıktı. Ben de, biraz sonra çantamı alıp, önce tuvalette biraz makyajımı filan düzeltip, patronun yanına girdim. Evraklar masanın üstündeydi ve bana bazı gerekli işlemleri izah edip, nelerin yapılması gerektiğini tarif etti. Ben de, tamam diyerek odadan çıktım.

Arkadaşım Ahmet, emlak servisinde kontrol mühendisi olarak çalışıyordu. Kapısı açıktı ve bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyordu. Yanına gidinceye kadar beni fark etmedi. Daha doğrusu, yanına birinin geldiğinden habersiz, yaptığı işe o kadar dalmıştı ki, beni fark etmesiyle birlikte, aniden ayağa kalkıp beni karşıladı ve el sıkıştık. O arada bir gözü de bilgisayarda olduğunu fark ediyordum. Daha ayakta iken yaptığı işi kapatmaya çalışıyordu, benim yandaki koltuğa oturmamı söylerken. Ben oturduktan sonra, ne içeceğimi sordu. Varsa bir neskafe içerim dedim. Telefonla neskafeleri ısmarladı ve az sonra da neskafeler geldi, beraber içmeye başladık.

Ahmet’in ailesi, çok önceleri bizim oturduğumuz semtte oturmuşlardı. Yakın komşu idik. Daha sonra Ahmet evlenince başka yere taşındı, ailesi de bir süre sonra bizim oradan ayrıldılar başka bir semte taşındılar. Beş altı yıldır burada çalışan Ahmet, okuldan mezun olduktan sonra, iki yıl kadar bir süre birkaç özel şirkette çalışmıştı. Ahmet ile biraz eskilerden filan konuştuk. Eşini sordum, evliliğin nasıl gittiğini ve çocuğu olup olmadığını filan konuştuk. O da benim neler yaptığımı, Selim’le halen birlikte olup olmadığımızı konuştuktan  sonra, kendisine patronun ricasını ilettim. Eğer yardımcı olabilecek bir arkadaşı varsa, çok memnun kalacağımızı güzel bir dille anlattım. Fakat bunun için biraz fazla dil dökmem gerekmişti. Hiç bu kadar kimseye dil döktüğümü hatırlamıyordum. O sırada, müdürü bir dosya için, Ahmet’i çağırdı. Ahmet de benden izin isteyip, dosyayı alıp müdürün yanına gitti.

Ahmet’in müdürün yanına gittiği on dakika olunca, benim canım sıkıldı. Kalktım Ahmet’in masasına doğru gittim. Bilgisayarına baksam acaba ayıp olur mu, filan diye düşünüyordum. Ayrıca, Ahmet’in ben içeriye girdiğim esnada ne yaptığını merak etmiştim. Beni görünce de, nasıl kapatacağını şaşırmış hali beni daha da meraklandırmıştı. Onun koltuğuna oturmadan ayakta bilgisayara bir göz atayım dedim ve tamamen kapatılmamış olan pencerenin ne olduğunu baktım. Araç çubuğunda “Second Life” yazısını gördüm. Şimdiye kadar hiç duymadığım bir oyun olabileceğini düşündüm. Bilgisayar oyunları ile başım hiç hoş değildi. Pencereyi tıklayarak açtım.. Açtım ama.. Ne göreyim?.. Gözlerime inanamadım. Hemen  pencereyi tekrar minimize ettim. Ekranda gördüğüm, tamamen bir pornografik bir animasyondu. Açtığımda durmadan hareketlerine devam ediyorlardı. Bir an gördüğüm kadarıyla, animasyondu ama, gerçeğinden farksız grafiklerle hazırlanmış bir oyun olduğunu anladım. Oyunda, bir kadın ve bir erkek yatakta, tamamen çıplak ve o vaziyette ne yapılırsa onu  yapıyordu. Her ikisinin de tepelerinde  isimleri yazılıydı. Hemen tekrar eski oturduğum yere oturdum ve Ahmet’i beklemeye başladım.

Yirmi dakika bekledikten sonra, Ahmet geldi. Masasına geçip oturdu ve benim bilgisayara bakıp bakmadığımı düşündüğünü, bana bakışlarından hissettim. “Ahmet, müdürle işiniz baya uzun sürdü. Her zaman böyle uzun mu sürüyor..?” diyerek Ahmet’in nabzını kontrol etmeye çalışıyordum. “Yok ya, her zaman olmuyor. Bu defa ki, biraz gıcık bir iş de onun için, uzun sürdü. Seni de beklettim, kusura bakma” diye bana karşı mahcubiyetini anlatmaya çalışıyordu. Ben de, onu biraz daha mor etmenin bana iyi geleceğini hesaplayıp, “Yok yaa.. canım filan sıkılmadı. Biraz senin bilgisayarda oyalandım.” derken, bir yandan da onu süzüyordum. Bir anda Ahmet’in suratı gök kuşağı gibi oluvermişti. Renkten renge giriyordu. “Cidden baktın mı yoksa..? Yok ya, beni kandırıyorsun. Sen benim ne tepki göstereceğimi sınamak için öyle söyledin.” Ben hiç bozuntuya vermeden, “Yoo, neden seni kandırayım. Bilgisayarda oyalandım biraz. Sonra ne var ki, neden o kadar şaşırdın benim bakmama.. Yasak mı benim bakmam, yoksa sen yasak şeyler mi yapıyorsun..?” dememle, benim gördüğümü anladı. “Yaa Arzu, çok özür dilerim. Senin o sahneleri görmene çok üzüldüm. Hele benim bilgisayarımda görmen beni çok mahcup etti. Çok çok özür dilerim. Lütfen, o gördüklerini unut.” diyerek neredeyse benim ayaklarıma kapanacak vaziyete geldi. Bense, gördüğüm manzaradan mutlu bir şekilde onu izliyordum. Evli bir adam ve o benim önümde diz çökmüş bana yalvarıyor. Bu durum benim tüm sıkıntılarımın bir anda uçup gitmesini sağlamıştı.

“Tamam Ahmet, önemli değil. Bu kadar özür dileyecek ne var ki..? Herkes seyrediyor bu tür şeyleri. Seyretmeyen, oynamayan mı var ki..?” diyerek adamı biraz sakinleştirdim. Ahmet ise, bana halen, söyle olmuştu da, böyle gitmişti de, diyerek bu oyunu tavsiye etmişlerdi de, çok iyi bir oyunmuş da, ama böyle durumların olduğunu bilmediğini, aniden başına geldiğini filan anlatıp durdu. Oyunda kız onu esir almış da, kız onu soyup yatağa atmış mış mış, falan da filan bir sürü hikaye anlatıp durdu. Neredeyse kadının ona tecavüz ettiğini iddia edecekti. Ben de, kafamı sallayıp onu tasdik ediyordum. Evet, doğrudur, şimdiki oyunların içeriğinde her şeyi bulmak mümkündür filan diyerek, sanki oyun üstadıymışım gibi teselli etmeye çalışıyordum.

İkimiz de, benim oraya ne iş için gittiğimi unutmuş ve bilgisayar oyunlarından muhabbete başlamıştık. Ben bu güne kadar hiç bilgisayar oyunu oynamadığımı, oyunlardan hiç hoşlanmadığımı anlattıkça, o ise bu oyunun diğer oyunlardan farklı olduğunu, gerçek hayatta her ne varsa bu oyunda olabileceğini, hatta bu oyun içinde oyun oynayarak binlerce dolar para kazananlar olduğunu, birkaç kişinin ismini de verip bu kişilerin bu oyunu oynayarak, milyon dolarlar kazandığını anlatıp duruyordu. Sonunda ben de dayanamadım ve “Ahmet, mademki bu oyun bu kadar eğlenceli ve para da kazanma imkanı var. Nasıl bir oyundur bu göstersene biraz bana..” dedim. Kalktım hemen yanına gittim dikildim. O ise minimize olmuş pencereye dokunmaya korkuyor, pencerede çıkacak sahnenin nasıl bir sahne olduğunu bildiğinden, bunu benim onun yanındayken görmemi istemiyordu. “Tamam, bu pencereyi tamamen kapat. Oyunu yeniden başlatırsın.” demem üzerine, üzerine sağ tıklayarak “kapat” komutunu verip programı kapattı.

Oyunu yeniden başlatırken bana, oyunun özelliklerini, nasıl oynanması gerektiğini, önce bir kayıt olma ve isim belirleme gibi bir çok şeyi anlatmaya uğraştı. Sonra oyun açıldı. Açıldı ama, yine aynı yer, aynı sahne ve üstünde hiçbir şey yok. Sadece, kadın gitmiş, sahnede Ahmet –oradaki ismi tabii ki Ahmet değil.- çıplak ve yalnız başına. Bana dönerek, biraz uzaklaşmamı ve giyinmesi gerektiğini söyledi. Ben de, çaresiz ve ben de o sahneyi görmek istemediğimden, onun dediğini yaptım ve masadan uzaklaştım. Kısa bir süre sonra beni yanına çağırdı ve oyunun nasıl işlediği konusunda etraflıca bilgi verdi. Ve, böylece Second Life denilen, benim de Selim’i birazcık aklımdan çıkarmamı sağlayan “İkinci Hayat”la tanışmış oldum.


Devamı : Arzu Breda’nın doğuşu..

10 Aralık 2009

Selim’le ayrılmamız ve; “Artık her şey bitti bebeğim..!”


Selim’le kavga edip ayrıldığımız 16 gün olmuştu. Ama, bana bir asır gibi geliyordu, bu 16 gün. Öfkelenmekte haklıydım ama, devamında o kadar haklı olduğum söylenemezdi. Öylesine öfkelenmiştim ki, ağzıma ne gelirse söylemiştim. Ne kadar kötü, iğrenç, aşağılayıcı kelime varsa hepsini arka arkaya sıralamıştım. Sonunda da, “Artık, bu iş bitti, bundan sonra birlikteliğimiz süremez. Sen yoluna, ben de kendi yoluma.” deyip noktayı koymuştum.

….

Selim’le sizleri daha önce bu blogda tanıştırmıştım. Bir Sevgililer Günü yazımda. Onunla üç buçuk yıldır –yatak hariç- birlikteydim. Onun ailesinin de, benim ailemin de birlikteliğimizden şikayetleri yoktu. Bir birimizi deliler gibi seviyorduk. O bizim eve gelip gider, ben onun evine gidip gelirdim. Evlenmek için ise hiç acelemiz yoktu. Acelemiz niye olsundu ki..! Yatmak dışında, yani seks dışında her şeyi yapıyorduk. O işi de hiç yapmıyorduk diyemem. Msn ve telefonda saatlerce konuşur, o arada sanal da olsa sekse değinirdik. Bu durum benim için yeterliydi ve daha fazlasını istemiyordum. Şimdilik daha ileri gitmeyi düşünmüyordum. O da, aynı şekilde düşündüğünü söylüyordu. Ama, bu söylediği ne kadar doğruydu, bunu daha sonra anlayacaktım.

Bu kadar öfkelenmekte haklı olduğuma, sizde hak vereceksinizdir. Bir gün ona güzel bir sürpriz yapma, onu mutlu etme fikri geldi aklıma. Yeni bir işe girmişti ve bu işini beraberce bir yerde kutlamak için, bir müzikholde yer ayırttım. İşten çıkacağı saatte de, işyerine gidip, çıkış kapısında beklemeyi düşündüm. Ancak, çıkış kapısının önüne park yapılamadığı için, taksi daha müsait olan biraz geriye gidip durdu. Taksi şoförüne biraz beklememiz gerektiğini, beklediğim kişinin az sonra çıkacağını söyledim. Beklemeye başladık. Beş dakika kadar sonra işyerinden çıkmaya başladılar. Taksiden, bahçe ve çıkış kapısı rahatlıkla görülebiliyordu. Nihayet bahçede Selim’i görmüştüm. Beş altı kişilik bir gurubun arasında o da vardı. Kızlı erkekli gurup neşeli bir şekilde şakalaşarak, kapıya doğru ağır ağır yürüyorlardı.

Aniden bir şey fark ettim. Selim’in yanında yürüyen kızın eliyle Selim’in kolunu tuttuğunu, az sonra da, kolunu beline doladığını fark ettim. Selim’e bakıyorum. O, kızın bu davranışı karşısında, hiçbir tepki göstermeden, rahat bir tavırla yürümeye, neşeli neşeli muhabbetlerine devam ediyordu. Ben neye uğradığımı şaşırmış. Resmen şok olmuştum. Kapıdan çıkarlarken kız Selim’in koluna girmişti. Gurup kısa bir süre kapının önünde durup, bir birlerine veda etmek için tokalaştıktan sonra, benim Selim beyefendi kıza bir şeyler söyleyerek kolunu çekmek istemesine rağmen, kız onun kolunu tutup, beraberce bir yerlere gitmelerini ister gibi, Selim’i razı etme çabası içindeydi.

Ben taksi şoförüne, biraz beklemesini söyleyip, arabadan indim. Onların yanına doğru yürüyordum. Selim’in arkası bana dönüktü. Öfkeden deliye dönmüştüm. Ben onun için neler düşünüyordum, onunsa yaptığına bakın. Yanlarına yaklaşınca, “Oh..! Ohh..! Maşallah..! Allah nazardan saklasın..! Allah mutluluğunuzu bozmasın..!” diye bağırarak ve elimi kolumu sallayarak ikisinin yanına vardım. Suratımın o an ne hal aldığını çok merak ediyordum. Selim beni orada o halde görünce, hemen toparlanmak ihtiyacı hissetti ve “Aaa, senin ne işin var burada..?? Sevgilim, durum senin anladığın gibi değil..!” gibisinden o an benim için hiçbir anlam ifade etmeyen sözleri peş peşe sıraladı. Kız ise, -kız mı yoksa kadın mı desem bilmiyorum- Selim’e fısıltıya benzer bir sesle, iyi akşamlar diledikten sonra, sessizce ve hızla yanımızdan uzaklaştı.

Kapının önünde Selim’le baş başa kalmıştık. O bana bir sürü mazeretler anlatıyor. Yok, o kadın onun şefiymiş de, ona asılmaya çalışıyormuş. O ise, ona yüz vermiyormuş ama, peşini bırakmıyormuş.. Bir sürü –mişli, -mışlı kelimeleri sıralayıp duruyor. Ben, “Tamam.. Bitti.. Her şey bitti.. Aramızda bundan sonra hiçbir şey yok.. Kalmadı.. Her şey sona erdi..” diye taksiye yürüyorum. O da peşimde kolumdan çekiştirip duruyor. Ben ona her türlü hakareti yapıyorum. O, tamam sen haklısın ama, senin düşündüğün gibi değil diyerek beni iknaa çabalıyor.

Ben hem söyleniyor, hem de taksiye doğru yürüyorum. O da, benim kolumdan çekerek derdini anlatmaya uğraşıyor. Öyle çekiştire çekiştire taksinin yanına vardık. Ben kapıyı açıp binmeye çalıştıkça, o kapıyı kapatıp binmemi engelliyor. Nihayet ben taksinin kapısını açıp, arka koltuğa oturup, kapıyı da çekince, taksici de arkasına dönüp, “Tamam mı abla, gidiyor muyuz..?” diye sordu. Ben de, “Evet, beni aldığın yere bırakır mısın lütfen..!”  dememle araba da hareket etti. Selim de orada öylece kala kaldı.

Ben, eve gidiyorum ama, bu halde eve nasıl girerim diye düşünüyorum. Bir yandan bu şahit olduğum manzara gözümden gitmiyor, onun için öfkeleniyorum. Diğer yandan, o kadar çok sevdiğim adamın beni bu hale koymasına dayanamıyor ve gözümden sicim gibi yaşlar akıyor. Taksi şoförü de, arada aynadan bakıp, “Ablacım, sakin ol. O kadar üzülme. Üzülmeye değmez.” gibi kendince sakinleştirici ilaç olarak gördüğü kelimeleri sıralıyordu.

Oturduğumuz semte yaklaşınca, bu halde eve gitmemin doğru olmayacağını, evde de bir sürü sorgu sualle karşılaşıp daha da kötü olacağımı düşündüm. Ayrıca, Selim’i ailem de çok sevdiğinden, bu durum onlar içinde büyük bir yıkım olacaktı. Kolay mı..? Bir anne babanın, kızlarının çok sevdiği birinden böylesi bir darbe yemesini ve onun üzüntüsünü görmeye nasıl tahammül gösterirlerdi..!? O nedenle, eve gitmekten vazgeçip, aynı semtte oturan kankam Sinem’e gitmeye karar verdim. Taksiciye yolu tarif ettim. Beni eskiden beri zor anlarımda teselli eden arkadaşımın evinde taksiden indim.

Kapının önünde akan göz yaşlarımı, burnumu filan sildim, zile bastım. İçeriden Sinem’in sesi geldi, “Kim o..?” “Kankacım, benim hayatım..” diye cevap verebildim. Kapıyı açıp, beni gördüğü gibi çok kötü bir şeyler olduğunu anladı ve hemen üst katta bulunan odasına çıkarken, “Annecim, Arzu geldi. Biz yukarı çıkıyoruz.” diye annesine seslendi. Annesi de, “Ooo, Arzu mu geldi..? Çoktandır görmemiştim, işimi halledeyim, birazdan yanınıza gelirim.” diye karşılık verdi. Biz Sinem’in odasına girer girmez, kapıyı arkamızdan kapadığı gibi sorguya aldı beni. Ben de başıma gelenleri olduğu gibi anlattım. Sinem, Selim’in böyle bir şey yapabileceğine ihtimal bile vermek istemiyor. Asıl suçlunun O kadın olduğunu iddia edip beni sakinleştirmeye çabalıyor. Bense, o kadın suçlu bile olsa, Selim’in onu tersleyerek, reddetmesi gerektiğini söylüyorum.

Bu arada da, Selim durmadan, mesaj üstüne mesaj gönderiyor, telefonumdan durmadan arayıp duruyor. Sonunda, telefonu tamamen kapatarak, bana ulaşmasını engelledim. Bu süre zarfında da, öfkem ve sinirim biraz olsun yatışmış, suratımdaki o korkunç hal birazcık gitmişti. Az sonra, Sinem’in annesi kapıya vurdu; “Kızım.. Arzucum.. Müsait misiniz, yanınıza girebilir miyim..?” diye sorunca; Sinem bana baktı. Ben de, başımı olur anlamında salladım. “Evet, annecim girebilirsin” diye annesini çağırdı. Ben de kalktım, Feride teyzenin elini öpüp, halini hatırını sordum. O da, bana benim ve ailemin nasıl olduğunu sordu. Feride teyze, -ona bu şekilde hitap etmeye alışmıştım- beni çok severdi. Sevgi konusunda, kızından hiç ayırt etmezdi. Eskiden onlara daha sık giderdim. Benim işe başlamam, Sinem’in nişanlanması bizi biraz uzaklaştırdı. Ayrıca, onunla yaşadığımız bir olayın da, görüşmelerimizin seyrelmesinde etkisi olmuştu. Neyse o konular bizim çok özelimize giriyor. Bir gün belki o cesareti bulursam o özelimi de anlatırım sizlere.

Selim, peşimden günler, haftalarca koştu, diller döktü, msn’den engelledim fakat, cep telefonumdan peşimi bırakmadı. Bizi tanıştıran kuzenim yoluyla mesajlar gönderdi. Bu şekilde, bir buçuk ay pes etmeden aramaya devam etti. En sonunda o da pes etti. Telefonuma son bir mesaj gönderdi;
“Tamam, bitmesini istiyorsun. Bunda haklı da olabilirsin. Ama benim bu olayda, en küçük bir kabahatim yok. Bitirmek istedin, bitirelim. Bundan sonra, kesinlikle arayıp rahatsız etmeyeceğim. Ama, sen bundan pişmanlık duyup dönene kadar seni bekleyeceğim. Bu güne kadar senden başkasını sevmedim. Bundan sonra da sevmeyeceğim. Seni severken başkasını nasıl sevebilirim ki..Seni halen çok seviyorum. Dönmeni bekliyorum.. Selim”

.....
Devamı var..

Foto : deviantART 

19 Kasım 2009

Ankara'da bir sonbahar & Sonbaharda Ankara..

"Ey zaman tanrısı! Acı bize..."                    

Ankara'ya son­bahar, at kestaneleriyle ge­lir bulvar kal­dırımlarında...

O sonbahar, tank paletleriyle gelmişti.

Giderek büyüyen korkunç bir uğultu ve uygun adım koşuştu­ran postal sesleri, bir Eylül sabahı alacaka­ranlıkta teslim aldı şehri...

Uyandığımızda fı­rınların önü kuyruktu ve üniversiteliler ba­şucu kitaplarıyla isyana çağıran dergileri ya­kıyorlardı hela taşlarında... O dergiler ki "oligarşinin mevcut krizi çözmek için silahlı müdahaleden gayrı yolunun kalmadığını" yazıp duruyorlardı nicedir...

Çok geçmedi, yine aynı sonbaharın serin alacakaranlığında cezaevi avluları "Katil oli­garşi... Kahrolsun faşizm" sloganlarıyla çın­ladı... ve sözler bitmeden tekmeledi cellatlar darağacının taburelerini...idam edilebilsin diye yaşı küçültülmüş fidanların boyunları kırıldı birer birer, darbenin kırdığı kalemle­rin buyruğuyla...

* * *

Ve sen ey zaman tanrısı;

...sen ne kudretlisin ki bize tez elden gös­terdin, hiçbir süngünün bir saati durdurma­ya gücünün yetmeyeceğini...

Bir baktık ki; hükümranlığında çıplak ka­dınların resmedildiği tabloları emirle sergi­lerden kaldırtan paşamız, şimdi nü resimler boyadığı Marmaris'te, nesli tükenen kap­lumbağalar ve sağlığı bozulan Cumhurbaş­kanları için dualar ediyor. 17 yıl önce "başı­mızdan eksik etmek için" sürgünlere yolla­dığı Demirel'e, "Allah sizi başımızdan eksik etmesin" diye mesajlar gönderiyor.

Darbenin devirdiği "kare ası"ndan Demirel Cumhurbaşkanı, Ecevit Başbakan yardımcısı, Erbakan ana muhalefet lideri, Türkeş "merhum büyük devlet adamı" olduktan sonra Evren'e hayır duaları etmek kalıyor.

Ve "Zaman tanrısı", bugünden düne öpü­cük yollarken son buseyi eski İçişleri Bakanı Meral Akşener'in dudaklarına konduruyor:

"Dev-Sol haklıymış" diyor Akşener, düne kadar yok etmek için savaştığı bir örgütün teşhisini doğrulayarak: "...Türkiye'de ger­çekten de elitist oligarşik bir dikta yönetimi var. Hükümet, bu diktanın sopasıdır."

Çiller'in deyimiyle "son komünist devlet" olan Türk devletinin "son komünist bakanı" Akşener, 17 yıl önce hela taşlarında yakılmış teşhisleri keşfediyor. Bu sözleri söyledi diye boynuna yağlı urgan dolanmış delikanlıların itibarlarını iade ediyor.

Acaba "oligarşik devlet" tezinin sahipleri, şimdi bu gecikmiş teşhisin tedavisine ilişkin görüşlerini de Akşener'e fakslarlar mı? Ak­şener, "Oligarşik diktaya karşı yegâne müca­dele yönteminin silahlı direniş olduğu" gö­rüşüne de katılır mı? Çiller Akşener ikilisi Yeniköy'deki hücre evinden. Tarabya sırtla­rına çıkıp kırdan kente doğru "oligarşinin sopası/brifing cuntası"na karşı silahlı müca­deleyi başlatır mı?

Bunları sormak için Dev-Sol'cu arkadaşla­rı arayacaktım. Ancak sonra günlerden Cu­ma olduğunu farkedip vazgeçtim. Çünkü ge­çenlerde gazetelerde gördüğüm bir fotoğ­rafta Dev-Sol'cular bir camide dizlerini kır­mış, ölen bir yoldaşları için Cuma namazı kılıyorlardı. Akşener, oligarşiyi keşfederken, Dev-Sol, "halkın değeriyle barışma"yı deni­yordu.

* * *

Ankara'ya bu sonbahar, bulvarda at kestaneleriyle geldi.

...bir de benzersiz ibret dersleriyle...

Ve sen ey zaman tanrısı;

...sen ne kudretlisin ki, devrilmiş liderleri kahraman, onları devirenleri duahan yaptın. Lanetlenmiş sloganlarımızı, onları lanetleyenlere söylettin. Asılmış gençlerimiz birer film yıldızı bugün... yakılmış kitaplarımız best-seller...

Yeter artık; acı bize..!

Oynama bizimle..!

CAN DÜNDAR





ANKARA’YA SONBAHAR GELİR…

Ankara’ya sonbahar gelir ki görmelisiniz… Ömrünüzün bir yerinde, sonbaharların birinde birkaç günü Ankara’da geçirmeden “bir hayat yaşadım” demeniz hayata büyük haksızlık. Öyle gelir Ankara’ya sonbahar…

Gri, renksiz sandığımız sokaklar öyle renklere boyanır, yürürken bir tablonun içinden geçiyorum sanırsınız. Adımlarınız bir tuvale basar gibi olur ya da..

Sarıdan yeşile, pembeden kırmızıya tüm renkler, ağaçtan önce dalda, daldan önce yapraktadır. Şaşkına dönersiniz..

Ankara’ya sonbahar öyle bir gelir ki yüreğinize mi çarpar önce, gözünüze mi çarpar bilemezsiniz…

Ankara’da aşk mevsimi ilkbahar değildir, aşk sonbaharla gelir. Sevgiliye daha bir sokulmak için hafif bir rüzgar, incecik bir soğuk süzülür içinize.. Bir tuzak gibidir sevgiliyi akla düşürmek için Ankara’da sonbahar.

Sokak sokak, Bahçelievler’den Yüksel Caddesi’ne, Tunalı’dan Cinnah’a sarı sarı şehre karışır hayat. Sarı sarı hayat soluklanır her köşede.

İşte o zaman anlarsınız tüm gri anılar sarıdır. Ankara bir sarışındır aslında. Öyle şuh türünden değil, masum, sessiz ve sakin bir sarışın…

Bir tepeye, bir yükseltiye çıkmalıdır hemen. Vakit yitirmeden. Bir dakikasını, bir saniyesini kaybetmek olmaz. Sonbaharda bakınca bir tepeden neden şairler Ankara’dan çıkar anlarsınız.. Tablosunda sarı kullanmayan ressam bilirsiniz ki Ankara’dan geçmemiştir.

Ankara’da sonbahar baştan çıkarıcıdır. Kendinizi sürüklenirken bulursunuz sonbaharın içinden geçerken.. Sürüklenirsiniz ya sokağa ya da sevgilinizin kollarına…

Fark edersiniz yanı başınızda durduğunu ağaçların. Anlatsanız dinleyecektir sizi, dinleseniz anlatacaktır sanki o sessizce boynunu bükmüş ağaçlar…

Ankara’da sonbahar başka türlüdür. Sarhoş eder insanı. Renkten sarhoş eder, hüzünden sarhoş eder… Bıraksa gitmek istersiniz… Bırakmaz. Gitseniz sarısı sizi geriye çağırır.

Öyle bir kendinden geçme halidir ki bu, tüm eski sevgililerinizi aramak istersiniz bir bir. Tüm dostlarınız “hadi gel kafa çekelim” mesafesinde olsun istersiniz.

Bir sonbaharda Ankara’da ellerinizi cebinize sokarak ve yanında şımarıkça gülümseyerek ve hiç konuşmayarak onunla yürümek istersiniz… Hangi sokağa girdiğinizi bilmeden ve düşünmeden hiç… Ayaklarınıza sarı yapraklar bulaşarak ve kulağınıza yaprak çıtırtıları dolarak… Öylesine yürümek… Ankara’da… Sonbahar’da… Yapmazsanız eksik kalır hayat…

NURAN YILDIZ

/*/*/*/*/

Adım Sonbahar

nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar

Attila İlhan

01 Ekim 2009

SANA AŞIĞIM, SANA DA, SANA DA...



Ceyda, mutfakta bir yandan bulaşıkları makineye koymakla meşgül, diğer yandan aklındakileri Mehmet'e nasıl söyleyeceğini düşünüyor.. Söze nasıl başlayacağına bir türlü karar veremiyor.. Mehmet'in ona vereceği tepkiyi hesaplamaya çalışıyor.. Sonunda kararını veriyor.. İki bardak çayı alıp, salona götürüyor..

Ceyda ve Mehmet iki yıllık evli bir çift.. Bir birlerine deli gibi aşık olup, bir süre sonra evlenmişler.. Evlenmeleri aşkların da hiç bir azalma meydana getirmediği gibi, daha da fazlalaşmış.. Evlilikleri ile başlayan aktif cinsellik, hayatlarına ayrı bir renk katmış.. Her ne kadar, Mehmet'in Ceyda ile tanışmasından önce cinsel deneyimleri olsa da, Ceyda'nın böyle bir deneyimi olmadığından, bu aktif cinsellik, Ceyda'nın eşine duyduğu aşkı daha da çoğaltmış..

Ceyda, eşinin çayını verdikten sonra, kendi çayınından bir yudum aldıktan sonra,
- Hayatım sana söylemek istediğim bir şey var.. diyor ve çaydan bir yudum daha alıyor..
Mehmet, eşinin vitrinlerde beğendiği bir kıyafetle ilgili bir konunun açılacağı düşüncesiyle,
- Söyle aşkım.. Nedir..? İş mi..? Alış veriş mi..? diye soruyor..
Ceyda, halen emin değil.. "Söylesem mi, söylemesem mi..?" diye düşünüyor.. Sevdiği erkeği tamamen kaybetme korkusu da beynini tırmalıyor.. Mehmet, karısına dönüp ne söyleyecek diye bekiliyor.. Ceyda, sonunda kararını veriyor..
- Aşkım, seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun.. Ben de, senin beni beni sevdiğini biliyorum.. diyerek söze başlıyor..
- Evet, tatlım.. Ne var bunda..? Biz bir birimize halen deliler gibi aşığız.. Bunu bilmeyecek ne var.. diyerek, karısına bir öpücük gönderiyor..
- Biliyorum aşkım.. Ama.. diyerek, duruyor, sözlerinin burasında Ceyda.. Kısa bir süre bekledikten sonra eşine,
- Ama.. diyor tekrar.. Sonra, dökülüyor ağzından tüm aklındandan geçenler..
- Sevgilim, sana deli gibi aşığım, biliyorsun bunu.. Ama, ben Esat'a da aşığım.. O'nu da deliler gibi seviyorum.. diyerek, büyük bir yükten kurtulmuş gibi rahatlıyor.. Mehmet ise, duyduklarını tam anlayabilmiş değil.. Beyninin onu yanıltığını düşünüyordu.. Yoksa, duydukları gerçek olamazdı..
- Aşkım, söyledikleri tam duyamadım.. Kimden bahsetiğini anlayamadım.. derken, duyduklarının doğruluğunu Ceyda'nın bakışlarından hissediyor. Ceyda da, eşinin durumunun farkında.. Kocasının şu an bir şok etkisinde olduğunu görüyor.. Ve kocasına,
- Aşkım, şimdi az önceki sözlerimi unut sen.. Ben sana uygun zamanda anlatırım.. diyerek, kocasının bu şoku atlatmasına çalışıyor.. Kocası, Ceyda'nın söylediklerini düşünüyor.. Ve, hafızası onu dört sene öncesine götürüyor..

.....

Necla ile ayrıldığı o günü hatırlıyor.. Bir birlerini o kadar çok severken, eften püften bir nedenle son vermişlerdi.. Bu aşkın sona ermesinde, Mehmet kendini suçluyordu, o günün aksine.. Sonrasında bir kaç defa görüşmüşler ve ayaküstü, öylesine bir kaç sözle geçiştirmişti ikisi de.. En son bir hafta önce rastlamıştı Necla'ya.. Yine ayak üstü bir sohbet yapmışlardı.. Kendi evliğinden bahsetmişti, Mehmet.. Necla da, sonlanan nişanlılık devresinden.. Ayrılırken, her ikisi de, aralarında halen bir şeylerin olduğunu, ateşin tamamen sönmediğini düşünüyordu..

.....

Ceyda, kocasının suspus oturmasından, en ufak bir tepki vermemesinden bir anlam çıkarmaya çalışıyor.. Ancak, aklına olumlu veya olumsuz hiç bir şey getiremiyor.. Bir şeyler söylese, söylediklerinden ne düşündüğünü çıkarabilecekti.. Mehmet, nihayet oturduğu koltukta doğruldu, arkasına yaslandı ve karısına dönüp,
- Sevgilim, şu an söylediklerini düşünüyor ve onları yorumluyordum.. Senin beni ne kadar çok sevdiğini, aşık olduğunu biliyorum.. Ben de seni çok, hem de çok seviyorum, sana öylesine aşığım ki.. Bu aşkım, senin başka birine de aşık olmanla azalmıyor.. diyerek hafiften biraz nefes alıyor.. Birazdan söyleyeceklerini söylemek için.. Ceyda ise duyduklarından rahatlamış vaziyette, kocasının yanına sokulup ona,
- Ahh, biricik aşkım, demek beni anlıyorsun.. diyerek kocasının yanağına kocaman bir öpücük konduruyor.. Kocası ise,
- Bir dakika tatlım, daha sözlerimi bitirmedim.. diyerek devam ediyor sözlerine,
- Bak dediklerimi duydun, sana olan aşkım, senin başkasına da aşık olmanla azalmıyor.. Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun aşkım.. Ama, ben de seni sevdiğim kadar, Necla'yı da seviyorum.. Necla'ya da aşığım..

.....

Sevgili okuyucularım, yukarıdaki kurgulama hikaye burada sona erdi.. Bu kurgulama da nereden çıktı, böyle şey mi olur, bizim toplumuzun yapısına uyar mı..? gibi sorularınızı ve eleştirilerinizi tahmin edebiliyorum..

Elbette olmaz.. Olamaz.. Bizim toplumuzda bir kadının birden fazla erkeğe aşık olması, bir arada yaşaması diye bir kavram yoktur.. Olamaz, olması bile düşünülemez.. Böylesi kavramlar sadece erkelere özgü kavramlardır.. Erkek birden fazla kadınla birlikte olabilir.. Evli ise, karısının üstüne birden fazla kuma getirebilir.. Beraber olduğu her kadına da aşıktır, onların herbirini sevebilir.. Ama, kadınların böylesi bir hakkı yoktur.. Aklından bile geçiremezler.. Buna bile hakları yoktur..

Ama, dikkat edin sevgili karşı cinslerimiz.. Batıda yaygınlaşan "poliamori" yada diğer bir deyişle "polyamory", her salgın gibi canım ülkemizi de sarabilir.. Buna hazırlıklı olsanız iyi olur.. Önlemlerinizi şimdiden alırsanız, belki ülkemizi "teğet" geçerek gidebilir.. Ne önlem alabileceksiniz bilemem.. Orası sizin muhteşem o beyninize kalmış bir şey..





Sevgiler gönderiyorum hepinize, ayırım gözetmeksizin.. 

08 Eylül 2009

Baba gibi yar olmaz..!

Babacığım beni kırmamış ve hiç istemediği halde, gece vakti kuzenlerime götürmeye evet demişti. Ben zaten hazır gibiydim. Babamın "Hadi çabuk hazırlan o zaman, çok da geç kalmayalım. Ben daha geri döneceğim oradan." sözleri üzerine, "Tamam, babacım. Ben zaten hazırdım, gidebiliriz" diyerek koşa koşa çantamı almaya odama koştum. Odamdan çantamı alıp geri çıkıyordum ki, "Kendime bir bakayım" diyerek aynaya yöneldim. Şöyle kendime bir baktım ve saçımı ellerimle düzeltir gibi yaptım. "Fena değilim, idare eder" deyip, tekrar çantamı alıp, anneme "Hoşça kal" diyerek babamın arkasından evden çıktım.

Babam arabayı çalıştırmış beni bekliyordu. Valizimi arka koltuğa atıp babamın yanına oturdum. Gideceğimiz yer yaklaşık olarak 45 dakika filan sürüyordu. Hemen cepten kuzeni aradım; "Kuzencim geliyoruz, birazdan oradayız" diye. İçim içime sığmıyor, bir an önce varmak istiyorum. Kuzenimle konuşacaklarım var. Yeni biriyle tanıştırdı.. Çok yakışıklı ve harika bir çocuk. Kuzenimle onun hakkında çok konuşacaklarımız var. Şimdi bilenler soracaktır, “Hani bir internet maceran vardı, sonunu anlatmamıştın.. Sonu ne oldu onun? Bitti mi?” diye.. Anlatayım kısaca..
***
Hakanla olan msn aşkım ise, anlattığım o olaydan sonra, oturdum kendisine bir özür maili döşendim. Mailde, benim henüz 13 yaşında olduğumu, fakat kendisine yalan söyleyip onu aldattığım için özür dilediğimi filan yazdım. Erkek kardeşimin, yazışmalarımızı okuduğunu ve tüm okuduklarını babama anlattığını, sonrasında da babamın buna çok kızdığını anlattım. Babam, özellikle yalan söyleyerek, kendimi olduğumdan farklı gösterdiğimi ve onun duyguları ile oynadığımı belirterek özür dilememi, istiyordu. Babamın bütün bu isteklerini de yerine getirdim. Beni affetmesini ve bir kardeşi olarak görmesini istedim. Bu ve buna benzer bazı şeyler daha yazarak gönderdim.

Benim göndermem bir şey değil. Asıl Hakan'dan gelecek cevabı merak ediyordum. Maili gönderdim fakat, gece gözüme uyku girmiyor, devamlı onu düşünüyorum. Uyumak ne kelime, beynim zonkluyor, evde ne kadar ağrı giderici ilaç varsa içiyorum.

Hakan’ın cevabı gecikmedi. Ertesi gün mailime cevap gelmişti. Gelen cevap, elbette büyük bir hayal kırıklığının kelimelere yansıması idi. İnanılmaz derecede çok şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştı. Onunla o kadar çok şey paylaşmıştık ki, bu yazdıklarıma inanamıyordu. Fakat, öylesine olgun bir kişiliği vardı ki, cevabında sitem ve kırgınlığını belirtmiş olmasına rağmen, bana bile teselli sözlerini ihmal etmemişti. Zira, çok üzülmememi, bu yaptığım şeyin çocukça bir şey olduğunu, fazla üzrerinde durmadığını filan söyledi. (Hakan böyle biriydi işte.) Ayrıca, benim mailde belirtmem nedeniyle, bundan sonrada yazışmayı sürdürebileceğimizi belirtiyordu. Yani arkadaşlığımız, bir abi kardeş ilişkisi şeklinde devam edecekti. Sevgililikten, kardeşliğe geçecektik. Bu nasıl olacaksa artık..!

Bir sonraki veya daha sonraki mailinde olabilir. Tecil ettirmiş olduğu askerliği için yeniden müracaat ettiğini ve tecili kaldırttığını söylemişti. Yaklaşık bir ay sonra da askere gitti. Askere gidene kadar yine görüşüyorduk msn'de.. Ben msn'deki resmimi değiştirmiştim. O zamankinden daha da küçüklük bir resmimi koydum. Fakat onun askere gidişi ile çok büyük bir boşluk ve yalnızlık içinde hissettim kendimi. Mahalle ve okul arkadaşım Sinem ile daha fazla bir araya gelmeye başladım.! Yakınlarda ondan başka samimi görüştüğüm başka arkadaşım da yoktu. Hakan'ı unutmaya çalışıyordum. Bunu yapmak zorundaydım. Çünkü, artık ben de yavaş yavaş anlıyordum ki, ona olan hislerim gerçek aşk değildi. Eğer, öyle olmuş olsaydı, onun istediği buluşma önerilerini her ne pahasına kabul ederdim. Eğer gerçek aşk olsaydı, babamın istemesine rağmen, o özür mailini yazıp göndermezdim. Evet, ona karşı bazı duygular besliyordum ancak, bu aşktan ziyade bir hayranlık ve beğenme  duygusundan başka bir şey olamazdı.

***

Çok aşırı bir heyecan vardı içimde, bir an önce gitmek istiyordum. Birkaç gün onlarda kalacaktım. Bir hafta sonra da, üniversiteye giriş sınavım vardı. Biraz kafamı dinlendirmem, derslerden uzaklaşmam gerekiyordu. Sınavı nasıl olsa kazanacaktım, herhangi bir korku ve heyecanım yoktu. Tek istediğim gazeteci olmaktı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik dışında başka yer istemiyordum. Mutlaka oraya girecektim.

Yolun yarısına gelmiş sayılırdık. Babam hem radyodaki şarkıya eşlik ediyor, hem de arada bana takılıyordu. O arada, bir sigara yakıp kendisine vermemi istedi. Sigara paketinden bir tane sigara çıkardım. Dudaklarıma koydum ve çakmağa uzandım. O anda gözleri yakan bir far ışığı ve kulakları sağır edecek derecede müthiş bir fren sesi duydum. Karşıdan gelen kamyondan kurtulmuştuk fakat kamyon bize gidecek yol bırakmamıştı. Arabamız yoldan çıkmış ve meyilli arazide yuvarlanmaya başlamıştık. Bir an, 17 Ağustos’ta depremden kurtulduk ama, bu defa kurtulamayacağız diye aklımdan geçti. Ondan sonrasını ise hiç hatırlamıyorum.

Gözlerimi açtığımda yoğun bakımdaydım. Tabi buna gözünü açmak denirse. Sadece bir an gözlerimi araladım, sonra tekrar dalmışım. Aradan 6 gün geçmiş, kaç tane ameliyat geçirmişim haberim yok. Ayağım, kolum kaburgalarım kırık içinde. Kaburgam karaciğerimi parçalamış. Dalağım parçalanmış. En önemlisi de, yüzümün parçalanmış olması. Alnım ve boynum yarılmış. Hafızam kısmen gitmiş. Bir çok şeyi hatırlayamıyorum. Üniversite sınavına gireceğimi ancak iki hafta sonra hatırladım. Ve doktorlardan izin alınmasını istedim, sınava girebilmem için. Sanki sınav filan kalmış gibi.. Babam ise, emniyet kemeri sayesinde ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştı.

Aralıksız 55 gün hastahanede kaldım. Doktor ve hemşirelerle akraba gibi olduk. Hatta doktorların birkaçını tavladım ve aşık ettim kendime. Her türlü imkanları kullandılar ve beni hayata taşıdılar. Onlara buradan tekrar ayrı ayrı teşekkür ederim. Bütün ameliyat izlerimi tamamen sildiler, en ufak bir iz bırakmadılar. Hastahaneden çıktıktan sonra da, altı ay süresince 15 günde bir kontrol ve tedavilerim için gidip geldim. O kadar büyük kazadan sonra yaşamam bir mucize idi. Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Babam bu kazadan sonra o kadar değişti ki; Kazaya kendisi sebep olmadığı halde, kendini suçluyordu. Aracı o kullandığı için, bu bile onun kendisini suçlamasına yetiyordu. Benim üniversite sınavına girememem onu çok üzmüştü. Hatta, halen bile o kaza nedeniyle gazeteci olamadığımı, buna sebep olarak kendisini gördüğünü bazı konuşmalarından anlayabiliyorum. Kazadan sonra, babam sigarayı bıraktı. Sigaranın da, o kazada kusurlu olduğunu düşünüyordu. Babam bıraktı ama, ben başladım sigaraya.

Off ya, yazı çok uzun oldu. İkiye mi bölseydim acaba. Kim okuyacak şimdi bu kadar uzun yazıyı. Bakacaklar upuzun bir yazı, çekip gidecekler. 

Not : Bu yazıya bağlantılı yazılar; 



30 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve depremim...! Bölüm : II

O gece yine Hakan'la msn'de konuşuyoruz. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Bizimkiler de henüz yatalı bir saat filan olmuştu. Ben bilgisayarın başında, bir taraftan Hakan'la sohbet ediyorum, diğer taraftan da karnım hafiften acıktığı için, annemin yaptığı keki tıkınıyorum. Buz gibi kolayla birlikte.

Bir an, başımın döndüğünü ve oturduğum sandalyenin hafiften sallandığını hissettim. Ne oluyor dememe bile fırsat kalmadı. Birden büyük bir gümleme sesi ve her tarafın kararması ile ayağa fırladım. Çığılık çığlağa "İmdat, imdat" diye bağırıyorum ama sesim sanki duyulmuyor gibi geliyor bana. İlk aklıma, atom bombası mı atıldı? Yoksa, bu genç yaşta gün yüzü görmeden "kıyamet" mi kopuyor diye düşünüyorum. O zifiri karanlıkta, odada bir yerlere tutunmaya çalışırken, kapıya doğru gitmek istiyorum. Fakat, artık kapının hangi yönde olduğunu da şaşırmış durumdayım. Çünkü, bulunduğum odanın içinde bir o duvara bir duvara gidiyorum. Yapabildiğim tek şey, yere düşmemek için çabalamak.

Çığlıklar ve imdat seslenişlerim arasında ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise, bittiğinde sanki aradan yıllar geçmişti. Ve o süre içinde, bir böceğin bir kibrit kutusu içinde çalkalandığı gibi, odamın içinde biri beni çalkalamıştı. Sonraları, o günün ülkemiz açısından ne kadar acı bir gün olduğu, belleklerimizden kazınmayacak bir tarih olduğunu kavrayacaktım. "17 Ağustos 1999" günü yaşadıklarımı sanırım ölünceye kadar unutamam. O zaman korktuğum kadar, hiç bir zaman korkmadım ve bundandan sonra da korkmam sanırım. Allah'a çok şükür ki, ailemizden kimseye bir şey olmadan çıktık evimizden.

Evden çıktık ama, dışarıda evden daha korkunç bir manzara bizi bekliyordu. Böylesine bir yıkımı yaratan deprem nasıl olabilirdi ki? Buralarda böylesine deprem olmadı ki..! Böyle depremler ancak, Endonezya'da filan olabilirdi diye düşünüyordum, o kibrit kutusunun içinde çalkalanırken de.

Tanrı bizi sınamıştı... İnsanlar acaba hangi yönde davranış gösterecekler diye. Bu dediğim benim bir anlık saçmalamam tabii ki. Tanrı insanları böyle bir sınamadan geçirmez ki. Yaşanan bir doğa olayı idi. Fakat, bu olay karşısında bir çok kişinin gerçek yüzünü tanıma fırsatı da bulmuş olduk bu vesileyle. Bu yaşananlara rağmen, ne kadar aç gözlü, ne kadar mal mülk düşkünü olduklarına şahit olduk. Bazı kişilerin, böylesine bir olaydan dahi, kendilerine maddi çıkar sağlama peşine düştüklerini gördük. Dağıtılan yardımların; hiç ihtiyacı olmayanlar tarafından yağmalandığı, dağıtımı yapan kişilerin, gelen yardımları nasıl depoladıklarını gördük. İnsan o zaman üzülüyor işte, ben de bu zümrenin, bu insanlığın bir parçasıyım diye insanlığından utanası geliyor.

.............

Hakan'la uzun süre görüşemedik. Depremin etkisi biraz azalıp, tekrar güncel yaşantımıza dönmek epeyce bir süre aldı. Bu sürede, ne ben Hakan'ı düşünecek haldeydim. Ne de Hakan, beni düşünebilecek durumdaydı. Durum biraz normale döndükten sonra tekrar görüşmeye başladık. Sadece nette görüşüyorduk. Ne ben, onun yüzünü görebilmiş ve sesisini duyabilmiştim, ne de o beni. Bu sanal alemde bir tek biz ve aşkımız vardı. Ben durumdan son derece memnundum ve mutluluğumu kelimelerle ifade edemiyordum. O da, çok mutluydu. Ancak, ara sıra konu, buluşma ve görüşme meselesine de gelmiyor değildi. Ben de, her defasında çeşitli yalan dolanlarla mazeret uydurup duruyordum.

Tanıştığımız neredeyse 6-7 ay olmuştu. O hafta sonu kardeşimin Hakan'la olan yazışmalarımızı görmesi, benim ikinci depremimdi. "Keşke 17 Ağustos'da ölüp gitseydim de, şimdiki gibi yerin dibine girecek bir duruma düşmeseydim." diye kendime lanet ediyordum. İçimden, "Allah'ım neden beni böylesine rezil rüsva edecek bir duruma soktun. Depremde alsaydın ya canımı" diye isyan ediyordum. Babama ağzımı açıp, hiç bir kelime dahi söyleyemiyorum. Her ne söylese haklı, çünkü. Kardeşim konuştu, biz dinledik. Sonunda babam, kardeşime dönüp "Bitti mi? Başka bir şey var mı, öğrenmemiz gereken?" diye sordu. Kardeşim, yok anlamında kafasını sallayıp, cılız ve titrek bir sesle de, "Yok, hayır" diyebildi. Ben başım önümde, sessizce bana ne diyecek acaba derken, "Tamam, haydi gidin işinize bakın." diye annemle kardeşime işaret etti. Bana döndü, "Sen de gel şuraya otur bakalım" diyerek yanındaki kanepeyi gösterdi. Sessizce oturdum, gösterdiği yere.

Düşünmeye çalışıyorum, fakat beynim uyuşmuş sanki. "Acaba tepkisi nasıl olacak?" diye düşünüyorum. Babamın huyunu çok iyi biliyorum. Babam, olaylar karşısında ani tepki göstermez, gayet yumuşak ve mantıklı hareket eden bir kişidir. Bir süre öylece ikimiz de hiç konuşmadan oturduk. O sanki, hiç bir olay yokmuşcasına tv'nin kumandası ile kanalları karıştırmakla meşgul. Arada bir de, sigarasını tüttürmekte.

Ben onun ne zaman tepki göstereceğini beklerken, "Yavrucum, kim bu konuştuğun kişi? Kimdir? Nasıl biridir?" diye peş peşe soruları sıraladı. Ben şaşırmış bir vaziyette, "E-fen-dim..!" diye kekeledim..! O devam etti sormaya, "Kızım, sana soruyorum, kaç yaşında bu adam? Onu seviyor musun? Onun sevgisinden emin misin? Bunlara cevap istiyorum senden." Ben düşünecek halde değilim ki, babamın bunları soracağını dahi düşünemiyorum. Boğazımdan ancak çıkarabildiğim bir sesle, "Hayır, baba. Emin değilim, çok özür dilerim." dediğim anda, "Yooo, dur bakalım. Bizden özür dilermiş, küçükhanım." diye gürledi. "Bizden niye özür diliyorsun? Git o adamdan özür dile. Hem de, öylesine özür dile ki, yerin dibine geçecek şekilde özür dileyeceksin. O kişiyi kırmadan incitmeden, özür dileyeceksin. Benim sana söyleyeceklerim bu kadar." dedi ve "Sonucundan da haberim olsun" diye de ekledi.

Hıçkırarak ağlıyordum. Ve gözlerimden yaşlar sicim gibi akarken, geldi elleriyle gözlerimi sildi. Bir yandan "Hadi sil bakalım yaşlarını." derken, diğer yandan da başımı okşayıp, yüzümü gözlerimi dudaklarınla kuruluyordu. "Herkes hata yapar, biricik aşkım. Önemli olan, o hatayı telafi edip, bir daha aynı hataya düşmemektir." diyor canım babacım ama, gözyaşlarım benim sözümü dinlemiyor ki. Kucağına oturdum ve boynuna sarılıp, bir taraftan ağlayıp, diğer yandan babamın yanaklarından öpüyorum, "Canım babacım, seni çok seviyorum." diyerek. Bilmiyordum ki, onun bizlere sevgisinin yanında, benim sevgimin ne kadar sönük kaldığını.

O esnada da; annem, gözleri gözleri buğulanmış, bir eli kardeşimin omuzunda, kapı aralığından bizi izlediklerinin farkında değildik.

...........

Devam edecek...


27 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve sonrası..!

Annemin, "Kızım, deminden beri sesleniyorum. İşitmiyor musun?" demesiyle, birden uyandım o hayal aleminden. "Evet, anne. Duydum işte! Ne oldu ki?" diye bilgisayarın başından kalkıp, odamın kapısına yöneldim. "Ne var, ne buluyorsunuz, şu bilgisayarda bu kadar bilmem ki. Git, babana bir kahve yapta, ver. Benim ellerim hamurlu, bakamıycam şimdi." dedi ve ardından da ekledi. "Haydi, biraz çabuk tut elini." diye. "Tamam, annecim. Hemen yaparım." diyerek mutfağa gittim, babamın kahvesini pişirmek için.

"Buyur babacım kahveni." diyerek kahvesini verirken, "Bu seferki kahvemi beğenicek misin bakalım" demeyi de ihmal etmedim. Kahveden ilk yudumunu aldıktan sonra, "Hımm, eline sağlık. Bu seferki güzel olmuş. Sağol." derken, yüzüme de şöyle bir gülümseme gönderdi. "Afiyet olsun, babacım" diyerek yanağına bir öpücük kondurdum. Daha doğrulmamıştım ki, benden dört yaş küçük erkek kardeşimin, "Ablam msn'de bir adamla neler neler konuşmuş..!" diyerek salona daldığını görünce, "Eyvah! Şimdi bittim." diye aklımdan geçirdim.

O arada, annem de elleri hamurlu halde salona koşmuş ve "Ne oluyor?" diyerek yüzümüze bakıyor. Kardeşim anlatıyor, hepimiz onu dinliyoruz. Benim yüzüm kırmızıdan mora, sarıdan beyaza, renkten renge giriyor. Kardeşim, anlatıyor da anlatıyor. Benim bir süre önce msn'de tanışıp, eğlence-gırgır olsun diye baştan çıkarıp, sonradan da bırakamadığım ve aşık olduğum bir adamla bütün yazıştıklarımızı salonun ortasına döküvermişti, kardeşim. O an bir taraftan, kendimi yerin dibine geçmiş gibi hissediyorsam, diğer taraftan da kardeşimin bu yaptığı karşısında, onu şuracıkta gırtlağını sıkıp öldürmek geliyor içimden.

............

Onunla, lise ikinci sınıftayken tanışmıştık. Okulların kapanmasına bir kaç hafta kalmıştı. Bir hafta sonu, okuldan ve oturduğumuz semtten, Sinem ismindeki bir arkadaşıma gitmiştim. Henüz bizde bilgisayar olmadığından, onların bilgisayarından internete girip, olur olmaz sitelere girip, gırgır-şamata eğleniyorduk. Daha "msn" nedir bilmiyordum. Sinem, kendisinin msn'e kayıtlı olduğunu ve benim de kayıt yaptırmamı söyledi. Arada msn ile birbirimizle görüşebileceğimizi filan söyleyip, hemen benim için de bir kayıt yaptırdı. İnternette bir resim paylaşım sitesinden de, bir resim beğendik. Seçtiğimiz kız, ABD'den biri ve sitede yüzlerce fotoğrafını yayınlamış. Fakat, onların hepsini kullanmamız imkansız. Çünkü, resimlerin bir çoğunda, kızın yaşadığı yerin özelliklerini gösteren işaret ve belirtiler taşıyor. Aralarından, resimlerin yabancı bir ülkeden olduğunu göstermeyecek olanları ayıkladık.

Ben artık o resimdeki kız olmuştum. Gerçi kız benden biraz daha kilolu sayılırdı ama, o anda bunu kim düşünecek haldeydi ki? Derken, bir kaç gün sonra, msn de birinin beni eklediğini gördüm. Onay verdim ve o an online olduğunu gördüm. Hemen selam-kelamdan sonra, tanışma faslına geçtik. İsminin Hakan olduğu zaten msn'de görünüyordu, fakat bu ismim Hakan diyerek söze başladı. İstanbul'da oturduğunu, abisi ile birlikte bir işyerlerinin olduğunu filan anlattı. Ben de, kendimden bahsettim birazcık. Fazlada yerimi yurdumu filan vermek istemiyorum. Ne olur ne olmaz diyerekten.

Önceleri; hep havadan sudan, birbirimizin dünyaya bakışı, kişiliklerimiz ve hayatı kavrayışımız üzerine bir sürü sosyolojik ve psikolojik değerlendirmeler yapıyorduk. Sinem, konuştuğu kişilerle hep aşk meşk üzerine konuşurlarken, bizim konuşmalarımız hiç o konulara yaklaşmıyordu. Nelerden hoşlanırmışık, yok kimler gibi olmak istermişik, hangi tür filmleri izlermişiz de, falan filan. En büyük hobisinin Formula 1 yarışları olduğundan bahsetmişti. Her konuşmamızda, mutlaka bu konuyu açar, uzattıkça uzatırdı. Bir gün dayanamadım. Bir sevgilisin olup olmadığını sordum. Bir süre cevap gelmedi msn'den. Orda olup olmadığını yazdım bir kaç defa. Sonunda, "Yok" dedi. "Şimdiye kadar hiç olmadı" diye cevap verdi. Bir sürü şey anlattı. Babasını kaybettikten sonra, girdiği bunalımları filan anlattı. Anlattığı şeylerden çok etkilenmiştim. İçimde ona karşı sıcak bazı hisler duydum o anda. O an hissettiklerim bir acıma duygusu muydu, yoksa başka bir şey miydi? Tam emin değildim. Birden, sözü değiştirip "sex"e getirdim sözü. İlk şoku atlattıktan sonra, bu konu hakkında konuşmaya başladık. Ancak, konuşmamız hiç bir zaman pornografik düzeyde değildi ve hiç bir zaman o düzeye ben istesem bile getirmeyeceğine emindim. Sanki bilimsel bir tartışma yapar gibi, sex hakkında konuşuyorduk.

Okullar da kapanmış ve yaz tatiline girmiştik. Babama ısrarla bilgisayar alması için baskı yapıp duruyordum. "Bak, lise son sınıfa geçtim. Bütün arkadaşlarımın bilgisayarı var. Ödevlerimi yapmak için devamlı Sinemlere mi gideceğim?" diyerek kafasının etini yiyordum. Babacım, bu kadar ısrarıma, nihayetinde dayanamadı ve "Tamam, alıyorum." dedi.

Artık, günlerimin yarısı bilgisayarda ve onun da yarısını Hakan'la geçirir olmuştum. Bilgisayara oturduğumda onu göremedim mi, onunla konuşamadım mı, sanki bir boşlukta gibiydim. Hakan da, sırılsıklam aşık olmuştu bana. Bir birimizi görmediğimiz zaman sanki biz de yoktuk. O kadar ilerlemişti aşkımız. Bir defasında uzun süre göremedim. Dört gün sonra, nihayet online olduğunu gördüğümde hem sevindim, bir taraftan da kızmıştım kendisine, "Nerelerdesin kaç gündür. Meraktan öldüm." diye. İşyerinde bir kaza geçirmiş, sağ kolu bileğine yakın bir yerden kırılmış. Kolunu askıya almışlar ve o nedenle bilgisayara oturamamış.

O yazı, asla unutamam. Günlerim öylesine güzel geçiyor ki; Bir taraftan eve bilgisayar alınmış, diğer taraftan bir erkekle tanıştım ve deli gibi aşık oldum. Aşık oldum ama, bir yönden de düşünüyorum. Ben 16 yaşındayım, o ise 23 yaşında. Ve kendimi de 21 yaşındayım diye tanıttım. Hakan, ikide bir "gel bir yerde buluşup tanışalım" diye ısrar ediyor. Sonra ben, yalana başvurdum. "Ben msn de İstanbul diye adres verdim ama, aslında Bursa'da oturuyorum" filan diyerek atlatmaya çalışıyorum. O da, "Ben geleyim Bursa'ya" demeye başladı. Bir taraftan istiyorum buluşmayı, diğer taraftan ise...

.........

Devam edecek...


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu