Trafik kazası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trafik kazası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2009

Hangisi ceza..? Ödenen üç kuruş mu, yatılan üç yıl mı, ömür boyu süren mi..?



Murat, polisin siren sesini duyup, yavaşlamadan önce, gözü hız göstergesine gitti. Hız limitinin 80 kilometre olduğu yerde, 120 kilometrenin üzerinde bir hız ile gidiyordu. Son dört ay içerisinde,  dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. "Bir insan, nasıl bu kadar şanssız olabilir..?" diye düşündü ve arabasını sağa çekti. "İnşallah, şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer." diye aklından geçirdi. O zaman polis, belki daha hızlı aracın peşine düşer ve kendisi kurtulabilir, şeklinde bir senaryo hayal etmişti. Fakat, bu düşünce ve hayali, ne yazık ki gerçekleşmeyecek gibi görünüyordu.

Polis, elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Murat, biraz uzak olmasına rağmen, polisi tanımıştı.. "Hilmi... Bu polis, gitiği kahvehanedeki Hilmi değil mi?" sorusu geçti aklından.. Gördüğü kişiyi, hafızasında sorguladı bir an.. İyice arabasının koltuğuna sindi. Bu karşılaştığı durum, bir cezadan daha kötüydü. Oturduğu semtin kahvehanesinden tanıdığı ve samimi oldukları bir polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın, birini durduruyordu. Hem de,  hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.

Murat, yavaşça arabasından indi ve Hilmi'nin yanına gelmesini bekledi.. Hilmi yanına geldiğinde, yüzünde acı bir tebessümle; "Merhaba Hilmi. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz, bu şekilde bir karşılaşma, çok ilginç." dedi.. Hilmi ise, onun bu sitemkar sözlerine aldırış etmeden, kararlı ve normal bir ses tonu ile; "Merhaba Murat." demekle yetindi..

Hilmi gülümsemiyordu. Murat ise, yine aynı tavırla; "Beni, karım ve çocuklarımı görmek için, eve giderken yakaladın." dedi.. Hilmi, ''Evet,  öyle..!!" demekle yetindi.. Hilmi, umursamaz görünüyordu. Yüz ifadesinden, ne düşündüğünü anlamak mümkün değil, Murat'ın sözlerine kısa ve kestirme cevaplar vermeyi tercih ediyordu.. Kısa bir süre daha öylece durdular.. Hilmi, sakin bir şekilde, durduğu yerden, arabanın orasına burasına gözucuyla bakıyordu.. Bakıyormuş gibi yapıyordu.. Aslında, Murat'ın konuşmasını bekliyordu.. Bakalım neler söyleyecek, ne gibi mazeretler ileri sürecek diye.. Murat ise, onun kendisine karşı bu tutumuna, içten içe kızıyor ve biraz daha dostça ve yumuşak bir tavır beklentisi içinde, Hilmi'yi süzüyordu..

Bu kısa sessizliğin ardından, Murat; "Son günlerde, eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca, Hülya bana bu akşam; balık ve güzel mezeler hazırladığını, söyledi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?" diyerek, arkadaşına biraz anlayışlı olması gerektiğini, en azından bu defalık, ailesi için kendisini daha makul görmesini, sağlattıracağını düşündü.. Bu cümleleri kurarken.. Arkadaşı Hilmi ise, onun bu sözlerinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor ve yine umursamaz tavrını sürdürerek; "Evet, ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca, trafik kurallarını ihlal ettiğini de, biliyorum." diye kesin bir cevapla, Murat'ın niyetini anladığını ve bu sözlerin boşuna olduğunu arkadaşına hissettirdi..

Murat, artık durumun sandığından kötüye gitmekte olduğunu farkedip; "Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Başka bir şeyler denemek gerekli" diye düşündü ve farklı bir tutum izlemeye karar verdi. "Beni kaç ile giderken yakaladın?" sorusu ile fazla hızlı gitmediğini, arkadaşına ima yollu hissettirerek, hızını inkar etme yoluna başvurdu, bu defa.. Hilmi, bu soruya cevap verirken, diğer yandan da arkadaşına; "120 ile. Lütfen, arabana girer misin?" diyerek, arbasına binmesini işaret etti.. Murat, halen arkadaşının davranışlarına anlam verememekte ve kendi bildiği yoldan ilerlemek kararındadır. "Bak  Hilmi, bir dakika beni dinle. Seni gördüğüm anda göstergeye baktım. Sadece 90 kilometreyle gidiyordum." diyerek, hızının fazla olmadığında ısrarını sürdürmekte kararlı görünüyordu.. Hilmi ise, artık onun söylediklerini hiç duymuyor ve az önceki sözlerini bu kez biraz daha yüksek sesle tekrarlıyor; "Lütfen Murat, arabana gir" diyerek, sözün bittiğini belirtiyordu..

Murat, canı sıkkın bir şekilde arabasına girip, kapıyı da çarparak kapattı. Hilmi ise, bu sırada, not defterine bir şeyler yazıyordu. Murat, olanları düşünüyor, fakat bir anlam çıkaramıyordu. Niye, niçin ve neden ile başlayan sorularına, bir türlü cevap bulamıyor, anlamlı yanıtlara ulaşamıyordu. "Hilmi, niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı istemiyor ki" diye düşünüyordu. Ne olursa olsun, bundan sonra kahvehanede bu adama rastlayıp, selamlaşmak zorunda kalmaktansa, bir süre kahvehaneye gitmeyecekti. Hilmi'yi okey listesinden, kesin çıkarmalıydı.

Murat bu düşünceler içindeyken, Hilmi de, not defterine yazacaklarını bitirmiş ve arabanın kapısını tıklatıyordu. Murat, arabanın penceresini beş-altı santim kadar açtı. Hilmi de, pencerenin aralığından, biraz önce yazmış olduğu notu Murat'a uzattı ve oradan hemen uzaklaştı. Murat ise, katlanmış kağıda bakarak; "Ceza değil bu" diye, kendi kendine söylendi. Bir anda sevinmişti, Murat. En azından, ceza yazmamıştı, arkadaşı Hilmi.. Diğer yandan da, bu karşılaşmada oluşan, olumsuz durumun sona ermesi, Murat'ı bir nebze olsun rahatlatmıştı..

Murat, katlanmış kağıdı açtı.. Hilmi, kağıda şunları yazmıştı: "Sevgili Murat, benim bir kızım vardı. Kızım, altı yaşındayken, çok hızlı araba kullanan biri, çarparak öldürdü. Bu kazadan dolayı, adam üç yıl ceza aldı. 3 yılın sonunda, adam hapishaneden çıkınca, kendi çocuklarına istediği gibi sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Benim kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmem imkansız.. Bu durumda bin yıl acı çeksem dahi, onu koklayamam. Belki öbür dünyada buluşabiliriz diye, ümit etmekten başka, elimden bir şey gelmiyor.. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır ama, halen kızımı düşünüyorum. Lütfen, benim için dua et ve dikkat et, sevgili Murat, elimde bir tek oğlum kaldı..."

Murat, okuduklarının etkisiyle, uzunca bir süre yerinden hiç kıpırdamadan, arabanın içinde oturup bekledi.. Düşündü..  Arkadaşının yazdıklarını, onun bunları yazarken neler hissetiğini, duygularını düşündü.. Bedeninde hiç bir hareket emaresi yoktu ama, beynindeki hücreler hareket halindeydiler.. Uzunca bir süre arkadaşının bu duygularını, bu duygu ve acı ile nasıl başettiğini düşündü.. Onun hissettiklerini tahlile çalıştı.. Kendi çocuklarını düşündü, kendisi ile onun hislerini karşılatırmaya çalıştı.. Çocukları aklına gelince, toparlanıp gitmesi gerektiğini düşündü.. Epey gecikmişti ve kimbilir ne kadar merak içindeydiler, karısı ve çocukları.. Çocuklarını düşünmek, onun biraz kendine gelmesini ve toparlanmasını sağlamıştı..

Bu defa, çok ama çok yavaş bir hızla evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı. Gözleri buğulandı, Hilmi'nin yazdıkları, gözlerinde canlandı tekrar ve gözlerinden akan damlalar, çocuklarının omuzlarına düştü..

Şimdi, arkadaşını ve onun kendisine karşı, o an ki tavrını daha iyi anlayabiliyordu.

08 Eylül 2009

Baba gibi yar olmaz..!

Babacığım beni kırmamış ve hiç istemediği halde, gece vakti kuzenlerime götürmeye evet demişti. Ben zaten hazır gibiydim. Babamın "Hadi çabuk hazırlan o zaman, çok da geç kalmayalım. Ben daha geri döneceğim oradan." sözleri üzerine, "Tamam, babacım. Ben zaten hazırdım, gidebiliriz" diyerek koşa koşa çantamı almaya odama koştum. Odamdan çantamı alıp geri çıkıyordum ki, "Kendime bir bakayım" diyerek aynaya yöneldim. Şöyle kendime bir baktım ve saçımı ellerimle düzeltir gibi yaptım. "Fena değilim, idare eder" deyip, tekrar çantamı alıp, anneme "Hoşça kal" diyerek babamın arkasından evden çıktım.

Babam arabayı çalıştırmış beni bekliyordu. Valizimi arka koltuğa atıp babamın yanına oturdum. Gideceğimiz yer yaklaşık olarak 45 dakika filan sürüyordu. Hemen cepten kuzeni aradım; "Kuzencim geliyoruz, birazdan oradayız" diye. İçim içime sığmıyor, bir an önce varmak istiyorum. Kuzenimle konuşacaklarım var. Yeni biriyle tanıştırdı.. Çok yakışıklı ve harika bir çocuk. Kuzenimle onun hakkında çok konuşacaklarımız var. Şimdi bilenler soracaktır, “Hani bir internet maceran vardı, sonunu anlatmamıştın.. Sonu ne oldu onun? Bitti mi?” diye.. Anlatayım kısaca..
***
Hakanla olan msn aşkım ise, anlattığım o olaydan sonra, oturdum kendisine bir özür maili döşendim. Mailde, benim henüz 13 yaşında olduğumu, fakat kendisine yalan söyleyip onu aldattığım için özür dilediğimi filan yazdım. Erkek kardeşimin, yazışmalarımızı okuduğunu ve tüm okuduklarını babama anlattığını, sonrasında da babamın buna çok kızdığını anlattım. Babam, özellikle yalan söyleyerek, kendimi olduğumdan farklı gösterdiğimi ve onun duyguları ile oynadığımı belirterek özür dilememi, istiyordu. Babamın bütün bu isteklerini de yerine getirdim. Beni affetmesini ve bir kardeşi olarak görmesini istedim. Bu ve buna benzer bazı şeyler daha yazarak gönderdim.

Benim göndermem bir şey değil. Asıl Hakan'dan gelecek cevabı merak ediyordum. Maili gönderdim fakat, gece gözüme uyku girmiyor, devamlı onu düşünüyorum. Uyumak ne kelime, beynim zonkluyor, evde ne kadar ağrı giderici ilaç varsa içiyorum.

Hakan’ın cevabı gecikmedi. Ertesi gün mailime cevap gelmişti. Gelen cevap, elbette büyük bir hayal kırıklığının kelimelere yansıması idi. İnanılmaz derecede çok şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştı. Onunla o kadar çok şey paylaşmıştık ki, bu yazdıklarıma inanamıyordu. Fakat, öylesine olgun bir kişiliği vardı ki, cevabında sitem ve kırgınlığını belirtmiş olmasına rağmen, bana bile teselli sözlerini ihmal etmemişti. Zira, çok üzülmememi, bu yaptığım şeyin çocukça bir şey olduğunu, fazla üzrerinde durmadığını filan söyledi. (Hakan böyle biriydi işte.) Ayrıca, benim mailde belirtmem nedeniyle, bundan sonrada yazışmayı sürdürebileceğimizi belirtiyordu. Yani arkadaşlığımız, bir abi kardeş ilişkisi şeklinde devam edecekti. Sevgililikten, kardeşliğe geçecektik. Bu nasıl olacaksa artık..!

Bir sonraki veya daha sonraki mailinde olabilir. Tecil ettirmiş olduğu askerliği için yeniden müracaat ettiğini ve tecili kaldırttığını söylemişti. Yaklaşık bir ay sonra da askere gitti. Askere gidene kadar yine görüşüyorduk msn'de.. Ben msn'deki resmimi değiştirmiştim. O zamankinden daha da küçüklük bir resmimi koydum. Fakat onun askere gidişi ile çok büyük bir boşluk ve yalnızlık içinde hissettim kendimi. Mahalle ve okul arkadaşım Sinem ile daha fazla bir araya gelmeye başladım.! Yakınlarda ondan başka samimi görüştüğüm başka arkadaşım da yoktu. Hakan'ı unutmaya çalışıyordum. Bunu yapmak zorundaydım. Çünkü, artık ben de yavaş yavaş anlıyordum ki, ona olan hislerim gerçek aşk değildi. Eğer, öyle olmuş olsaydı, onun istediği buluşma önerilerini her ne pahasına kabul ederdim. Eğer gerçek aşk olsaydı, babamın istemesine rağmen, o özür mailini yazıp göndermezdim. Evet, ona karşı bazı duygular besliyordum ancak, bu aşktan ziyade bir hayranlık ve beğenme  duygusundan başka bir şey olamazdı.

***

Çok aşırı bir heyecan vardı içimde, bir an önce gitmek istiyordum. Birkaç gün onlarda kalacaktım. Bir hafta sonra da, üniversiteye giriş sınavım vardı. Biraz kafamı dinlendirmem, derslerden uzaklaşmam gerekiyordu. Sınavı nasıl olsa kazanacaktım, herhangi bir korku ve heyecanım yoktu. Tek istediğim gazeteci olmaktı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik dışında başka yer istemiyordum. Mutlaka oraya girecektim.

Yolun yarısına gelmiş sayılırdık. Babam hem radyodaki şarkıya eşlik ediyor, hem de arada bana takılıyordu. O arada, bir sigara yakıp kendisine vermemi istedi. Sigara paketinden bir tane sigara çıkardım. Dudaklarıma koydum ve çakmağa uzandım. O anda gözleri yakan bir far ışığı ve kulakları sağır edecek derecede müthiş bir fren sesi duydum. Karşıdan gelen kamyondan kurtulmuştuk fakat kamyon bize gidecek yol bırakmamıştı. Arabamız yoldan çıkmış ve meyilli arazide yuvarlanmaya başlamıştık. Bir an, 17 Ağustos’ta depremden kurtulduk ama, bu defa kurtulamayacağız diye aklımdan geçti. Ondan sonrasını ise hiç hatırlamıyorum.

Gözlerimi açtığımda yoğun bakımdaydım. Tabi buna gözünü açmak denirse. Sadece bir an gözlerimi araladım, sonra tekrar dalmışım. Aradan 6 gün geçmiş, kaç tane ameliyat geçirmişim haberim yok. Ayağım, kolum kaburgalarım kırık içinde. Kaburgam karaciğerimi parçalamış. Dalağım parçalanmış. En önemlisi de, yüzümün parçalanmış olması. Alnım ve boynum yarılmış. Hafızam kısmen gitmiş. Bir çok şeyi hatırlayamıyorum. Üniversite sınavına gireceğimi ancak iki hafta sonra hatırladım. Ve doktorlardan izin alınmasını istedim, sınava girebilmem için. Sanki sınav filan kalmış gibi.. Babam ise, emniyet kemeri sayesinde ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştı.

Aralıksız 55 gün hastahanede kaldım. Doktor ve hemşirelerle akraba gibi olduk. Hatta doktorların birkaçını tavladım ve aşık ettim kendime. Her türlü imkanları kullandılar ve beni hayata taşıdılar. Onlara buradan tekrar ayrı ayrı teşekkür ederim. Bütün ameliyat izlerimi tamamen sildiler, en ufak bir iz bırakmadılar. Hastahaneden çıktıktan sonra da, altı ay süresince 15 günde bir kontrol ve tedavilerim için gidip geldim. O kadar büyük kazadan sonra yaşamam bir mucize idi. Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Babam bu kazadan sonra o kadar değişti ki; Kazaya kendisi sebep olmadığı halde, kendini suçluyordu. Aracı o kullandığı için, bu bile onun kendisini suçlamasına yetiyordu. Benim üniversite sınavına girememem onu çok üzmüştü. Hatta, halen bile o kaza nedeniyle gazeteci olamadığımı, buna sebep olarak kendisini gördüğünü bazı konuşmalarından anlayabiliyorum. Kazadan sonra, babam sigarayı bıraktı. Sigaranın da, o kazada kusurlu olduğunu düşünüyordu. Babam bıraktı ama, ben başladım sigaraya.

Off ya, yazı çok uzun oldu. İkiye mi bölseydim acaba. Kim okuyacak şimdi bu kadar uzun yazıyı. Bakacaklar upuzun bir yazı, çekip gidecekler. 

Not : Bu yazıya bağlantılı yazılar; 



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu