Kuzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuzen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2009

Bitti diye üzülme.. Yaşandı diye sevin..


Gerçekten de, bir daha hiç aramadı, sormadı beni.. Bense, ondan haberleri kuzenim vasıtasıyla almaya devam ediyordum. Onun her yaptığından haberim oluyor. Her gittiği yeri öğreniyordum. Kimlerle birlikte, kiminle nerelere gidip geliyor. Kuzenim onun tüm haberlerini uçuruyordu bana. Fiilen ve fiziksel olarak ayrılmıştık. Fakat, ruhum ve kalbim halen onunlaydı sanki. Onu bir türlü aklımdan çıkaramıyordum.

Selim’le ayrılmamız ben de çok büyük etki yapmıştı. Büyük bir yıkıma uğradığımı düşünüyordum. Bir boşlukta gibiydim. Hiçbir şey beni tatmin etmiyor, nereye gidersem gideyim, gittiğim yerler tat vermiyordu. Kuzenimle daha sık beraber oluyordum. Onun varlığı beni bir nebze teselli ediyordu. O da olmasaydı ben ne yapardım, hiç bilemiyordum. Sinem ile de daha sık görüşmeye başlamıştım tekrardan. Ama, büyük bir bunalım yaşıyordum. Evde huzursuzdum, ailemle yok yere sık sık tartışıyordum. Neyse ki, ailem benim durumumu anlayışla karşılayıp, beni teskin etmeye çabalıyorlardı. Onları öylesine çileden çıkarıp, hırpalıyor ve bezdiriyordum ki, onların gözyaşı dökmesine sebep oluyordum. Halbuki, onların gözyaşı dökmelerini görmeyi asla istemeyen biriydim. İşyerinde de, çeşitli sorunlar çıkarıyordum. Eğer ben oranın patronu olsam, benim gibi davranan birini asla bir gün dahi tutmaz, tekmeyi basardım. Ama, patronlarım biraz da bana ihtiyaç duyduklarından olsa gerek, birazda şirketin ortaklarından birinin akrabası olmam nedeniyle bana katlanıyorlardı.

Bir şeyler yapmam, kendimi toparlamam lazımdı. Ayrıldığımız iki ay olmasına rağmen Selim’i unutamıyordum. Unutmak istememe rağmen unutamıyordum. Bu boşluğu bir şekilde doldurmam gerekiyordu. Bir şeylerle uğraşıp, kendimi ona vererek, aklımı meşgul etmem gerekiyordu. Ama, bunun ne olabileceği hakkında hiçbir şey aklıma gelmiyordu. Bana önerilen şeyler ise, bana hiç mantıklı gelmiyordu. Başka sosyal ortamlara girmemi tavsiye ediyorlardı. Çeşitli etkinliklerden söz edip, bazı aktivitelere katılmamı söyleyenler vardı. Bağlama ve gitar kursuna gitmemi söyleyenler, bazı müzik kurslarına gidip ders almamı salık verenler oluyordu. Hatta, dans dersleri almamı söyleyen arkadaşlarım vardı. Tango öğrenmemin bana iyi geleceğini, bu sıkıntılarımı sona erdireceğini söyleyen arkadaşlar da cabası..

İşte böyle sıkıntılı bir gün, işten de sıkılmış bir haldeyken, patron gelip belediyede halledilmesi gereken bir konudan bahsedip, bunu benim yapmamı istedi. Benim orada çalışan bir arkadaşım olduğunu öğrendiğini ve bu arkadaşımın belki bu konuda yardımı olabileceğini söyledi. Ben, o arkadaşın bu konu ile ilgili olmadığını ama, belki diğer arkadaşlarına söyleyip çözülmesine uğraşabileceğini söyleyip, halletmeye çalışacağımı bildirdim. Giderken yanına uğramamı ve gerekli evrakları vereceğini söyleyip odamdan çıktı. Ben de, biraz sonra çantamı alıp, önce tuvalette biraz makyajımı filan düzeltip, patronun yanına girdim. Evraklar masanın üstündeydi ve bana bazı gerekli işlemleri izah edip, nelerin yapılması gerektiğini tarif etti. Ben de, tamam diyerek odadan çıktım.

Arkadaşım Ahmet, emlak servisinde kontrol mühendisi olarak çalışıyordu. Kapısı açıktı ve bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyordu. Yanına gidinceye kadar beni fark etmedi. Daha doğrusu, yanına birinin geldiğinden habersiz, yaptığı işe o kadar dalmıştı ki, beni fark etmesiyle birlikte, aniden ayağa kalkıp beni karşıladı ve el sıkıştık. O arada bir gözü de bilgisayarda olduğunu fark ediyordum. Daha ayakta iken yaptığı işi kapatmaya çalışıyordu, benim yandaki koltuğa oturmamı söylerken. Ben oturduktan sonra, ne içeceğimi sordu. Varsa bir neskafe içerim dedim. Telefonla neskafeleri ısmarladı ve az sonra da neskafeler geldi, beraber içmeye başladık.

Ahmet’in ailesi, çok önceleri bizim oturduğumuz semtte oturmuşlardı. Yakın komşu idik. Daha sonra Ahmet evlenince başka yere taşındı, ailesi de bir süre sonra bizim oradan ayrıldılar başka bir semte taşındılar. Beş altı yıldır burada çalışan Ahmet, okuldan mezun olduktan sonra, iki yıl kadar bir süre birkaç özel şirkette çalışmıştı. Ahmet ile biraz eskilerden filan konuştuk. Eşini sordum, evliliğin nasıl gittiğini ve çocuğu olup olmadığını filan konuştuk. O da benim neler yaptığımı, Selim’le halen birlikte olup olmadığımızı konuştuktan  sonra, kendisine patronun ricasını ilettim. Eğer yardımcı olabilecek bir arkadaşı varsa, çok memnun kalacağımızı güzel bir dille anlattım. Fakat bunun için biraz fazla dil dökmem gerekmişti. Hiç bu kadar kimseye dil döktüğümü hatırlamıyordum. O sırada, müdürü bir dosya için, Ahmet’i çağırdı. Ahmet de benden izin isteyip, dosyayı alıp müdürün yanına gitti.

Ahmet’in müdürün yanına gittiği on dakika olunca, benim canım sıkıldı. Kalktım Ahmet’in masasına doğru gittim. Bilgisayarına baksam acaba ayıp olur mu, filan diye düşünüyordum. Ayrıca, Ahmet’in ben içeriye girdiğim esnada ne yaptığını merak etmiştim. Beni görünce de, nasıl kapatacağını şaşırmış hali beni daha da meraklandırmıştı. Onun koltuğuna oturmadan ayakta bilgisayara bir göz atayım dedim ve tamamen kapatılmamış olan pencerenin ne olduğunu baktım. Araç çubuğunda “Second Life” yazısını gördüm. Şimdiye kadar hiç duymadığım bir oyun olabileceğini düşündüm. Bilgisayar oyunları ile başım hiç hoş değildi. Pencereyi tıklayarak açtım.. Açtım ama.. Ne göreyim?.. Gözlerime inanamadım. Hemen  pencereyi tekrar minimize ettim. Ekranda gördüğüm, tamamen bir pornografik bir animasyondu. Açtığımda durmadan hareketlerine devam ediyorlardı. Bir an gördüğüm kadarıyla, animasyondu ama, gerçeğinden farksız grafiklerle hazırlanmış bir oyun olduğunu anladım. Oyunda, bir kadın ve bir erkek yatakta, tamamen çıplak ve o vaziyette ne yapılırsa onu  yapıyordu. Her ikisinin de tepelerinde  isimleri yazılıydı. Hemen tekrar eski oturduğum yere oturdum ve Ahmet’i beklemeye başladım.

Yirmi dakika bekledikten sonra, Ahmet geldi. Masasına geçip oturdu ve benim bilgisayara bakıp bakmadığımı düşündüğünü, bana bakışlarından hissettim. “Ahmet, müdürle işiniz baya uzun sürdü. Her zaman böyle uzun mu sürüyor..?” diyerek Ahmet’in nabzını kontrol etmeye çalışıyordum. “Yok ya, her zaman olmuyor. Bu defa ki, biraz gıcık bir iş de onun için, uzun sürdü. Seni de beklettim, kusura bakma” diye bana karşı mahcubiyetini anlatmaya çalışıyordu. Ben de, onu biraz daha mor etmenin bana iyi geleceğini hesaplayıp, “Yok yaa.. canım filan sıkılmadı. Biraz senin bilgisayarda oyalandım.” derken, bir yandan da onu süzüyordum. Bir anda Ahmet’in suratı gök kuşağı gibi oluvermişti. Renkten renge giriyordu. “Cidden baktın mı yoksa..? Yok ya, beni kandırıyorsun. Sen benim ne tepki göstereceğimi sınamak için öyle söyledin.” Ben hiç bozuntuya vermeden, “Yoo, neden seni kandırayım. Bilgisayarda oyalandım biraz. Sonra ne var ki, neden o kadar şaşırdın benim bakmama.. Yasak mı benim bakmam, yoksa sen yasak şeyler mi yapıyorsun..?” dememle, benim gördüğümü anladı. “Yaa Arzu, çok özür dilerim. Senin o sahneleri görmene çok üzüldüm. Hele benim bilgisayarımda görmen beni çok mahcup etti. Çok çok özür dilerim. Lütfen, o gördüklerini unut.” diyerek neredeyse benim ayaklarıma kapanacak vaziyete geldi. Bense, gördüğüm manzaradan mutlu bir şekilde onu izliyordum. Evli bir adam ve o benim önümde diz çökmüş bana yalvarıyor. Bu durum benim tüm sıkıntılarımın bir anda uçup gitmesini sağlamıştı.

“Tamam Ahmet, önemli değil. Bu kadar özür dileyecek ne var ki..? Herkes seyrediyor bu tür şeyleri. Seyretmeyen, oynamayan mı var ki..?” diyerek adamı biraz sakinleştirdim. Ahmet ise, bana halen, söyle olmuştu da, böyle gitmişti de, diyerek bu oyunu tavsiye etmişlerdi de, çok iyi bir oyunmuş da, ama böyle durumların olduğunu bilmediğini, aniden başına geldiğini filan anlatıp durdu. Oyunda kız onu esir almış da, kız onu soyup yatağa atmış mış mış, falan da filan bir sürü hikaye anlatıp durdu. Neredeyse kadının ona tecavüz ettiğini iddia edecekti. Ben de, kafamı sallayıp onu tasdik ediyordum. Evet, doğrudur, şimdiki oyunların içeriğinde her şeyi bulmak mümkündür filan diyerek, sanki oyun üstadıymışım gibi teselli etmeye çalışıyordum.

İkimiz de, benim oraya ne iş için gittiğimi unutmuş ve bilgisayar oyunlarından muhabbete başlamıştık. Ben bu güne kadar hiç bilgisayar oyunu oynamadığımı, oyunlardan hiç hoşlanmadığımı anlattıkça, o ise bu oyunun diğer oyunlardan farklı olduğunu, gerçek hayatta her ne varsa bu oyunda olabileceğini, hatta bu oyun içinde oyun oynayarak binlerce dolar para kazananlar olduğunu, birkaç kişinin ismini de verip bu kişilerin bu oyunu oynayarak, milyon dolarlar kazandığını anlatıp duruyordu. Sonunda ben de dayanamadım ve “Ahmet, mademki bu oyun bu kadar eğlenceli ve para da kazanma imkanı var. Nasıl bir oyundur bu göstersene biraz bana..” dedim. Kalktım hemen yanına gittim dikildim. O ise minimize olmuş pencereye dokunmaya korkuyor, pencerede çıkacak sahnenin nasıl bir sahne olduğunu bildiğinden, bunu benim onun yanındayken görmemi istemiyordu. “Tamam, bu pencereyi tamamen kapat. Oyunu yeniden başlatırsın.” demem üzerine, üzerine sağ tıklayarak “kapat” komutunu verip programı kapattı.

Oyunu yeniden başlatırken bana, oyunun özelliklerini, nasıl oynanması gerektiğini, önce bir kayıt olma ve isim belirleme gibi bir çok şeyi anlatmaya uğraştı. Sonra oyun açıldı. Açıldı ama, yine aynı yer, aynı sahne ve üstünde hiçbir şey yok. Sadece, kadın gitmiş, sahnede Ahmet –oradaki ismi tabii ki Ahmet değil.- çıplak ve yalnız başına. Bana dönerek, biraz uzaklaşmamı ve giyinmesi gerektiğini söyledi. Ben de, çaresiz ve ben de o sahneyi görmek istemediğimden, onun dediğini yaptım ve masadan uzaklaştım. Kısa bir süre sonra beni yanına çağırdı ve oyunun nasıl işlediği konusunda etraflıca bilgi verdi. Ve, böylece Second Life denilen, benim de Selim’i birazcık aklımdan çıkarmamı sağlayan “İkinci Hayat”la tanışmış oldum.


Devamı : Arzu Breda’nın doğuşu..

08 Eylül 2009

Baba gibi yar olmaz..!

Babacığım beni kırmamış ve hiç istemediği halde, gece vakti kuzenlerime götürmeye evet demişti. Ben zaten hazır gibiydim. Babamın "Hadi çabuk hazırlan o zaman, çok da geç kalmayalım. Ben daha geri döneceğim oradan." sözleri üzerine, "Tamam, babacım. Ben zaten hazırdım, gidebiliriz" diyerek koşa koşa çantamı almaya odama koştum. Odamdan çantamı alıp geri çıkıyordum ki, "Kendime bir bakayım" diyerek aynaya yöneldim. Şöyle kendime bir baktım ve saçımı ellerimle düzeltir gibi yaptım. "Fena değilim, idare eder" deyip, tekrar çantamı alıp, anneme "Hoşça kal" diyerek babamın arkasından evden çıktım.

Babam arabayı çalıştırmış beni bekliyordu. Valizimi arka koltuğa atıp babamın yanına oturdum. Gideceğimiz yer yaklaşık olarak 45 dakika filan sürüyordu. Hemen cepten kuzeni aradım; "Kuzencim geliyoruz, birazdan oradayız" diye. İçim içime sığmıyor, bir an önce varmak istiyorum. Kuzenimle konuşacaklarım var. Yeni biriyle tanıştırdı.. Çok yakışıklı ve harika bir çocuk. Kuzenimle onun hakkında çok konuşacaklarımız var. Şimdi bilenler soracaktır, “Hani bir internet maceran vardı, sonunu anlatmamıştın.. Sonu ne oldu onun? Bitti mi?” diye.. Anlatayım kısaca..
***
Hakanla olan msn aşkım ise, anlattığım o olaydan sonra, oturdum kendisine bir özür maili döşendim. Mailde, benim henüz 13 yaşında olduğumu, fakat kendisine yalan söyleyip onu aldattığım için özür dilediğimi filan yazdım. Erkek kardeşimin, yazışmalarımızı okuduğunu ve tüm okuduklarını babama anlattığını, sonrasında da babamın buna çok kızdığını anlattım. Babam, özellikle yalan söyleyerek, kendimi olduğumdan farklı gösterdiğimi ve onun duyguları ile oynadığımı belirterek özür dilememi, istiyordu. Babamın bütün bu isteklerini de yerine getirdim. Beni affetmesini ve bir kardeşi olarak görmesini istedim. Bu ve buna benzer bazı şeyler daha yazarak gönderdim.

Benim göndermem bir şey değil. Asıl Hakan'dan gelecek cevabı merak ediyordum. Maili gönderdim fakat, gece gözüme uyku girmiyor, devamlı onu düşünüyorum. Uyumak ne kelime, beynim zonkluyor, evde ne kadar ağrı giderici ilaç varsa içiyorum.

Hakan’ın cevabı gecikmedi. Ertesi gün mailime cevap gelmişti. Gelen cevap, elbette büyük bir hayal kırıklığının kelimelere yansıması idi. İnanılmaz derecede çok şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştı. Onunla o kadar çok şey paylaşmıştık ki, bu yazdıklarıma inanamıyordu. Fakat, öylesine olgun bir kişiliği vardı ki, cevabında sitem ve kırgınlığını belirtmiş olmasına rağmen, bana bile teselli sözlerini ihmal etmemişti. Zira, çok üzülmememi, bu yaptığım şeyin çocukça bir şey olduğunu, fazla üzrerinde durmadığını filan söyledi. (Hakan böyle biriydi işte.) Ayrıca, benim mailde belirtmem nedeniyle, bundan sonrada yazışmayı sürdürebileceğimizi belirtiyordu. Yani arkadaşlığımız, bir abi kardeş ilişkisi şeklinde devam edecekti. Sevgililikten, kardeşliğe geçecektik. Bu nasıl olacaksa artık..!

Bir sonraki veya daha sonraki mailinde olabilir. Tecil ettirmiş olduğu askerliği için yeniden müracaat ettiğini ve tecili kaldırttığını söylemişti. Yaklaşık bir ay sonra da askere gitti. Askere gidene kadar yine görüşüyorduk msn'de.. Ben msn'deki resmimi değiştirmiştim. O zamankinden daha da küçüklük bir resmimi koydum. Fakat onun askere gidişi ile çok büyük bir boşluk ve yalnızlık içinde hissettim kendimi. Mahalle ve okul arkadaşım Sinem ile daha fazla bir araya gelmeye başladım.! Yakınlarda ondan başka samimi görüştüğüm başka arkadaşım da yoktu. Hakan'ı unutmaya çalışıyordum. Bunu yapmak zorundaydım. Çünkü, artık ben de yavaş yavaş anlıyordum ki, ona olan hislerim gerçek aşk değildi. Eğer, öyle olmuş olsaydı, onun istediği buluşma önerilerini her ne pahasına kabul ederdim. Eğer gerçek aşk olsaydı, babamın istemesine rağmen, o özür mailini yazıp göndermezdim. Evet, ona karşı bazı duygular besliyordum ancak, bu aşktan ziyade bir hayranlık ve beğenme  duygusundan başka bir şey olamazdı.

***

Çok aşırı bir heyecan vardı içimde, bir an önce gitmek istiyordum. Birkaç gün onlarda kalacaktım. Bir hafta sonra da, üniversiteye giriş sınavım vardı. Biraz kafamı dinlendirmem, derslerden uzaklaşmam gerekiyordu. Sınavı nasıl olsa kazanacaktım, herhangi bir korku ve heyecanım yoktu. Tek istediğim gazeteci olmaktı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik dışında başka yer istemiyordum. Mutlaka oraya girecektim.

Yolun yarısına gelmiş sayılırdık. Babam hem radyodaki şarkıya eşlik ediyor, hem de arada bana takılıyordu. O arada, bir sigara yakıp kendisine vermemi istedi. Sigara paketinden bir tane sigara çıkardım. Dudaklarıma koydum ve çakmağa uzandım. O anda gözleri yakan bir far ışığı ve kulakları sağır edecek derecede müthiş bir fren sesi duydum. Karşıdan gelen kamyondan kurtulmuştuk fakat kamyon bize gidecek yol bırakmamıştı. Arabamız yoldan çıkmış ve meyilli arazide yuvarlanmaya başlamıştık. Bir an, 17 Ağustos’ta depremden kurtulduk ama, bu defa kurtulamayacağız diye aklımdan geçti. Ondan sonrasını ise hiç hatırlamıyorum.

Gözlerimi açtığımda yoğun bakımdaydım. Tabi buna gözünü açmak denirse. Sadece bir an gözlerimi araladım, sonra tekrar dalmışım. Aradan 6 gün geçmiş, kaç tane ameliyat geçirmişim haberim yok. Ayağım, kolum kaburgalarım kırık içinde. Kaburgam karaciğerimi parçalamış. Dalağım parçalanmış. En önemlisi de, yüzümün parçalanmış olması. Alnım ve boynum yarılmış. Hafızam kısmen gitmiş. Bir çok şeyi hatırlayamıyorum. Üniversite sınavına gireceğimi ancak iki hafta sonra hatırladım. Ve doktorlardan izin alınmasını istedim, sınava girebilmem için. Sanki sınav filan kalmış gibi.. Babam ise, emniyet kemeri sayesinde ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştı.

Aralıksız 55 gün hastahanede kaldım. Doktor ve hemşirelerle akraba gibi olduk. Hatta doktorların birkaçını tavladım ve aşık ettim kendime. Her türlü imkanları kullandılar ve beni hayata taşıdılar. Onlara buradan tekrar ayrı ayrı teşekkür ederim. Bütün ameliyat izlerimi tamamen sildiler, en ufak bir iz bırakmadılar. Hastahaneden çıktıktan sonra da, altı ay süresince 15 günde bir kontrol ve tedavilerim için gidip geldim. O kadar büyük kazadan sonra yaşamam bir mucize idi. Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Babam bu kazadan sonra o kadar değişti ki; Kazaya kendisi sebep olmadığı halde, kendini suçluyordu. Aracı o kullandığı için, bu bile onun kendisini suçlamasına yetiyordu. Benim üniversite sınavına girememem onu çok üzmüştü. Hatta, halen bile o kaza nedeniyle gazeteci olamadığımı, buna sebep olarak kendisini gördüğünü bazı konuşmalarından anlayabiliyorum. Kazadan sonra, babam sigarayı bıraktı. Sigaranın da, o kazada kusurlu olduğunu düşünüyordu. Babam bıraktı ama, ben başladım sigaraya.

Off ya, yazı çok uzun oldu. İkiye mi bölseydim acaba. Kim okuyacak şimdi bu kadar uzun yazıyı. Bakacaklar upuzun bir yazı, çekip gidecekler. 

Not : Bu yazıya bağlantılı yazılar; 



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu