sanal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2010

Öldüğünüzde blogunuz veya facebookunuz kime kalacak?

Hiç düşündünüz mü, aklınıza geldi mi hiç?.. Tutmuş olduğunuz bloglara yazdıklarınız, kayıt olduğunuz sosyal paylaşım sitelerinde paylaştıklarınız, e-posta adresleriniz ve bu adreslerden yaptığınız yazışmalarınız, tüm bunlar ve internette sizin olan şeyler, siz öldükten sonra ne olacak?.. Mesela, facebook’da, twitter’da, ve benzeri bir sürü yerde yazdığınız güzel, çirkin, utanılası, utanılmaması şeyler..Bunları hiç düşündünüz mü? Ben şahsen hiç düşünmedim.. Aklıma dahi gelmedi böyle bir şey.. Fakat, Av. M. Gökhan Ahi’nin aklına gelmiş, bizim adımıza düşünmüş ve “Ölürseniz dijital varlığınız kime kalacak?” diye sorgulamış ve nelerin yapılıp, nelerin yapılmadığını açıklamış bu yazısında.

Ben şahsen, tüm bu internet aleminde hangi blog, site, forum vs. de kullandığım kullanıcı adı ve şifrelerimi evlendikten sonra eşime, çocuklarım olursa onlara bırakmayı düşünüyorum. İnternette yaptığım yaramazlıkları ben öldükten sonra görmelerinde bence bir sakıncası yok. Nasıl olsa, mahşer günü hepimiz bir birimizin her yaptığını öğrenmeyecek miyiz? O zaman öğreneceğimize göre; yaşarken belki utandığımız için açıklayamadığımız özellerimizi, öldükten sonra, sadece sevdiklerimize açmamızda ben bir sakınca görmüyorum.

Benim asıl bahsetmek istediğim konu, internette yaşanan diğer olumsuzluklar. Bazı insanların(!) aldıkları bir dijital kimliğin arkasına saklanarak, başka insanları kandırma, başka insanlardan aldıkları özel bilgileri kötü amaçlar için kullanmaları, hatta kendilerinin açıklamadığı bilgileri, onların siteleri veya e-posta adreslerinin şifrelerini kırarak, onlar adına işlem yapmaları, çeşitli arkadaşlık siteleri ve hatta porno sitelerine onların adıyla ve onların resimlerini kullanarak üye olmaları gibi, insanların kendilerin yapmadıkları, akılarından dahi geçirmedikleri şeyleri yaparak kişileri zor durumda bırakmaktadırlar.

AKŞAM Gazetesindeki bir habere göre, “Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü'nde bulunması gereken, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'ndeki milyonlarca  kişisel veri, internete sızdı.” deniyor. 50 Milyon kişinin kayıtlarına ulaşıldığını ve bu bilgilerin bazı kişilere pazarlandığı öne sürülmekte bu haberde. Şimdi, birileri bu siteden bazı özellikler belirleyerek, bir kimlik oluşturmak isteyecek ve bu malum site de şansınıza sizin kimlik bilgilerinizi o şahsa az bir para karşılığı satacak. Ondan sonra da, vay başınıza gelenlere!.. Başınıza gelebilecekleri düşünmek bile istemezsiniz. Çünkü, aklınızın ucundan bile geçmeyecek olaylar gelebilir şu dertsiz başınıza. Allah korusun diyorum.. Başka söyleyecek bir şey düşünemiyorum bile..

Peki, Facebook üyesisin ve orada bir çok arkadaş edindin. Ama, bunların çoğunu sahiden yani gerçek hayatta tanımıyorsun. Sadece, orada edindiğin bilgilerle tanıyorsun. Ayrıca, merak da ediyorsun, bu arkadaşlarından kimler senin profiline gelip tıkladı, kimler seni inceledi diye. Ve bir gün sana bir arkadaşından bir uygulama önerisi geliyor. Aa, çok iyi bir şeymiş diye hemen atlıyorsun üstüne. “Profilime kim bakmış” diye bir uygulamayı kim istemez.. Herkes ister tabi de, ancak güvenlik şirketi Trend Micro, bu tür uygulamaların yalan olduğunu ve bunun mümkün olmadığını vurguluyor.

Peki ya internette yayınladığınız gerçek fotoğraflarınız. Bunların başkalarının elinde ne hale dönüştüğünü biliyor musunuz? Sizin bilhassa body veya mayolu fotoğrafınız varsa internette, yandığınızın resmidir. “Acaba ben böyle bir resim çektirdim mi? ” diye, düşünüp durursunuz ki, Havva anamız kılığında resim çektirmeyeceğiniz bile aklınıza gelmez. Ama, bunlar başkalarının aklına düşebilir ve siz bundan sorumlu olmadığınızı söyleseniz bile, kimse size inanmayacaktır ve “Vay be! Kadına bak, hem böyle pozlar verip, şimdi de inkar ediyor.” derler. Photoshop’un nelere kâdir olduğunu bilmiyorsanız, alın size bir Photoshop X-ray Trick örneği..

Valla ben onu bunu bilmem.. Eğer bu sanal ortamda gerçek kimliğinizin ortaya çıkmasını istemiyorsanız, sizin siz olduğunu gösterecek, ima edecek hiçbir bilgiyi hiç kimseyle ama hiç kimseyle paylaşmayın. Ve eğer gerçek kimliğiniz ve gerçek resminizle internette dolaşıyorsanız, her türlü kötü duruma hazırlıklı olun. Ya da, sosyal paylaşım sitelerinden uzak durun. Eğer, zaten ünlü biri olup, resimleriniz piyasada dolaşmıyorsa.

Benden bu konuda şimdilik bu kadar. Çünkü, bu konunun sonu yok.. Ne kadar uzatıp, araştırırsan, altından daha neler çıkıyor ki, anlatmakla bitmez. O nedenle, herkes kendi güvenliğinden sorumlu.. Benden hatırlatması..

Herkese güvenlikli bir internet ortamı, sağlıklı ve mutlu bir yaşam dilerim..

Sevgilerimle..

Arzu BREDA


Resimler : devianArt ve bilisimhukuk

08 Eylül 2009

Baba gibi yar olmaz..!

Babacığım beni kırmamış ve hiç istemediği halde, gece vakti kuzenlerime götürmeye evet demişti. Ben zaten hazır gibiydim. Babamın "Hadi çabuk hazırlan o zaman, çok da geç kalmayalım. Ben daha geri döneceğim oradan." sözleri üzerine, "Tamam, babacım. Ben zaten hazırdım, gidebiliriz" diyerek koşa koşa çantamı almaya odama koştum. Odamdan çantamı alıp geri çıkıyordum ki, "Kendime bir bakayım" diyerek aynaya yöneldim. Şöyle kendime bir baktım ve saçımı ellerimle düzeltir gibi yaptım. "Fena değilim, idare eder" deyip, tekrar çantamı alıp, anneme "Hoşça kal" diyerek babamın arkasından evden çıktım.

Babam arabayı çalıştırmış beni bekliyordu. Valizimi arka koltuğa atıp babamın yanına oturdum. Gideceğimiz yer yaklaşık olarak 45 dakika filan sürüyordu. Hemen cepten kuzeni aradım; "Kuzencim geliyoruz, birazdan oradayız" diye. İçim içime sığmıyor, bir an önce varmak istiyorum. Kuzenimle konuşacaklarım var. Yeni biriyle tanıştırdı.. Çok yakışıklı ve harika bir çocuk. Kuzenimle onun hakkında çok konuşacaklarımız var. Şimdi bilenler soracaktır, “Hani bir internet maceran vardı, sonunu anlatmamıştın.. Sonu ne oldu onun? Bitti mi?” diye.. Anlatayım kısaca..
***
Hakanla olan msn aşkım ise, anlattığım o olaydan sonra, oturdum kendisine bir özür maili döşendim. Mailde, benim henüz 13 yaşında olduğumu, fakat kendisine yalan söyleyip onu aldattığım için özür dilediğimi filan yazdım. Erkek kardeşimin, yazışmalarımızı okuduğunu ve tüm okuduklarını babama anlattığını, sonrasında da babamın buna çok kızdığını anlattım. Babam, özellikle yalan söyleyerek, kendimi olduğumdan farklı gösterdiğimi ve onun duyguları ile oynadığımı belirterek özür dilememi, istiyordu. Babamın bütün bu isteklerini de yerine getirdim. Beni affetmesini ve bir kardeşi olarak görmesini istedim. Bu ve buna benzer bazı şeyler daha yazarak gönderdim.

Benim göndermem bir şey değil. Asıl Hakan'dan gelecek cevabı merak ediyordum. Maili gönderdim fakat, gece gözüme uyku girmiyor, devamlı onu düşünüyorum. Uyumak ne kelime, beynim zonkluyor, evde ne kadar ağrı giderici ilaç varsa içiyorum.

Hakan’ın cevabı gecikmedi. Ertesi gün mailime cevap gelmişti. Gelen cevap, elbette büyük bir hayal kırıklığının kelimelere yansıması idi. İnanılmaz derecede çok şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştı. Onunla o kadar çok şey paylaşmıştık ki, bu yazdıklarıma inanamıyordu. Fakat, öylesine olgun bir kişiliği vardı ki, cevabında sitem ve kırgınlığını belirtmiş olmasına rağmen, bana bile teselli sözlerini ihmal etmemişti. Zira, çok üzülmememi, bu yaptığım şeyin çocukça bir şey olduğunu, fazla üzrerinde durmadığını filan söyledi. (Hakan böyle biriydi işte.) Ayrıca, benim mailde belirtmem nedeniyle, bundan sonrada yazışmayı sürdürebileceğimizi belirtiyordu. Yani arkadaşlığımız, bir abi kardeş ilişkisi şeklinde devam edecekti. Sevgililikten, kardeşliğe geçecektik. Bu nasıl olacaksa artık..!

Bir sonraki veya daha sonraki mailinde olabilir. Tecil ettirmiş olduğu askerliği için yeniden müracaat ettiğini ve tecili kaldırttığını söylemişti. Yaklaşık bir ay sonra da askere gitti. Askere gidene kadar yine görüşüyorduk msn'de.. Ben msn'deki resmimi değiştirmiştim. O zamankinden daha da küçüklük bir resmimi koydum. Fakat onun askere gidişi ile çok büyük bir boşluk ve yalnızlık içinde hissettim kendimi. Mahalle ve okul arkadaşım Sinem ile daha fazla bir araya gelmeye başladım.! Yakınlarda ondan başka samimi görüştüğüm başka arkadaşım da yoktu. Hakan'ı unutmaya çalışıyordum. Bunu yapmak zorundaydım. Çünkü, artık ben de yavaş yavaş anlıyordum ki, ona olan hislerim gerçek aşk değildi. Eğer, öyle olmuş olsaydı, onun istediği buluşma önerilerini her ne pahasına kabul ederdim. Eğer gerçek aşk olsaydı, babamın istemesine rağmen, o özür mailini yazıp göndermezdim. Evet, ona karşı bazı duygular besliyordum ancak, bu aşktan ziyade bir hayranlık ve beğenme  duygusundan başka bir şey olamazdı.

***

Çok aşırı bir heyecan vardı içimde, bir an önce gitmek istiyordum. Birkaç gün onlarda kalacaktım. Bir hafta sonra da, üniversiteye giriş sınavım vardı. Biraz kafamı dinlendirmem, derslerden uzaklaşmam gerekiyordu. Sınavı nasıl olsa kazanacaktım, herhangi bir korku ve heyecanım yoktu. Tek istediğim gazeteci olmaktı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik dışında başka yer istemiyordum. Mutlaka oraya girecektim.

Yolun yarısına gelmiş sayılırdık. Babam hem radyodaki şarkıya eşlik ediyor, hem de arada bana takılıyordu. O arada, bir sigara yakıp kendisine vermemi istedi. Sigara paketinden bir tane sigara çıkardım. Dudaklarıma koydum ve çakmağa uzandım. O anda gözleri yakan bir far ışığı ve kulakları sağır edecek derecede müthiş bir fren sesi duydum. Karşıdan gelen kamyondan kurtulmuştuk fakat kamyon bize gidecek yol bırakmamıştı. Arabamız yoldan çıkmış ve meyilli arazide yuvarlanmaya başlamıştık. Bir an, 17 Ağustos’ta depremden kurtulduk ama, bu defa kurtulamayacağız diye aklımdan geçti. Ondan sonrasını ise hiç hatırlamıyorum.

Gözlerimi açtığımda yoğun bakımdaydım. Tabi buna gözünü açmak denirse. Sadece bir an gözlerimi araladım, sonra tekrar dalmışım. Aradan 6 gün geçmiş, kaç tane ameliyat geçirmişim haberim yok. Ayağım, kolum kaburgalarım kırık içinde. Kaburgam karaciğerimi parçalamış. Dalağım parçalanmış. En önemlisi de, yüzümün parçalanmış olması. Alnım ve boynum yarılmış. Hafızam kısmen gitmiş. Bir çok şeyi hatırlayamıyorum. Üniversite sınavına gireceğimi ancak iki hafta sonra hatırladım. Ve doktorlardan izin alınmasını istedim, sınava girebilmem için. Sanki sınav filan kalmış gibi.. Babam ise, emniyet kemeri sayesinde ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştı.

Aralıksız 55 gün hastahanede kaldım. Doktor ve hemşirelerle akraba gibi olduk. Hatta doktorların birkaçını tavladım ve aşık ettim kendime. Her türlü imkanları kullandılar ve beni hayata taşıdılar. Onlara buradan tekrar ayrı ayrı teşekkür ederim. Bütün ameliyat izlerimi tamamen sildiler, en ufak bir iz bırakmadılar. Hastahaneden çıktıktan sonra da, altı ay süresince 15 günde bir kontrol ve tedavilerim için gidip geldim. O kadar büyük kazadan sonra yaşamam bir mucize idi. Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Babam bu kazadan sonra o kadar değişti ki; Kazaya kendisi sebep olmadığı halde, kendini suçluyordu. Aracı o kullandığı için, bu bile onun kendisini suçlamasına yetiyordu. Benim üniversite sınavına girememem onu çok üzmüştü. Hatta, halen bile o kaza nedeniyle gazeteci olamadığımı, buna sebep olarak kendisini gördüğünü bazı konuşmalarından anlayabiliyorum. Kazadan sonra, babam sigarayı bıraktı. Sigaranın da, o kazada kusurlu olduğunu düşünüyordu. Babam bıraktı ama, ben başladım sigaraya.

Off ya, yazı çok uzun oldu. İkiye mi bölseydim acaba. Kim okuyacak şimdi bu kadar uzun yazıyı. Bakacaklar upuzun bir yazı, çekip gidecekler. 

Not : Bu yazıya bağlantılı yazılar; 



30 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve depremim...! Bölüm : II

O gece yine Hakan'la msn'de konuşuyoruz. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Bizimkiler de henüz yatalı bir saat filan olmuştu. Ben bilgisayarın başında, bir taraftan Hakan'la sohbet ediyorum, diğer taraftan da karnım hafiften acıktığı için, annemin yaptığı keki tıkınıyorum. Buz gibi kolayla birlikte.

Bir an, başımın döndüğünü ve oturduğum sandalyenin hafiften sallandığını hissettim. Ne oluyor dememe bile fırsat kalmadı. Birden büyük bir gümleme sesi ve her tarafın kararması ile ayağa fırladım. Çığılık çığlağa "İmdat, imdat" diye bağırıyorum ama sesim sanki duyulmuyor gibi geliyor bana. İlk aklıma, atom bombası mı atıldı? Yoksa, bu genç yaşta gün yüzü görmeden "kıyamet" mi kopuyor diye düşünüyorum. O zifiri karanlıkta, odada bir yerlere tutunmaya çalışırken, kapıya doğru gitmek istiyorum. Fakat, artık kapının hangi yönde olduğunu da şaşırmış durumdayım. Çünkü, bulunduğum odanın içinde bir o duvara bir duvara gidiyorum. Yapabildiğim tek şey, yere düşmemek için çabalamak.

Çığlıklar ve imdat seslenişlerim arasında ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise, bittiğinde sanki aradan yıllar geçmişti. Ve o süre içinde, bir böceğin bir kibrit kutusu içinde çalkalandığı gibi, odamın içinde biri beni çalkalamıştı. Sonraları, o günün ülkemiz açısından ne kadar acı bir gün olduğu, belleklerimizden kazınmayacak bir tarih olduğunu kavrayacaktım. "17 Ağustos 1999" günü yaşadıklarımı sanırım ölünceye kadar unutamam. O zaman korktuğum kadar, hiç bir zaman korkmadım ve bundandan sonra da korkmam sanırım. Allah'a çok şükür ki, ailemizden kimseye bir şey olmadan çıktık evimizden.

Evden çıktık ama, dışarıda evden daha korkunç bir manzara bizi bekliyordu. Böylesine bir yıkımı yaratan deprem nasıl olabilirdi ki? Buralarda böylesine deprem olmadı ki..! Böyle depremler ancak, Endonezya'da filan olabilirdi diye düşünüyordum, o kibrit kutusunun içinde çalkalanırken de.

Tanrı bizi sınamıştı... İnsanlar acaba hangi yönde davranış gösterecekler diye. Bu dediğim benim bir anlık saçmalamam tabii ki. Tanrı insanları böyle bir sınamadan geçirmez ki. Yaşanan bir doğa olayı idi. Fakat, bu olay karşısında bir çok kişinin gerçek yüzünü tanıma fırsatı da bulmuş olduk bu vesileyle. Bu yaşananlara rağmen, ne kadar aç gözlü, ne kadar mal mülk düşkünü olduklarına şahit olduk. Bazı kişilerin, böylesine bir olaydan dahi, kendilerine maddi çıkar sağlama peşine düştüklerini gördük. Dağıtılan yardımların; hiç ihtiyacı olmayanlar tarafından yağmalandığı, dağıtımı yapan kişilerin, gelen yardımları nasıl depoladıklarını gördük. İnsan o zaman üzülüyor işte, ben de bu zümrenin, bu insanlığın bir parçasıyım diye insanlığından utanası geliyor.

.............

Hakan'la uzun süre görüşemedik. Depremin etkisi biraz azalıp, tekrar güncel yaşantımıza dönmek epeyce bir süre aldı. Bu sürede, ne ben Hakan'ı düşünecek haldeydim. Ne de Hakan, beni düşünebilecek durumdaydı. Durum biraz normale döndükten sonra tekrar görüşmeye başladık. Sadece nette görüşüyorduk. Ne ben, onun yüzünü görebilmiş ve sesisini duyabilmiştim, ne de o beni. Bu sanal alemde bir tek biz ve aşkımız vardı. Ben durumdan son derece memnundum ve mutluluğumu kelimelerle ifade edemiyordum. O da, çok mutluydu. Ancak, ara sıra konu, buluşma ve görüşme meselesine de gelmiyor değildi. Ben de, her defasında çeşitli yalan dolanlarla mazeret uydurup duruyordum.

Tanıştığımız neredeyse 6-7 ay olmuştu. O hafta sonu kardeşimin Hakan'la olan yazışmalarımızı görmesi, benim ikinci depremimdi. "Keşke 17 Ağustos'da ölüp gitseydim de, şimdiki gibi yerin dibine girecek bir duruma düşmeseydim." diye kendime lanet ediyordum. İçimden, "Allah'ım neden beni böylesine rezil rüsva edecek bir duruma soktun. Depremde alsaydın ya canımı" diye isyan ediyordum. Babama ağzımı açıp, hiç bir kelime dahi söyleyemiyorum. Her ne söylese haklı, çünkü. Kardeşim konuştu, biz dinledik. Sonunda babam, kardeşime dönüp "Bitti mi? Başka bir şey var mı, öğrenmemiz gereken?" diye sordu. Kardeşim, yok anlamında kafasını sallayıp, cılız ve titrek bir sesle de, "Yok, hayır" diyebildi. Ben başım önümde, sessizce bana ne diyecek acaba derken, "Tamam, haydi gidin işinize bakın." diye annemle kardeşime işaret etti. Bana döndü, "Sen de gel şuraya otur bakalım" diyerek yanındaki kanepeyi gösterdi. Sessizce oturdum, gösterdiği yere.

Düşünmeye çalışıyorum, fakat beynim uyuşmuş sanki. "Acaba tepkisi nasıl olacak?" diye düşünüyorum. Babamın huyunu çok iyi biliyorum. Babam, olaylar karşısında ani tepki göstermez, gayet yumuşak ve mantıklı hareket eden bir kişidir. Bir süre öylece ikimiz de hiç konuşmadan oturduk. O sanki, hiç bir olay yokmuşcasına tv'nin kumandası ile kanalları karıştırmakla meşgul. Arada bir de, sigarasını tüttürmekte.

Ben onun ne zaman tepki göstereceğini beklerken, "Yavrucum, kim bu konuştuğun kişi? Kimdir? Nasıl biridir?" diye peş peşe soruları sıraladı. Ben şaşırmış bir vaziyette, "E-fen-dim..!" diye kekeledim..! O devam etti sormaya, "Kızım, sana soruyorum, kaç yaşında bu adam? Onu seviyor musun? Onun sevgisinden emin misin? Bunlara cevap istiyorum senden." Ben düşünecek halde değilim ki, babamın bunları soracağını dahi düşünemiyorum. Boğazımdan ancak çıkarabildiğim bir sesle, "Hayır, baba. Emin değilim, çok özür dilerim." dediğim anda, "Yooo, dur bakalım. Bizden özür dilermiş, küçükhanım." diye gürledi. "Bizden niye özür diliyorsun? Git o adamdan özür dile. Hem de, öylesine özür dile ki, yerin dibine geçecek şekilde özür dileyeceksin. O kişiyi kırmadan incitmeden, özür dileyeceksin. Benim sana söyleyeceklerim bu kadar." dedi ve "Sonucundan da haberim olsun" diye de ekledi.

Hıçkırarak ağlıyordum. Ve gözlerimden yaşlar sicim gibi akarken, geldi elleriyle gözlerimi sildi. Bir yandan "Hadi sil bakalım yaşlarını." derken, diğer yandan da başımı okşayıp, yüzümü gözlerimi dudaklarınla kuruluyordu. "Herkes hata yapar, biricik aşkım. Önemli olan, o hatayı telafi edip, bir daha aynı hataya düşmemektir." diyor canım babacım ama, gözyaşlarım benim sözümü dinlemiyor ki. Kucağına oturdum ve boynuna sarılıp, bir taraftan ağlayıp, diğer yandan babamın yanaklarından öpüyorum, "Canım babacım, seni çok seviyorum." diyerek. Bilmiyordum ki, onun bizlere sevgisinin yanında, benim sevgimin ne kadar sönük kaldığını.

O esnada da; annem, gözleri gözleri buğulanmış, bir eli kardeşimin omuzunda, kapı aralığından bizi izlediklerinin farkında değildik.

...........

Devam edecek...


27 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve sonrası..!

Annemin, "Kızım, deminden beri sesleniyorum. İşitmiyor musun?" demesiyle, birden uyandım o hayal aleminden. "Evet, anne. Duydum işte! Ne oldu ki?" diye bilgisayarın başından kalkıp, odamın kapısına yöneldim. "Ne var, ne buluyorsunuz, şu bilgisayarda bu kadar bilmem ki. Git, babana bir kahve yapta, ver. Benim ellerim hamurlu, bakamıycam şimdi." dedi ve ardından da ekledi. "Haydi, biraz çabuk tut elini." diye. "Tamam, annecim. Hemen yaparım." diyerek mutfağa gittim, babamın kahvesini pişirmek için.

"Buyur babacım kahveni." diyerek kahvesini verirken, "Bu seferki kahvemi beğenicek misin bakalım" demeyi de ihmal etmedim. Kahveden ilk yudumunu aldıktan sonra, "Hımm, eline sağlık. Bu seferki güzel olmuş. Sağol." derken, yüzüme de şöyle bir gülümseme gönderdi. "Afiyet olsun, babacım" diyerek yanağına bir öpücük kondurdum. Daha doğrulmamıştım ki, benden dört yaş küçük erkek kardeşimin, "Ablam msn'de bir adamla neler neler konuşmuş..!" diyerek salona daldığını görünce, "Eyvah! Şimdi bittim." diye aklımdan geçirdim.

O arada, annem de elleri hamurlu halde salona koşmuş ve "Ne oluyor?" diyerek yüzümüze bakıyor. Kardeşim anlatıyor, hepimiz onu dinliyoruz. Benim yüzüm kırmızıdan mora, sarıdan beyaza, renkten renge giriyor. Kardeşim, anlatıyor da anlatıyor. Benim bir süre önce msn'de tanışıp, eğlence-gırgır olsun diye baştan çıkarıp, sonradan da bırakamadığım ve aşık olduğum bir adamla bütün yazıştıklarımızı salonun ortasına döküvermişti, kardeşim. O an bir taraftan, kendimi yerin dibine geçmiş gibi hissediyorsam, diğer taraftan da kardeşimin bu yaptığı karşısında, onu şuracıkta gırtlağını sıkıp öldürmek geliyor içimden.

............

Onunla, lise ikinci sınıftayken tanışmıştık. Okulların kapanmasına bir kaç hafta kalmıştı. Bir hafta sonu, okuldan ve oturduğumuz semtten, Sinem ismindeki bir arkadaşıma gitmiştim. Henüz bizde bilgisayar olmadığından, onların bilgisayarından internete girip, olur olmaz sitelere girip, gırgır-şamata eğleniyorduk. Daha "msn" nedir bilmiyordum. Sinem, kendisinin msn'e kayıtlı olduğunu ve benim de kayıt yaptırmamı söyledi. Arada msn ile birbirimizle görüşebileceğimizi filan söyleyip, hemen benim için de bir kayıt yaptırdı. İnternette bir resim paylaşım sitesinden de, bir resim beğendik. Seçtiğimiz kız, ABD'den biri ve sitede yüzlerce fotoğrafını yayınlamış. Fakat, onların hepsini kullanmamız imkansız. Çünkü, resimlerin bir çoğunda, kızın yaşadığı yerin özelliklerini gösteren işaret ve belirtiler taşıyor. Aralarından, resimlerin yabancı bir ülkeden olduğunu göstermeyecek olanları ayıkladık.

Ben artık o resimdeki kız olmuştum. Gerçi kız benden biraz daha kilolu sayılırdı ama, o anda bunu kim düşünecek haldeydi ki? Derken, bir kaç gün sonra, msn de birinin beni eklediğini gördüm. Onay verdim ve o an online olduğunu gördüm. Hemen selam-kelamdan sonra, tanışma faslına geçtik. İsminin Hakan olduğu zaten msn'de görünüyordu, fakat bu ismim Hakan diyerek söze başladı. İstanbul'da oturduğunu, abisi ile birlikte bir işyerlerinin olduğunu filan anlattı. Ben de, kendimden bahsettim birazcık. Fazlada yerimi yurdumu filan vermek istemiyorum. Ne olur ne olmaz diyerekten.

Önceleri; hep havadan sudan, birbirimizin dünyaya bakışı, kişiliklerimiz ve hayatı kavrayışımız üzerine bir sürü sosyolojik ve psikolojik değerlendirmeler yapıyorduk. Sinem, konuştuğu kişilerle hep aşk meşk üzerine konuşurlarken, bizim konuşmalarımız hiç o konulara yaklaşmıyordu. Nelerden hoşlanırmışık, yok kimler gibi olmak istermişik, hangi tür filmleri izlermişiz de, falan filan. En büyük hobisinin Formula 1 yarışları olduğundan bahsetmişti. Her konuşmamızda, mutlaka bu konuyu açar, uzattıkça uzatırdı. Bir gün dayanamadım. Bir sevgilisin olup olmadığını sordum. Bir süre cevap gelmedi msn'den. Orda olup olmadığını yazdım bir kaç defa. Sonunda, "Yok" dedi. "Şimdiye kadar hiç olmadı" diye cevap verdi. Bir sürü şey anlattı. Babasını kaybettikten sonra, girdiği bunalımları filan anlattı. Anlattığı şeylerden çok etkilenmiştim. İçimde ona karşı sıcak bazı hisler duydum o anda. O an hissettiklerim bir acıma duygusu muydu, yoksa başka bir şey miydi? Tam emin değildim. Birden, sözü değiştirip "sex"e getirdim sözü. İlk şoku atlattıktan sonra, bu konu hakkında konuşmaya başladık. Ancak, konuşmamız hiç bir zaman pornografik düzeyde değildi ve hiç bir zaman o düzeye ben istesem bile getirmeyeceğine emindim. Sanki bilimsel bir tartışma yapar gibi, sex hakkında konuşuyorduk.

Okullar da kapanmış ve yaz tatiline girmiştik. Babama ısrarla bilgisayar alması için baskı yapıp duruyordum. "Bak, lise son sınıfa geçtim. Bütün arkadaşlarımın bilgisayarı var. Ödevlerimi yapmak için devamlı Sinemlere mi gideceğim?" diyerek kafasının etini yiyordum. Babacım, bu kadar ısrarıma, nihayetinde dayanamadı ve "Tamam, alıyorum." dedi.

Artık, günlerimin yarısı bilgisayarda ve onun da yarısını Hakan'la geçirir olmuştum. Bilgisayara oturduğumda onu göremedim mi, onunla konuşamadım mı, sanki bir boşlukta gibiydim. Hakan da, sırılsıklam aşık olmuştu bana. Bir birimizi görmediğimiz zaman sanki biz de yoktuk. O kadar ilerlemişti aşkımız. Bir defasında uzun süre göremedim. Dört gün sonra, nihayet online olduğunu gördüğümde hem sevindim, bir taraftan da kızmıştım kendisine, "Nerelerdesin kaç gündür. Meraktan öldüm." diye. İşyerinde bir kaza geçirmiş, sağ kolu bileğine yakın bir yerden kırılmış. Kolunu askıya almışlar ve o nedenle bilgisayara oturamamış.

O yazı, asla unutamam. Günlerim öylesine güzel geçiyor ki; Bir taraftan eve bilgisayar alınmış, diğer taraftan bir erkekle tanıştım ve deli gibi aşık oldum. Aşık oldum ama, bir yönden de düşünüyorum. Ben 16 yaşındayım, o ise 23 yaşında. Ve kendimi de 21 yaşındayım diye tanıttım. Hakan, ikide bir "gel bir yerde buluşup tanışalım" diye ısrar ediyor. Sonra ben, yalana başvurdum. "Ben msn de İstanbul diye adres verdim ama, aslında Bursa'da oturuyorum" filan diyerek atlatmaya çalışıyorum. O da, "Ben geleyim Bursa'ya" demeye başladı. Bir taraftan istiyorum buluşmayı, diğer taraftan ise...

.........

Devam edecek...


19 Eylül 2008

SANAL GERÇEKLİKLER ; SOSYALLEŞME...

Dün siteye de gelmedi, msn'de de yoktu. Böyle yapmazdı, genelde siteye mutlaka uğrardı. Hatta migreni tutsa bile. Migreni tutsa bile diyorum çünkü, daha önceki sohbetlerimizde bundan bahsetmişti. Önceki gün, migreninin nüksettiğinden bahsettiği için, hala devam ettiğini düşündüm. Herhalde başının ağrısı devam ettiği için işe gelmedi diye düşünüyordum. Bu arada, hem siteye bakıyorum, hem de msn'e, acaba online oldumu diye.

Beni, önceki benden farklılaştıran, değiştiren olaylardan biri olarak görüyorum, onunla tanışmamızı. Bu farklılaşma ve değişimin, olumsuzlukdan olumluya doğru olan bir gelişme olduğunu da belirtmeliyim. Kimden mi bahsediyorum, deminden beri?.. Tanıştığım bir arkadaşımdan bahsediyorum, canım. Arkadaşım diyorum size... İsmini söylemem şart mı? Ben diyorum, beni farklılaştıran bir arkadaşım diyorum. İsminin ne önemi var, aynı isimden binlercesini bulurum size. Ama o, kendine özel yani eskilerin deyimiyle "nev'i şahsına münhasır" biri.

Yine de, 'ismi yok mu?' dediğinizi duyuyorum. Var tabii ki ismi... İsimsiz insan mı olurmuş? Ama ben bilmiyorum ismini. Gerçekten bilmiyorum. Bildiğim sadece siteye verdiği 'nick'. Arya, daha doğrusu küçük harfle başlayan bir "arya". Niye küçük harfle başlamış onu bilemem. Belki de bizim kafamızı karıştırmak için. Belki de özel isim olduğu anlaşılmasın için. Her ne içinse için işte. Ben onu kurcalarmıyım sanıyorsunuz. Bu sanal dünyada, kişilerin kendi açıkladıkları dışında bir şey öğrenmeye çalışmayı saygısızlık olarak değerlendiriyorum. Kendiliğinden açıklamadıktan sonra, niye sorgulayalım. Hatta ve hatta, kişilere bu konuda bilgilerini vermemeleri hususunda telkinde bulunmalıyız. Eğer, ortam sanalsa, kesinlikle sen de sanal olmalısın. Ortam sanal, sen gerçek olamaz. Ancak, gerçek ortamda gerçek kimlik, yoksa kaybetmeye mahkumsun.

Ben nerelere gittim böyle, yazının başında bir şeyden bahsediyordum. Ne idi o? Arya'nın niye ortalarda olmadığını merak etmiş ve oradan oraya bakınıp duruyordum. Birden, msn'de rastladım. Ben migrenin nasıl oldu, başının ağrısında azalma var mı, yok mu, diyene kadar, "anneannemi hastahaneye kaldırdık" demez mi? Ben birden şok oldum, bereket ki işyerinde yalnızdım, "aaa" diye bağırmamı msn'ye de aktarayım dedim ama aktarılacak gibi değildi bağırmam. Ardından "beyne kan pıhtısı gittiğini ve bilincinin olmadığını" söylemesiyle, çok fena oldum. Diyeceklerimi bile şaşırdım. Hatırladığım sadece, Allah'dan ümidinizi kesmeyin, demek oldu.

Bu gün yine görüştük, canımcım arkadaşımla. Bu tanımı da yeni keşfettim, Arya için kullanıyorum sadece. Görüşmemizde, canımcım'ın anneannesinin durumunda şu ana kadar bir gelişme kaydedilmediğini söyledi. gerçi ben görüşmemizde söylemedim ama hastahaneye yattığı andan mutlaka farklılık olmuştur. Bunu hasta yakınları fark edemiye biliyor. Halbuki verilen o ilaçlı serumlar sonucu, hastanın vucudunda bir sürü kimyasal tepkimeler oluştuğu muhakkak. Bunu hasta yakınlarının fark etmemesi gayet doğal tabii ki. Bu farkı, uzman olmayan doktorlar dahi anlayamaz.

Canımcım, yüzünden gülücüğü eksik etmeden, hayata karşı her zaman dimdik durman gerekir. En seviğin kişilerin acısında dahi. Ağlamak!... En iyi ilaç... Gerektiğinde kendini zorlamadan, tutmadan ağlayacaksın ki, ağlama ile oluşan kimyasal ve duygusal durum, senin vucuduna dinçlik ve zindelik, beynine ise daha iyi düşünebilme yetisi kazandıracaktır. Kendine her zaman iyi bakacaksın ki, ( bunu hangimiz tam manasıyla yapabiliyoruz, ayrı konu ) sana ihtiyaçları olduğu anda, yanlarında olup yardım edebilesin, sevdiklerine.

Canımcım, anneanneciğine Allah'dan acil şifalar dilerim. Sizlere de, bu zor durumları bir an önce atlatıp, esenliğe çıkmanızı tüm içtenliğimle dilerim.

Sevgiyle kalın...

Arzu
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu