Arzu Breda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arzu Breda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Ocak 2010

İsmim çok mu erotik?.. Bu kanuna ben de takılır mıyım ki?..



Kozmik patates erotik domates

Bütün sorunları hallettiler ya...
Sıra yemekleri düzeltmeye geldi.
*
Geleneksel lezzetlerin korunması için kanun tasarısı hazırlamış arkadaşlar... Bundan böyle isimleri “genel ahlaka aykırı olmayacak”mış.
*
E aşçıyı suikastçı diye yakalarsan,
şıllık tatlısına orospu muamelesi
yapman da gayet normal tabii.
*
Kadınbudu köfte mesela...
Selülitsiz olanı makbul.
Dilberdudağı ki...
Şahsen dudak tiryakisiyim.
Yengen var...
Behlül’ün en sevdiği yemek.
Oturtma’ya hiç girmeyeyim.
*
Hanımgöbeği; piercingli.
Tadı damağında kalır...
Sütlü Nuriye, ban ban ye.
*
Yemeği yemek yapan salça.
Sen kafayı kırdıysan...
Karpuz bile kalça.
*
Veya, mercimek...
Siz bakmayın masum masum oturduğuna, ver bak fırına neler oluyor!
*
Sanırım bu nedenle “Aile salonumuz üst kattadır” yazar lokantalarımızda... Çünkü, alt katta, domalan mantarı, koç yumurtası, vezirparmağı,
kolböreği filan, gırla.
*
Ve, hadi diyelim, kerane tatlısı adaba mugayirdir... Manisa Milletvekili Bülent Arınç, neden mesir macunu dağıtıyor her “mart” ayında? Kedi midir ahali?
*
Madem edepsizliktir nimet üzerine yapılan belden aşağı espriler, koskoca devletin fındığı gösterip, aganigi naganigi diye reklam yapması nedir?
*
“Tek parti” olsun.
“Tek adam” yönetsin.
“Tek tip” düşünülsün.
Bunu istiyorsun ama...
İstediğin kadar yoğur.
Bin yıllık mutfak bu kardeşim...
“Terbiyeli köfte”den ibaret değildir!

YILMAZ ÖZDİL


Çok güldüm yaa!..
Öylesine güldüm ki, işyerinde böyle bir kahkaha duyulmamıştır daha önce..
Hay Allah iyiliğini versin Yılmaz Özdil..
Sabah sabah, hem de işyerinde beni böyle güldürdün ya..

"Ama, niye öyle bana kafayı üşütmüş, delirmişim gibi bakıyorsunuz," dedim arkadaşlara..
"Okuyun bakayım, siz de gülmeyecek misiniz," diye de ekledim..
Daha okumaya başlayınca koyverdiler kahkahaları..
Kim var kim yok herkes toplandı başımıza, bunlar niye böyle çatlayasıya gülüyor diye..

Bir değişimdir gidiyoruz bakalım..
Allah sonumuzu hayretsin..


Önce yöre isimlerine taktılar kafayı, yörelerin ismini değiştireceğiz dediler..
Tamam, iyi dedik, bunda bişey yok, o yörede oturanlar kendi istedikleri ismi takıp, kullanabilir, dedik..
Dedik demesine de; Diyelim ki, şimdi o yörelerde oturanlar kafalarına uygun ismi bulup taktılar o yöreye..
Peki, ya çocukları, veya torunları bu takılan ismi beğenmez de, başka isim takacağız derse ne olacak..
Yörelerin ismini durmadan değiştirip mi duracağız?..

Şu yemek isimlerinin değiştirilmesi olayına hiç bir yorumda, katkıda bulunmayacağım..
Çünkü, Yılmaz Özdil'in yazısına yeteri kadar güldüm, halim kalmadı o konuda yorum yapmaya..
Benim asıl endişem, kendimle ilgili..
Acaba diyorum, benim ismim de erotik bulunup bu değiştirme furyasına takılır mı?..
Acaba, bu Arzu ismi erotik mi gerçekten?..
Ya derlerse ki, şu aşağıda belirttiğimiz listedeki isme sahip olanlar, şu kadar gün içinde, nufus müdürlüğüne gidip isimlerini değiştireceklerdir.
Aksi halde, şu kadar para cezası verilerek, bizim takacağımız ismi kullanmak zorunda kalırlar..
Yaaa, o zaman ben ne yaparım?..
Ben bu isimle meşhur olmuşum, bu isimle tanınıyorum, beni sonra kim tanır?..
Sonra tutarlar zottirik, şizofronik bir isim takarlarsa, o isimle ben nasıl sokağa çıkar, nasıl işe giderim?..
Benim ismim gibi erotik çağrışım yaptığını söyleyebilecekleri bir sürü isim var..
Onlar da yandı bu durumda..
Aşağıda ismi olanlar, siz de dikkatli olun, çıra gibi yanarsınız, sokağa çıkamazsınız sonra..
Bakın şöyle mesela;
"Hey kız, erotik isimli bağyan.. Senin ismin niye erotik bakalım, bu bana bir mesaj mı vermek anlamına geliyor yoksa.."
Derlerse, sokağa çıktığınızda.. Ne cevap vereceksiniz bakalım o ayılara..

AFET: Ortalığı birbirine katacak kadar güzel kadın
ALEDA: Nazlı, kaprisli
ALEV: Yanan cisimlerin görüntüsünü tarif etmek için kullanılan bir kelime
ALEYNA: Bizim üzerimize olsun
ALGIN: Birine gönül vermiş, vurgun, tutkun
ARZU: Herhangi bir şey için duyulan aşırı istek
ARZUCAN:Candan isteyen.
ARZUM:İsteğim,dileğim,hevesim.
ARZUNAZ:Naz yapan,nazenin.
AŞKIM:Sevdiğim,sevgilim.
AZRA:
Bakire, el değmemiş
BADE:
Aşk, kutsal sevgi
BALIN: Yar, sevgili
BALKIZ: Bal kadar tatlı kız
BUSE: Öpücük
CİLVENAZ: Nazı özellikle yapan / Cilveyle nazı birarada bulunduran
DİLA
:Gönlümü çalan.
DİLARA: Gönül alan, gönül okşayan.
DİLBER:Gönlü yakan güzel. Alımlı güzel kadın.
DİLEK: İstek, rica,arzu.
DÖNDÜ: Henüz evlenmemiş kız
EMEL:Arzu,özlem.
GAMZE: Göz kırpma, gözle işaret; Nazlı bakma; Gülerken bazı kişilerde yanaklarda beliren çukur
GÖZDE:
Çok sevilen, beğenilen nitelikte olan. Çok güzel.
:GÖZDEM Beğendiğim,sevdiğim,saydığım,bitanem.
GÜLTEN:
Gül tenli, vücudu gül gibi
GÜLÜM: Bana ait olan gül. Canım.
HABİBE: Sevgili,seven dost.
HANDAN: Güleç, sevinçli,şen şakrak.
HANDE: Gülüş,gülme. Açılma. Eğlenme.
HAZAL: Haz duy, tad al anlamında
HÜLYA: İnsanın kurduğu tatlı düş; Sevda
OKŞAN: Sevil, sevgiye değer ol
SUZAN: Yakan,yakıcı.
VUSLAT
: Kavuşma, yetişme, ulaşma
YETER :
Kafi, tamam, gereksinimi karşılayacaknitelikte olan

Mesela dedik..
Yanlış anlaşılmaya!!..

Sevgilerimle..

Resim : deviantART

21 Aralık 2009

Bitti diye üzülme.. Yaşandı diye sevin..


Gerçekten de, bir daha hiç aramadı, sormadı beni.. Bense, ondan haberleri kuzenim vasıtasıyla almaya devam ediyordum. Onun her yaptığından haberim oluyor. Her gittiği yeri öğreniyordum. Kimlerle birlikte, kiminle nerelere gidip geliyor. Kuzenim onun tüm haberlerini uçuruyordu bana. Fiilen ve fiziksel olarak ayrılmıştık. Fakat, ruhum ve kalbim halen onunlaydı sanki. Onu bir türlü aklımdan çıkaramıyordum.

Selim’le ayrılmamız ben de çok büyük etki yapmıştı. Büyük bir yıkıma uğradığımı düşünüyordum. Bir boşlukta gibiydim. Hiçbir şey beni tatmin etmiyor, nereye gidersem gideyim, gittiğim yerler tat vermiyordu. Kuzenimle daha sık beraber oluyordum. Onun varlığı beni bir nebze teselli ediyordu. O da olmasaydı ben ne yapardım, hiç bilemiyordum. Sinem ile de daha sık görüşmeye başlamıştım tekrardan. Ama, büyük bir bunalım yaşıyordum. Evde huzursuzdum, ailemle yok yere sık sık tartışıyordum. Neyse ki, ailem benim durumumu anlayışla karşılayıp, beni teskin etmeye çabalıyorlardı. Onları öylesine çileden çıkarıp, hırpalıyor ve bezdiriyordum ki, onların gözyaşı dökmesine sebep oluyordum. Halbuki, onların gözyaşı dökmelerini görmeyi asla istemeyen biriydim. İşyerinde de, çeşitli sorunlar çıkarıyordum. Eğer ben oranın patronu olsam, benim gibi davranan birini asla bir gün dahi tutmaz, tekmeyi basardım. Ama, patronlarım biraz da bana ihtiyaç duyduklarından olsa gerek, birazda şirketin ortaklarından birinin akrabası olmam nedeniyle bana katlanıyorlardı.

Bir şeyler yapmam, kendimi toparlamam lazımdı. Ayrıldığımız iki ay olmasına rağmen Selim’i unutamıyordum. Unutmak istememe rağmen unutamıyordum. Bu boşluğu bir şekilde doldurmam gerekiyordu. Bir şeylerle uğraşıp, kendimi ona vererek, aklımı meşgul etmem gerekiyordu. Ama, bunun ne olabileceği hakkında hiçbir şey aklıma gelmiyordu. Bana önerilen şeyler ise, bana hiç mantıklı gelmiyordu. Başka sosyal ortamlara girmemi tavsiye ediyorlardı. Çeşitli etkinliklerden söz edip, bazı aktivitelere katılmamı söyleyenler vardı. Bağlama ve gitar kursuna gitmemi söyleyenler, bazı müzik kurslarına gidip ders almamı salık verenler oluyordu. Hatta, dans dersleri almamı söyleyen arkadaşlarım vardı. Tango öğrenmemin bana iyi geleceğini, bu sıkıntılarımı sona erdireceğini söyleyen arkadaşlar da cabası..

İşte böyle sıkıntılı bir gün, işten de sıkılmış bir haldeyken, patron gelip belediyede halledilmesi gereken bir konudan bahsedip, bunu benim yapmamı istedi. Benim orada çalışan bir arkadaşım olduğunu öğrendiğini ve bu arkadaşımın belki bu konuda yardımı olabileceğini söyledi. Ben, o arkadaşın bu konu ile ilgili olmadığını ama, belki diğer arkadaşlarına söyleyip çözülmesine uğraşabileceğini söyleyip, halletmeye çalışacağımı bildirdim. Giderken yanına uğramamı ve gerekli evrakları vereceğini söyleyip odamdan çıktı. Ben de, biraz sonra çantamı alıp, önce tuvalette biraz makyajımı filan düzeltip, patronun yanına girdim. Evraklar masanın üstündeydi ve bana bazı gerekli işlemleri izah edip, nelerin yapılması gerektiğini tarif etti. Ben de, tamam diyerek odadan çıktım.

Arkadaşım Ahmet, emlak servisinde kontrol mühendisi olarak çalışıyordu. Kapısı açıktı ve bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyordu. Yanına gidinceye kadar beni fark etmedi. Daha doğrusu, yanına birinin geldiğinden habersiz, yaptığı işe o kadar dalmıştı ki, beni fark etmesiyle birlikte, aniden ayağa kalkıp beni karşıladı ve el sıkıştık. O arada bir gözü de bilgisayarda olduğunu fark ediyordum. Daha ayakta iken yaptığı işi kapatmaya çalışıyordu, benim yandaki koltuğa oturmamı söylerken. Ben oturduktan sonra, ne içeceğimi sordu. Varsa bir neskafe içerim dedim. Telefonla neskafeleri ısmarladı ve az sonra da neskafeler geldi, beraber içmeye başladık.

Ahmet’in ailesi, çok önceleri bizim oturduğumuz semtte oturmuşlardı. Yakın komşu idik. Daha sonra Ahmet evlenince başka yere taşındı, ailesi de bir süre sonra bizim oradan ayrıldılar başka bir semte taşındılar. Beş altı yıldır burada çalışan Ahmet, okuldan mezun olduktan sonra, iki yıl kadar bir süre birkaç özel şirkette çalışmıştı. Ahmet ile biraz eskilerden filan konuştuk. Eşini sordum, evliliğin nasıl gittiğini ve çocuğu olup olmadığını filan konuştuk. O da benim neler yaptığımı, Selim’le halen birlikte olup olmadığımızı konuştuktan  sonra, kendisine patronun ricasını ilettim. Eğer yardımcı olabilecek bir arkadaşı varsa, çok memnun kalacağımızı güzel bir dille anlattım. Fakat bunun için biraz fazla dil dökmem gerekmişti. Hiç bu kadar kimseye dil döktüğümü hatırlamıyordum. O sırada, müdürü bir dosya için, Ahmet’i çağırdı. Ahmet de benden izin isteyip, dosyayı alıp müdürün yanına gitti.

Ahmet’in müdürün yanına gittiği on dakika olunca, benim canım sıkıldı. Kalktım Ahmet’in masasına doğru gittim. Bilgisayarına baksam acaba ayıp olur mu, filan diye düşünüyordum. Ayrıca, Ahmet’in ben içeriye girdiğim esnada ne yaptığını merak etmiştim. Beni görünce de, nasıl kapatacağını şaşırmış hali beni daha da meraklandırmıştı. Onun koltuğuna oturmadan ayakta bilgisayara bir göz atayım dedim ve tamamen kapatılmamış olan pencerenin ne olduğunu baktım. Araç çubuğunda “Second Life” yazısını gördüm. Şimdiye kadar hiç duymadığım bir oyun olabileceğini düşündüm. Bilgisayar oyunları ile başım hiç hoş değildi. Pencereyi tıklayarak açtım.. Açtım ama.. Ne göreyim?.. Gözlerime inanamadım. Hemen  pencereyi tekrar minimize ettim. Ekranda gördüğüm, tamamen bir pornografik bir animasyondu. Açtığımda durmadan hareketlerine devam ediyorlardı. Bir an gördüğüm kadarıyla, animasyondu ama, gerçeğinden farksız grafiklerle hazırlanmış bir oyun olduğunu anladım. Oyunda, bir kadın ve bir erkek yatakta, tamamen çıplak ve o vaziyette ne yapılırsa onu  yapıyordu. Her ikisinin de tepelerinde  isimleri yazılıydı. Hemen tekrar eski oturduğum yere oturdum ve Ahmet’i beklemeye başladım.

Yirmi dakika bekledikten sonra, Ahmet geldi. Masasına geçip oturdu ve benim bilgisayara bakıp bakmadığımı düşündüğünü, bana bakışlarından hissettim. “Ahmet, müdürle işiniz baya uzun sürdü. Her zaman böyle uzun mu sürüyor..?” diyerek Ahmet’in nabzını kontrol etmeye çalışıyordum. “Yok ya, her zaman olmuyor. Bu defa ki, biraz gıcık bir iş de onun için, uzun sürdü. Seni de beklettim, kusura bakma” diye bana karşı mahcubiyetini anlatmaya çalışıyordu. Ben de, onu biraz daha mor etmenin bana iyi geleceğini hesaplayıp, “Yok yaa.. canım filan sıkılmadı. Biraz senin bilgisayarda oyalandım.” derken, bir yandan da onu süzüyordum. Bir anda Ahmet’in suratı gök kuşağı gibi oluvermişti. Renkten renge giriyordu. “Cidden baktın mı yoksa..? Yok ya, beni kandırıyorsun. Sen benim ne tepki göstereceğimi sınamak için öyle söyledin.” Ben hiç bozuntuya vermeden, “Yoo, neden seni kandırayım. Bilgisayarda oyalandım biraz. Sonra ne var ki, neden o kadar şaşırdın benim bakmama.. Yasak mı benim bakmam, yoksa sen yasak şeyler mi yapıyorsun..?” dememle, benim gördüğümü anladı. “Yaa Arzu, çok özür dilerim. Senin o sahneleri görmene çok üzüldüm. Hele benim bilgisayarımda görmen beni çok mahcup etti. Çok çok özür dilerim. Lütfen, o gördüklerini unut.” diyerek neredeyse benim ayaklarıma kapanacak vaziyete geldi. Bense, gördüğüm manzaradan mutlu bir şekilde onu izliyordum. Evli bir adam ve o benim önümde diz çökmüş bana yalvarıyor. Bu durum benim tüm sıkıntılarımın bir anda uçup gitmesini sağlamıştı.

“Tamam Ahmet, önemli değil. Bu kadar özür dileyecek ne var ki..? Herkes seyrediyor bu tür şeyleri. Seyretmeyen, oynamayan mı var ki..?” diyerek adamı biraz sakinleştirdim. Ahmet ise, bana halen, söyle olmuştu da, böyle gitmişti de, diyerek bu oyunu tavsiye etmişlerdi de, çok iyi bir oyunmuş da, ama böyle durumların olduğunu bilmediğini, aniden başına geldiğini filan anlatıp durdu. Oyunda kız onu esir almış da, kız onu soyup yatağa atmış mış mış, falan da filan bir sürü hikaye anlatıp durdu. Neredeyse kadının ona tecavüz ettiğini iddia edecekti. Ben de, kafamı sallayıp onu tasdik ediyordum. Evet, doğrudur, şimdiki oyunların içeriğinde her şeyi bulmak mümkündür filan diyerek, sanki oyun üstadıymışım gibi teselli etmeye çalışıyordum.

İkimiz de, benim oraya ne iş için gittiğimi unutmuş ve bilgisayar oyunlarından muhabbete başlamıştık. Ben bu güne kadar hiç bilgisayar oyunu oynamadığımı, oyunlardan hiç hoşlanmadığımı anlattıkça, o ise bu oyunun diğer oyunlardan farklı olduğunu, gerçek hayatta her ne varsa bu oyunda olabileceğini, hatta bu oyun içinde oyun oynayarak binlerce dolar para kazananlar olduğunu, birkaç kişinin ismini de verip bu kişilerin bu oyunu oynayarak, milyon dolarlar kazandığını anlatıp duruyordu. Sonunda ben de dayanamadım ve “Ahmet, mademki bu oyun bu kadar eğlenceli ve para da kazanma imkanı var. Nasıl bir oyundur bu göstersene biraz bana..” dedim. Kalktım hemen yanına gittim dikildim. O ise minimize olmuş pencereye dokunmaya korkuyor, pencerede çıkacak sahnenin nasıl bir sahne olduğunu bildiğinden, bunu benim onun yanındayken görmemi istemiyordu. “Tamam, bu pencereyi tamamen kapat. Oyunu yeniden başlatırsın.” demem üzerine, üzerine sağ tıklayarak “kapat” komutunu verip programı kapattı.

Oyunu yeniden başlatırken bana, oyunun özelliklerini, nasıl oynanması gerektiğini, önce bir kayıt olma ve isim belirleme gibi bir çok şeyi anlatmaya uğraştı. Sonra oyun açıldı. Açıldı ama, yine aynı yer, aynı sahne ve üstünde hiçbir şey yok. Sadece, kadın gitmiş, sahnede Ahmet –oradaki ismi tabii ki Ahmet değil.- çıplak ve yalnız başına. Bana dönerek, biraz uzaklaşmamı ve giyinmesi gerektiğini söyledi. Ben de, çaresiz ve ben de o sahneyi görmek istemediğimden, onun dediğini yaptım ve masadan uzaklaştım. Kısa bir süre sonra beni yanına çağırdı ve oyunun nasıl işlediği konusunda etraflıca bilgi verdi. Ve, böylece Second Life denilen, benim de Selim’i birazcık aklımdan çıkarmamı sağlayan “İkinci Hayat”la tanışmış oldum.


Devamı : Arzu Breda’nın doğuşu..

10 Aralık 2009

Selim’le ayrılmamız ve; “Artık her şey bitti bebeğim..!”


Selim’le kavga edip ayrıldığımız 16 gün olmuştu. Ama, bana bir asır gibi geliyordu, bu 16 gün. Öfkelenmekte haklıydım ama, devamında o kadar haklı olduğum söylenemezdi. Öylesine öfkelenmiştim ki, ağzıma ne gelirse söylemiştim. Ne kadar kötü, iğrenç, aşağılayıcı kelime varsa hepsini arka arkaya sıralamıştım. Sonunda da, “Artık, bu iş bitti, bundan sonra birlikteliğimiz süremez. Sen yoluna, ben de kendi yoluma.” deyip noktayı koymuştum.

….

Selim’le sizleri daha önce bu blogda tanıştırmıştım. Bir Sevgililer Günü yazımda. Onunla üç buçuk yıldır –yatak hariç- birlikteydim. Onun ailesinin de, benim ailemin de birlikteliğimizden şikayetleri yoktu. Bir birimizi deliler gibi seviyorduk. O bizim eve gelip gider, ben onun evine gidip gelirdim. Evlenmek için ise hiç acelemiz yoktu. Acelemiz niye olsundu ki..! Yatmak dışında, yani seks dışında her şeyi yapıyorduk. O işi de hiç yapmıyorduk diyemem. Msn ve telefonda saatlerce konuşur, o arada sanal da olsa sekse değinirdik. Bu durum benim için yeterliydi ve daha fazlasını istemiyordum. Şimdilik daha ileri gitmeyi düşünmüyordum. O da, aynı şekilde düşündüğünü söylüyordu. Ama, bu söylediği ne kadar doğruydu, bunu daha sonra anlayacaktım.

Bu kadar öfkelenmekte haklı olduğuma, sizde hak vereceksinizdir. Bir gün ona güzel bir sürpriz yapma, onu mutlu etme fikri geldi aklıma. Yeni bir işe girmişti ve bu işini beraberce bir yerde kutlamak için, bir müzikholde yer ayırttım. İşten çıkacağı saatte de, işyerine gidip, çıkış kapısında beklemeyi düşündüm. Ancak, çıkış kapısının önüne park yapılamadığı için, taksi daha müsait olan biraz geriye gidip durdu. Taksi şoförüne biraz beklememiz gerektiğini, beklediğim kişinin az sonra çıkacağını söyledim. Beklemeye başladık. Beş dakika kadar sonra işyerinden çıkmaya başladılar. Taksiden, bahçe ve çıkış kapısı rahatlıkla görülebiliyordu. Nihayet bahçede Selim’i görmüştüm. Beş altı kişilik bir gurubun arasında o da vardı. Kızlı erkekli gurup neşeli bir şekilde şakalaşarak, kapıya doğru ağır ağır yürüyorlardı.

Aniden bir şey fark ettim. Selim’in yanında yürüyen kızın eliyle Selim’in kolunu tuttuğunu, az sonra da, kolunu beline doladığını fark ettim. Selim’e bakıyorum. O, kızın bu davranışı karşısında, hiçbir tepki göstermeden, rahat bir tavırla yürümeye, neşeli neşeli muhabbetlerine devam ediyordu. Ben neye uğradığımı şaşırmış. Resmen şok olmuştum. Kapıdan çıkarlarken kız Selim’in koluna girmişti. Gurup kısa bir süre kapının önünde durup, bir birlerine veda etmek için tokalaştıktan sonra, benim Selim beyefendi kıza bir şeyler söyleyerek kolunu çekmek istemesine rağmen, kız onun kolunu tutup, beraberce bir yerlere gitmelerini ister gibi, Selim’i razı etme çabası içindeydi.

Ben taksi şoförüne, biraz beklemesini söyleyip, arabadan indim. Onların yanına doğru yürüyordum. Selim’in arkası bana dönüktü. Öfkeden deliye dönmüştüm. Ben onun için neler düşünüyordum, onunsa yaptığına bakın. Yanlarına yaklaşınca, “Oh..! Ohh..! Maşallah..! Allah nazardan saklasın..! Allah mutluluğunuzu bozmasın..!” diye bağırarak ve elimi kolumu sallayarak ikisinin yanına vardım. Suratımın o an ne hal aldığını çok merak ediyordum. Selim beni orada o halde görünce, hemen toparlanmak ihtiyacı hissetti ve “Aaa, senin ne işin var burada..?? Sevgilim, durum senin anladığın gibi değil..!” gibisinden o an benim için hiçbir anlam ifade etmeyen sözleri peş peşe sıraladı. Kız ise, -kız mı yoksa kadın mı desem bilmiyorum- Selim’e fısıltıya benzer bir sesle, iyi akşamlar diledikten sonra, sessizce ve hızla yanımızdan uzaklaştı.

Kapının önünde Selim’le baş başa kalmıştık. O bana bir sürü mazeretler anlatıyor. Yok, o kadın onun şefiymiş de, ona asılmaya çalışıyormuş. O ise, ona yüz vermiyormuş ama, peşini bırakmıyormuş.. Bir sürü –mişli, -mışlı kelimeleri sıralayıp duruyor. Ben, “Tamam.. Bitti.. Her şey bitti.. Aramızda bundan sonra hiçbir şey yok.. Kalmadı.. Her şey sona erdi..” diye taksiye yürüyorum. O da peşimde kolumdan çekiştirip duruyor. Ben ona her türlü hakareti yapıyorum. O, tamam sen haklısın ama, senin düşündüğün gibi değil diyerek beni iknaa çabalıyor.

Ben hem söyleniyor, hem de taksiye doğru yürüyorum. O da, benim kolumdan çekerek derdini anlatmaya uğraşıyor. Öyle çekiştire çekiştire taksinin yanına vardık. Ben kapıyı açıp binmeye çalıştıkça, o kapıyı kapatıp binmemi engelliyor. Nihayet ben taksinin kapısını açıp, arka koltuğa oturup, kapıyı da çekince, taksici de arkasına dönüp, “Tamam mı abla, gidiyor muyuz..?” diye sordu. Ben de, “Evet, beni aldığın yere bırakır mısın lütfen..!”  dememle araba da hareket etti. Selim de orada öylece kala kaldı.

Ben, eve gidiyorum ama, bu halde eve nasıl girerim diye düşünüyorum. Bir yandan bu şahit olduğum manzara gözümden gitmiyor, onun için öfkeleniyorum. Diğer yandan, o kadar çok sevdiğim adamın beni bu hale koymasına dayanamıyor ve gözümden sicim gibi yaşlar akıyor. Taksi şoförü de, arada aynadan bakıp, “Ablacım, sakin ol. O kadar üzülme. Üzülmeye değmez.” gibi kendince sakinleştirici ilaç olarak gördüğü kelimeleri sıralıyordu.

Oturduğumuz semte yaklaşınca, bu halde eve gitmemin doğru olmayacağını, evde de bir sürü sorgu sualle karşılaşıp daha da kötü olacağımı düşündüm. Ayrıca, Selim’i ailem de çok sevdiğinden, bu durum onlar içinde büyük bir yıkım olacaktı. Kolay mı..? Bir anne babanın, kızlarının çok sevdiği birinden böylesi bir darbe yemesini ve onun üzüntüsünü görmeye nasıl tahammül gösterirlerdi..!? O nedenle, eve gitmekten vazgeçip, aynı semtte oturan kankam Sinem’e gitmeye karar verdim. Taksiciye yolu tarif ettim. Beni eskiden beri zor anlarımda teselli eden arkadaşımın evinde taksiden indim.

Kapının önünde akan göz yaşlarımı, burnumu filan sildim, zile bastım. İçeriden Sinem’in sesi geldi, “Kim o..?” “Kankacım, benim hayatım..” diye cevap verebildim. Kapıyı açıp, beni gördüğü gibi çok kötü bir şeyler olduğunu anladı ve hemen üst katta bulunan odasına çıkarken, “Annecim, Arzu geldi. Biz yukarı çıkıyoruz.” diye annesine seslendi. Annesi de, “Ooo, Arzu mu geldi..? Çoktandır görmemiştim, işimi halledeyim, birazdan yanınıza gelirim.” diye karşılık verdi. Biz Sinem’in odasına girer girmez, kapıyı arkamızdan kapadığı gibi sorguya aldı beni. Ben de başıma gelenleri olduğu gibi anlattım. Sinem, Selim’in böyle bir şey yapabileceğine ihtimal bile vermek istemiyor. Asıl suçlunun O kadın olduğunu iddia edip beni sakinleştirmeye çabalıyor. Bense, o kadın suçlu bile olsa, Selim’in onu tersleyerek, reddetmesi gerektiğini söylüyorum.

Bu arada da, Selim durmadan, mesaj üstüne mesaj gönderiyor, telefonumdan durmadan arayıp duruyor. Sonunda, telefonu tamamen kapatarak, bana ulaşmasını engelledim. Bu süre zarfında da, öfkem ve sinirim biraz olsun yatışmış, suratımdaki o korkunç hal birazcık gitmişti. Az sonra, Sinem’in annesi kapıya vurdu; “Kızım.. Arzucum.. Müsait misiniz, yanınıza girebilir miyim..?” diye sorunca; Sinem bana baktı. Ben de, başımı olur anlamında salladım. “Evet, annecim girebilirsin” diye annesini çağırdı. Ben de kalktım, Feride teyzenin elini öpüp, halini hatırını sordum. O da, bana benim ve ailemin nasıl olduğunu sordu. Feride teyze, -ona bu şekilde hitap etmeye alışmıştım- beni çok severdi. Sevgi konusunda, kızından hiç ayırt etmezdi. Eskiden onlara daha sık giderdim. Benim işe başlamam, Sinem’in nişanlanması bizi biraz uzaklaştırdı. Ayrıca, onunla yaşadığımız bir olayın da, görüşmelerimizin seyrelmesinde etkisi olmuştu. Neyse o konular bizim çok özelimize giriyor. Bir gün belki o cesareti bulursam o özelimi de anlatırım sizlere.

Selim, peşimden günler, haftalarca koştu, diller döktü, msn’den engelledim fakat, cep telefonumdan peşimi bırakmadı. Bizi tanıştıran kuzenim yoluyla mesajlar gönderdi. Bu şekilde, bir buçuk ay pes etmeden aramaya devam etti. En sonunda o da pes etti. Telefonuma son bir mesaj gönderdi;
“Tamam, bitmesini istiyorsun. Bunda haklı da olabilirsin. Ama benim bu olayda, en küçük bir kabahatim yok. Bitirmek istedin, bitirelim. Bundan sonra, kesinlikle arayıp rahatsız etmeyeceğim. Ama, sen bundan pişmanlık duyup dönene kadar seni bekleyeceğim. Bu güne kadar senden başkasını sevmedim. Bundan sonra da sevmeyeceğim. Seni severken başkasını nasıl sevebilirim ki..Seni halen çok seviyorum. Dönmeni bekliyorum.. Selim”

.....
Devamı var..

Foto : deviantART 

30 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve depremim...! Bölüm : II

O gece yine Hakan'la msn'de konuşuyoruz. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Bizimkiler de henüz yatalı bir saat filan olmuştu. Ben bilgisayarın başında, bir taraftan Hakan'la sohbet ediyorum, diğer taraftan da karnım hafiften acıktığı için, annemin yaptığı keki tıkınıyorum. Buz gibi kolayla birlikte.

Bir an, başımın döndüğünü ve oturduğum sandalyenin hafiften sallandığını hissettim. Ne oluyor dememe bile fırsat kalmadı. Birden büyük bir gümleme sesi ve her tarafın kararması ile ayağa fırladım. Çığılık çığlağa "İmdat, imdat" diye bağırıyorum ama sesim sanki duyulmuyor gibi geliyor bana. İlk aklıma, atom bombası mı atıldı? Yoksa, bu genç yaşta gün yüzü görmeden "kıyamet" mi kopuyor diye düşünüyorum. O zifiri karanlıkta, odada bir yerlere tutunmaya çalışırken, kapıya doğru gitmek istiyorum. Fakat, artık kapının hangi yönde olduğunu da şaşırmış durumdayım. Çünkü, bulunduğum odanın içinde bir o duvara bir duvara gidiyorum. Yapabildiğim tek şey, yere düşmemek için çabalamak.

Çığlıklar ve imdat seslenişlerim arasında ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise, bittiğinde sanki aradan yıllar geçmişti. Ve o süre içinde, bir böceğin bir kibrit kutusu içinde çalkalandığı gibi, odamın içinde biri beni çalkalamıştı. Sonraları, o günün ülkemiz açısından ne kadar acı bir gün olduğu, belleklerimizden kazınmayacak bir tarih olduğunu kavrayacaktım. "17 Ağustos 1999" günü yaşadıklarımı sanırım ölünceye kadar unutamam. O zaman korktuğum kadar, hiç bir zaman korkmadım ve bundandan sonra da korkmam sanırım. Allah'a çok şükür ki, ailemizden kimseye bir şey olmadan çıktık evimizden.

Evden çıktık ama, dışarıda evden daha korkunç bir manzara bizi bekliyordu. Böylesine bir yıkımı yaratan deprem nasıl olabilirdi ki? Buralarda böylesine deprem olmadı ki..! Böyle depremler ancak, Endonezya'da filan olabilirdi diye düşünüyordum, o kibrit kutusunun içinde çalkalanırken de.

Tanrı bizi sınamıştı... İnsanlar acaba hangi yönde davranış gösterecekler diye. Bu dediğim benim bir anlık saçmalamam tabii ki. Tanrı insanları böyle bir sınamadan geçirmez ki. Yaşanan bir doğa olayı idi. Fakat, bu olay karşısında bir çok kişinin gerçek yüzünü tanıma fırsatı da bulmuş olduk bu vesileyle. Bu yaşananlara rağmen, ne kadar aç gözlü, ne kadar mal mülk düşkünü olduklarına şahit olduk. Bazı kişilerin, böylesine bir olaydan dahi, kendilerine maddi çıkar sağlama peşine düştüklerini gördük. Dağıtılan yardımların; hiç ihtiyacı olmayanlar tarafından yağmalandığı, dağıtımı yapan kişilerin, gelen yardımları nasıl depoladıklarını gördük. İnsan o zaman üzülüyor işte, ben de bu zümrenin, bu insanlığın bir parçasıyım diye insanlığından utanası geliyor.

.............

Hakan'la uzun süre görüşemedik. Depremin etkisi biraz azalıp, tekrar güncel yaşantımıza dönmek epeyce bir süre aldı. Bu sürede, ne ben Hakan'ı düşünecek haldeydim. Ne de Hakan, beni düşünebilecek durumdaydı. Durum biraz normale döndükten sonra tekrar görüşmeye başladık. Sadece nette görüşüyorduk. Ne ben, onun yüzünü görebilmiş ve sesisini duyabilmiştim, ne de o beni. Bu sanal alemde bir tek biz ve aşkımız vardı. Ben durumdan son derece memnundum ve mutluluğumu kelimelerle ifade edemiyordum. O da, çok mutluydu. Ancak, ara sıra konu, buluşma ve görüşme meselesine de gelmiyor değildi. Ben de, her defasında çeşitli yalan dolanlarla mazeret uydurup duruyordum.

Tanıştığımız neredeyse 6-7 ay olmuştu. O hafta sonu kardeşimin Hakan'la olan yazışmalarımızı görmesi, benim ikinci depremimdi. "Keşke 17 Ağustos'da ölüp gitseydim de, şimdiki gibi yerin dibine girecek bir duruma düşmeseydim." diye kendime lanet ediyordum. İçimden, "Allah'ım neden beni böylesine rezil rüsva edecek bir duruma soktun. Depremde alsaydın ya canımı" diye isyan ediyordum. Babama ağzımı açıp, hiç bir kelime dahi söyleyemiyorum. Her ne söylese haklı, çünkü. Kardeşim konuştu, biz dinledik. Sonunda babam, kardeşime dönüp "Bitti mi? Başka bir şey var mı, öğrenmemiz gereken?" diye sordu. Kardeşim, yok anlamında kafasını sallayıp, cılız ve titrek bir sesle de, "Yok, hayır" diyebildi. Ben başım önümde, sessizce bana ne diyecek acaba derken, "Tamam, haydi gidin işinize bakın." diye annemle kardeşime işaret etti. Bana döndü, "Sen de gel şuraya otur bakalım" diyerek yanındaki kanepeyi gösterdi. Sessizce oturdum, gösterdiği yere.

Düşünmeye çalışıyorum, fakat beynim uyuşmuş sanki. "Acaba tepkisi nasıl olacak?" diye düşünüyorum. Babamın huyunu çok iyi biliyorum. Babam, olaylar karşısında ani tepki göstermez, gayet yumuşak ve mantıklı hareket eden bir kişidir. Bir süre öylece ikimiz de hiç konuşmadan oturduk. O sanki, hiç bir olay yokmuşcasına tv'nin kumandası ile kanalları karıştırmakla meşgul. Arada bir de, sigarasını tüttürmekte.

Ben onun ne zaman tepki göstereceğini beklerken, "Yavrucum, kim bu konuştuğun kişi? Kimdir? Nasıl biridir?" diye peş peşe soruları sıraladı. Ben şaşırmış bir vaziyette, "E-fen-dim..!" diye kekeledim..! O devam etti sormaya, "Kızım, sana soruyorum, kaç yaşında bu adam? Onu seviyor musun? Onun sevgisinden emin misin? Bunlara cevap istiyorum senden." Ben düşünecek halde değilim ki, babamın bunları soracağını dahi düşünemiyorum. Boğazımdan ancak çıkarabildiğim bir sesle, "Hayır, baba. Emin değilim, çok özür dilerim." dediğim anda, "Yooo, dur bakalım. Bizden özür dilermiş, küçükhanım." diye gürledi. "Bizden niye özür diliyorsun? Git o adamdan özür dile. Hem de, öylesine özür dile ki, yerin dibine geçecek şekilde özür dileyeceksin. O kişiyi kırmadan incitmeden, özür dileyeceksin. Benim sana söyleyeceklerim bu kadar." dedi ve "Sonucundan da haberim olsun" diye de ekledi.

Hıçkırarak ağlıyordum. Ve gözlerimden yaşlar sicim gibi akarken, geldi elleriyle gözlerimi sildi. Bir yandan "Hadi sil bakalım yaşlarını." derken, diğer yandan da başımı okşayıp, yüzümü gözlerimi dudaklarınla kuruluyordu. "Herkes hata yapar, biricik aşkım. Önemli olan, o hatayı telafi edip, bir daha aynı hataya düşmemektir." diyor canım babacım ama, gözyaşlarım benim sözümü dinlemiyor ki. Kucağına oturdum ve boynuna sarılıp, bir taraftan ağlayıp, diğer yandan babamın yanaklarından öpüyorum, "Canım babacım, seni çok seviyorum." diyerek. Bilmiyordum ki, onun bizlere sevgisinin yanında, benim sevgimin ne kadar sönük kaldığını.

O esnada da; annem, gözleri gözleri buğulanmış, bir eli kardeşimin omuzunda, kapı aralığından bizi izlediklerinin farkında değildik.

...........

Devam edecek...


27 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve sonrası..!

Annemin, "Kızım, deminden beri sesleniyorum. İşitmiyor musun?" demesiyle, birden uyandım o hayal aleminden. "Evet, anne. Duydum işte! Ne oldu ki?" diye bilgisayarın başından kalkıp, odamın kapısına yöneldim. "Ne var, ne buluyorsunuz, şu bilgisayarda bu kadar bilmem ki. Git, babana bir kahve yapta, ver. Benim ellerim hamurlu, bakamıycam şimdi." dedi ve ardından da ekledi. "Haydi, biraz çabuk tut elini." diye. "Tamam, annecim. Hemen yaparım." diyerek mutfağa gittim, babamın kahvesini pişirmek için.

"Buyur babacım kahveni." diyerek kahvesini verirken, "Bu seferki kahvemi beğenicek misin bakalım" demeyi de ihmal etmedim. Kahveden ilk yudumunu aldıktan sonra, "Hımm, eline sağlık. Bu seferki güzel olmuş. Sağol." derken, yüzüme de şöyle bir gülümseme gönderdi. "Afiyet olsun, babacım" diyerek yanağına bir öpücük kondurdum. Daha doğrulmamıştım ki, benden dört yaş küçük erkek kardeşimin, "Ablam msn'de bir adamla neler neler konuşmuş..!" diyerek salona daldığını görünce, "Eyvah! Şimdi bittim." diye aklımdan geçirdim.

O arada, annem de elleri hamurlu halde salona koşmuş ve "Ne oluyor?" diyerek yüzümüze bakıyor. Kardeşim anlatıyor, hepimiz onu dinliyoruz. Benim yüzüm kırmızıdan mora, sarıdan beyaza, renkten renge giriyor. Kardeşim, anlatıyor da anlatıyor. Benim bir süre önce msn'de tanışıp, eğlence-gırgır olsun diye baştan çıkarıp, sonradan da bırakamadığım ve aşık olduğum bir adamla bütün yazıştıklarımızı salonun ortasına döküvermişti, kardeşim. O an bir taraftan, kendimi yerin dibine geçmiş gibi hissediyorsam, diğer taraftan da kardeşimin bu yaptığı karşısında, onu şuracıkta gırtlağını sıkıp öldürmek geliyor içimden.

............

Onunla, lise ikinci sınıftayken tanışmıştık. Okulların kapanmasına bir kaç hafta kalmıştı. Bir hafta sonu, okuldan ve oturduğumuz semtten, Sinem ismindeki bir arkadaşıma gitmiştim. Henüz bizde bilgisayar olmadığından, onların bilgisayarından internete girip, olur olmaz sitelere girip, gırgır-şamata eğleniyorduk. Daha "msn" nedir bilmiyordum. Sinem, kendisinin msn'e kayıtlı olduğunu ve benim de kayıt yaptırmamı söyledi. Arada msn ile birbirimizle görüşebileceğimizi filan söyleyip, hemen benim için de bir kayıt yaptırdı. İnternette bir resim paylaşım sitesinden de, bir resim beğendik. Seçtiğimiz kız, ABD'den biri ve sitede yüzlerce fotoğrafını yayınlamış. Fakat, onların hepsini kullanmamız imkansız. Çünkü, resimlerin bir çoğunda, kızın yaşadığı yerin özelliklerini gösteren işaret ve belirtiler taşıyor. Aralarından, resimlerin yabancı bir ülkeden olduğunu göstermeyecek olanları ayıkladık.

Ben artık o resimdeki kız olmuştum. Gerçi kız benden biraz daha kilolu sayılırdı ama, o anda bunu kim düşünecek haldeydi ki? Derken, bir kaç gün sonra, msn de birinin beni eklediğini gördüm. Onay verdim ve o an online olduğunu gördüm. Hemen selam-kelamdan sonra, tanışma faslına geçtik. İsminin Hakan olduğu zaten msn'de görünüyordu, fakat bu ismim Hakan diyerek söze başladı. İstanbul'da oturduğunu, abisi ile birlikte bir işyerlerinin olduğunu filan anlattı. Ben de, kendimden bahsettim birazcık. Fazlada yerimi yurdumu filan vermek istemiyorum. Ne olur ne olmaz diyerekten.

Önceleri; hep havadan sudan, birbirimizin dünyaya bakışı, kişiliklerimiz ve hayatı kavrayışımız üzerine bir sürü sosyolojik ve psikolojik değerlendirmeler yapıyorduk. Sinem, konuştuğu kişilerle hep aşk meşk üzerine konuşurlarken, bizim konuşmalarımız hiç o konulara yaklaşmıyordu. Nelerden hoşlanırmışık, yok kimler gibi olmak istermişik, hangi tür filmleri izlermişiz de, falan filan. En büyük hobisinin Formula 1 yarışları olduğundan bahsetmişti. Her konuşmamızda, mutlaka bu konuyu açar, uzattıkça uzatırdı. Bir gün dayanamadım. Bir sevgilisin olup olmadığını sordum. Bir süre cevap gelmedi msn'den. Orda olup olmadığını yazdım bir kaç defa. Sonunda, "Yok" dedi. "Şimdiye kadar hiç olmadı" diye cevap verdi. Bir sürü şey anlattı. Babasını kaybettikten sonra, girdiği bunalımları filan anlattı. Anlattığı şeylerden çok etkilenmiştim. İçimde ona karşı sıcak bazı hisler duydum o anda. O an hissettiklerim bir acıma duygusu muydu, yoksa başka bir şey miydi? Tam emin değildim. Birden, sözü değiştirip "sex"e getirdim sözü. İlk şoku atlattıktan sonra, bu konu hakkında konuşmaya başladık. Ancak, konuşmamız hiç bir zaman pornografik düzeyde değildi ve hiç bir zaman o düzeye ben istesem bile getirmeyeceğine emindim. Sanki bilimsel bir tartışma yapar gibi, sex hakkında konuşuyorduk.

Okullar da kapanmış ve yaz tatiline girmiştik. Babama ısrarla bilgisayar alması için baskı yapıp duruyordum. "Bak, lise son sınıfa geçtim. Bütün arkadaşlarımın bilgisayarı var. Ödevlerimi yapmak için devamlı Sinemlere mi gideceğim?" diyerek kafasının etini yiyordum. Babacım, bu kadar ısrarıma, nihayetinde dayanamadı ve "Tamam, alıyorum." dedi.

Artık, günlerimin yarısı bilgisayarda ve onun da yarısını Hakan'la geçirir olmuştum. Bilgisayara oturduğumda onu göremedim mi, onunla konuşamadım mı, sanki bir boşlukta gibiydim. Hakan da, sırılsıklam aşık olmuştu bana. Bir birimizi görmediğimiz zaman sanki biz de yoktuk. O kadar ilerlemişti aşkımız. Bir defasında uzun süre göremedim. Dört gün sonra, nihayet online olduğunu gördüğümde hem sevindim, bir taraftan da kızmıştım kendisine, "Nerelerdesin kaç gündür. Meraktan öldüm." diye. İşyerinde bir kaza geçirmiş, sağ kolu bileğine yakın bir yerden kırılmış. Kolunu askıya almışlar ve o nedenle bilgisayara oturamamış.

O yazı, asla unutamam. Günlerim öylesine güzel geçiyor ki; Bir taraftan eve bilgisayar alınmış, diğer taraftan bir erkekle tanıştım ve deli gibi aşık oldum. Aşık oldum ama, bir yönden de düşünüyorum. Ben 16 yaşındayım, o ise 23 yaşında. Ve kendimi de 21 yaşındayım diye tanıttım. Hakan, ikide bir "gel bir yerde buluşup tanışalım" diye ısrar ediyor. Sonra ben, yalana başvurdum. "Ben msn de İstanbul diye adres verdim ama, aslında Bursa'da oturuyorum" filan diyerek atlatmaya çalışıyorum. O da, "Ben geleyim Bursa'ya" demeye başladı. Bir taraftan istiyorum buluşmayı, diğer taraftan ise...

.........

Devam edecek...


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu