19 Kasım 2009

Ankara'da bir sonbahar & Sonbaharda Ankara..

"Ey zaman tanrısı! Acı bize..."                    

Ankara'ya son­bahar, at kestaneleriyle ge­lir bulvar kal­dırımlarında...

O sonbahar, tank paletleriyle gelmişti.

Giderek büyüyen korkunç bir uğultu ve uygun adım koşuştu­ran postal sesleri, bir Eylül sabahı alacaka­ranlıkta teslim aldı şehri...

Uyandığımızda fı­rınların önü kuyruktu ve üniversiteliler ba­şucu kitaplarıyla isyana çağıran dergileri ya­kıyorlardı hela taşlarında... O dergiler ki "oligarşinin mevcut krizi çözmek için silahlı müdahaleden gayrı yolunun kalmadığını" yazıp duruyorlardı nicedir...

Çok geçmedi, yine aynı sonbaharın serin alacakaranlığında cezaevi avluları "Katil oli­garşi... Kahrolsun faşizm" sloganlarıyla çın­ladı... ve sözler bitmeden tekmeledi cellatlar darağacının taburelerini...idam edilebilsin diye yaşı küçültülmüş fidanların boyunları kırıldı birer birer, darbenin kırdığı kalemle­rin buyruğuyla...

* * *

Ve sen ey zaman tanrısı;

...sen ne kudretlisin ki bize tez elden gös­terdin, hiçbir süngünün bir saati durdurma­ya gücünün yetmeyeceğini...

Bir baktık ki; hükümranlığında çıplak ka­dınların resmedildiği tabloları emirle sergi­lerden kaldırtan paşamız, şimdi nü resimler boyadığı Marmaris'te, nesli tükenen kap­lumbağalar ve sağlığı bozulan Cumhurbaş­kanları için dualar ediyor. 17 yıl önce "başı­mızdan eksik etmek için" sürgünlere yolla­dığı Demirel'e, "Allah sizi başımızdan eksik etmesin" diye mesajlar gönderiyor.

Darbenin devirdiği "kare ası"ndan Demirel Cumhurbaşkanı, Ecevit Başbakan yardımcısı, Erbakan ana muhalefet lideri, Türkeş "merhum büyük devlet adamı" olduktan sonra Evren'e hayır duaları etmek kalıyor.

Ve "Zaman tanrısı", bugünden düne öpü­cük yollarken son buseyi eski İçişleri Bakanı Meral Akşener'in dudaklarına konduruyor:

"Dev-Sol haklıymış" diyor Akşener, düne kadar yok etmek için savaştığı bir örgütün teşhisini doğrulayarak: "...Türkiye'de ger­çekten de elitist oligarşik bir dikta yönetimi var. Hükümet, bu diktanın sopasıdır."

Çiller'in deyimiyle "son komünist devlet" olan Türk devletinin "son komünist bakanı" Akşener, 17 yıl önce hela taşlarında yakılmış teşhisleri keşfediyor. Bu sözleri söyledi diye boynuna yağlı urgan dolanmış delikanlıların itibarlarını iade ediyor.

Acaba "oligarşik devlet" tezinin sahipleri, şimdi bu gecikmiş teşhisin tedavisine ilişkin görüşlerini de Akşener'e fakslarlar mı? Ak­şener, "Oligarşik diktaya karşı yegâne müca­dele yönteminin silahlı direniş olduğu" gö­rüşüne de katılır mı? Çiller Akşener ikilisi Yeniköy'deki hücre evinden. Tarabya sırtla­rına çıkıp kırdan kente doğru "oligarşinin sopası/brifing cuntası"na karşı silahlı müca­deleyi başlatır mı?

Bunları sormak için Dev-Sol'cu arkadaşla­rı arayacaktım. Ancak sonra günlerden Cu­ma olduğunu farkedip vazgeçtim. Çünkü ge­çenlerde gazetelerde gördüğüm bir fotoğ­rafta Dev-Sol'cular bir camide dizlerini kır­mış, ölen bir yoldaşları için Cuma namazı kılıyorlardı. Akşener, oligarşiyi keşfederken, Dev-Sol, "halkın değeriyle barışma"yı deni­yordu.

* * *

Ankara'ya bu sonbahar, bulvarda at kestaneleriyle geldi.

...bir de benzersiz ibret dersleriyle...

Ve sen ey zaman tanrısı;

...sen ne kudretlisin ki, devrilmiş liderleri kahraman, onları devirenleri duahan yaptın. Lanetlenmiş sloganlarımızı, onları lanetleyenlere söylettin. Asılmış gençlerimiz birer film yıldızı bugün... yakılmış kitaplarımız best-seller...

Yeter artık; acı bize..!

Oynama bizimle..!

CAN DÜNDAR





ANKARA’YA SONBAHAR GELİR…

Ankara’ya sonbahar gelir ki görmelisiniz… Ömrünüzün bir yerinde, sonbaharların birinde birkaç günü Ankara’da geçirmeden “bir hayat yaşadım” demeniz hayata büyük haksızlık. Öyle gelir Ankara’ya sonbahar…

Gri, renksiz sandığımız sokaklar öyle renklere boyanır, yürürken bir tablonun içinden geçiyorum sanırsınız. Adımlarınız bir tuvale basar gibi olur ya da..

Sarıdan yeşile, pembeden kırmızıya tüm renkler, ağaçtan önce dalda, daldan önce yapraktadır. Şaşkına dönersiniz..

Ankara’ya sonbahar öyle bir gelir ki yüreğinize mi çarpar önce, gözünüze mi çarpar bilemezsiniz…

Ankara’da aşk mevsimi ilkbahar değildir, aşk sonbaharla gelir. Sevgiliye daha bir sokulmak için hafif bir rüzgar, incecik bir soğuk süzülür içinize.. Bir tuzak gibidir sevgiliyi akla düşürmek için Ankara’da sonbahar.

Sokak sokak, Bahçelievler’den Yüksel Caddesi’ne, Tunalı’dan Cinnah’a sarı sarı şehre karışır hayat. Sarı sarı hayat soluklanır her köşede.

İşte o zaman anlarsınız tüm gri anılar sarıdır. Ankara bir sarışındır aslında. Öyle şuh türünden değil, masum, sessiz ve sakin bir sarışın…

Bir tepeye, bir yükseltiye çıkmalıdır hemen. Vakit yitirmeden. Bir dakikasını, bir saniyesini kaybetmek olmaz. Sonbaharda bakınca bir tepeden neden şairler Ankara’dan çıkar anlarsınız.. Tablosunda sarı kullanmayan ressam bilirsiniz ki Ankara’dan geçmemiştir.

Ankara’da sonbahar baştan çıkarıcıdır. Kendinizi sürüklenirken bulursunuz sonbaharın içinden geçerken.. Sürüklenirsiniz ya sokağa ya da sevgilinizin kollarına…

Fark edersiniz yanı başınızda durduğunu ağaçların. Anlatsanız dinleyecektir sizi, dinleseniz anlatacaktır sanki o sessizce boynunu bükmüş ağaçlar…

Ankara’da sonbahar başka türlüdür. Sarhoş eder insanı. Renkten sarhoş eder, hüzünden sarhoş eder… Bıraksa gitmek istersiniz… Bırakmaz. Gitseniz sarısı sizi geriye çağırır.

Öyle bir kendinden geçme halidir ki bu, tüm eski sevgililerinizi aramak istersiniz bir bir. Tüm dostlarınız “hadi gel kafa çekelim” mesafesinde olsun istersiniz.

Bir sonbaharda Ankara’da ellerinizi cebinize sokarak ve yanında şımarıkça gülümseyerek ve hiç konuşmayarak onunla yürümek istersiniz… Hangi sokağa girdiğinizi bilmeden ve düşünmeden hiç… Ayaklarınıza sarı yapraklar bulaşarak ve kulağınıza yaprak çıtırtıları dolarak… Öylesine yürümek… Ankara’da… Sonbahar’da… Yapmazsanız eksik kalır hayat…

NURAN YILDIZ

/*/*/*/*/

Adım Sonbahar

nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar

Attila İlhan

11 Kasım 2009

Aldatmanın tek gerekçesi var; Sahip olma duygusu..



"Farkettiniz mi bilmem, (..)" diyerek başlıyor, Sevgili Hocam Nuran YILDIZ "Seni Aldatıyorum Çünkü..." başlıklı yazısına..
Farketmemizi sorduğu şey, gazete, köşe yazıları, kitap ve tv dizilerinde çok sıkça yer alan aldatma öyküleri..
Magazin sayfalarında zaten, aldatma haberi dışında hiç bir şey bulamazsınız..
Tv dizilerinin de aynı şekilde olduğunu ve "bu dizilerin konusundan aldatma çıkarıldığında, geriye anlamsız bir oyuncu yığını kalır" gibi çok önemli ve doğru bir tespit yapıyor, Nuran Hocam..
Burada şunu da, belirtmem gerekir ki; Hocamızın bu tespiti  yapmasının nedeni, tespitteki olgunun doğru veya yanlış, halka yararlı veya zararlı olmasından ziyade, bir iletişimcinin yapması gerekeni yapıp, sonucu ortaya koymak.
Nuran Hocam, bir de kitaptan bahsetmiş bu yazısında..
”Aldatmanın kitabı” diye bahsettiği kitabın adını vermemiş ve bu kadarla yetinmiş..
Kitabı henüz okumadığını, sadece basında yer alan haberlerini okuduğundan bahisle, yazarın kitapla ilgili görüşlerini belirtmiş yazısında..

Kitabın yazarı, aldatmanın nedenlerini anlattığı kitaptaki görüşlerini, özetle şöyle anlatmış, basında çıkan haberde;
Erkekler, nedenlerinden biri olarak, "özsaygılarının azalması" sonucunda aldatırlarmış. (Acaba, özsaygıları aldattıktan sonra zirveye mi çıkmış..? Bunu nasıl ölçmüşler..? Çok merak ettim, doğrusu..)
Eğer, erkeğin özsaygısı yerinde fakat yine aldatıyorsa, "yeni limanlara açılmak, geçici bir güven duygusu verdiği için" gibi bir nedene sığınabiliyor. (Aldatmak, nasıl bir güven duygusu veriyor acaba..? Bunu da çok merak ediyorum..)
Bunların hiç birisi, o erkek için gerekçe değilse, kesin olarak "ailesininin geçmişinde olduğundan" dolayı aldatıyormuş..
Yani, aldatan atalarının genleri taşınıp geldiği için aldatabiliyormuş.. (Buna ben de inanabilirim.. Ama, artık çözümü var..! Gen mühendisleri..!! Ne duruyorsunuz, temizleyin şu aldatma genlerini de, kurtulsun herkes..)

Kadınların nedenlerini de anlatıyor, kitabın yazarı, basında yer alan haberinde;
Kadınların, daha sıradan nedenlerle aldattıklarını savunuyor ve kadınların özsaygısını onarmak için, ya eşinden intikam almak için aldatırlarmış kadınlar.. Yahut da babaları sorunlu ise aldatırlarmış.. (Şimdi burada ne demek lazım bilemedim, ama “Portakal, orda kal” demek istiyorum. Yazarın burada, erkeklerin aldatmalarının “önemli” nedenlere dayandığını, kadınların ise sıradan nedenlerle aldattığını savunuyor. Bu durum çok önemli bir tespit. Bu görüşe ben katılmasam da..)

Nuran Hocam ise bu görüşleri derinlemesine sorguluyor ve bu sorgulamadan şöyle soru ve sonuç çıkarımları yapıyor yazısında..
"Peki o zaman yalnızca oyun için, canı istediği için, keyif için, yan yollara öylesine sapmak için aldatmalara ne diyeceksiniz?" diye soruyor yazara ve kendi okurlarına..
Bu sorgulamayı da, yazarın tüm gerekçelerinin geçerli olduğunu ve bunları kabul edilir bulunduğunu varsayarak yapıyor..
Ayrıca, bu gerekçelerin modasının geçmiş olduğunu farzederek ve aynı zamanda, kendisinin yeni çıkaracağı "Aşk Yüzyılı Bitti" kitabı için yaptığı onca araştırma, analiz ve gözlemlerini bir kenara bırakıp soruyor bu soruyu..

Lafı fazla dolandırmadan da, kendi gerekçesini sunuyor, Nuran Hocam..
Aldatma gerekçelerinin en önemlisinin, her koşulda güdülendirilen "sahip olma" duygusunun olduğunu belirtiyor..
Bu gerekçenin, diğer tüm gerekçelere baskın olduğunu söylüyor..
Ve buna da çok anlaşılır bir örnek veriyor..
Diğer tüm kokuları bastıran "sarımsak kokusu" gibi..

Kadın erkek ilişkilerini de, ekonomik ilişkilere benzeterek, ekonomistlerin savundukları; "Bugünkü ekonomik krizin temel nedeni, üretim ile tüketim arasındaki ‘rasyonel bağ’ın kopmasıdır" görüşüne, ithafta bulunuyor..
Ekonomistlerin söylediği "rasyonel bağın kopması" ise, gerekçelerin ortadan kalkması olduğu ve sadece "eylem"in ortada kalması ve önem kazanması olarak ilişkilendirmiş oluyor, konuları birbirine.
Yani, aynen ekonomide olduğu gibi "sadece tüketmeye koşullandırılmış kadınlar ve erkekler için, aldatma ahlaki bir sorun olmaktan çıkıyor."
Ve sadece bir “eylem” olarak kalıyor.

İlişkilerdeki benzetmeler de çarpıcı  ve şak diye çarpıyor yüzümüze..
Örneğin, gardırobunda bir elbiseye sahipken, bir tane daha elbise almak gibi olduğunu söylüyor, başka bir kadına veya erkeğe gitmenin..
Sadece, içimizdeki ses "al" dediği için, elbise aldığımız gibi, içimizdeki ses "başka bir kadın veya erkek" istediği için, aldatıyormuşuz.

Yazıda, aldatılan kişinin uğradığı haksızlık ve ahlaksızlık karşısında aldığı tavır ve o andaki şaşkınlığın nedeni olarak da, bu yaşadığı sadakat kavramının yok oluşuyla karşılamanın verdiği şaşkınlık olarak, vurgu yapılıyor..
Aldatılan kişinin yaptığı bu sorgulamaya, gerekçe olarak verilen yanıt ise, sonucu kesin olarak ortaya çıkarıyor..

"Seni aldatıyorum çünkü (..)"
"Çünkü, içimdeki sesi dinliyorum. İçimdeki ses, dışımdaki seslerin "al" talimatına uyuyor."
Bu yanıtın anlattığı durum ise, dışımızdaki tüm sesler süreksizlik, bağlantısızlık ve güvensizlik ürettiğinden, bu seslere uymaktan başka çarenin kalmadığını vurguluyor..
"Seni aldatıyorum çünkü (...)  Çünküsü falan yok." diyerek sonucu açıklıyor..
"Sonuç, aldatılmayı göze almadan, hiçbir sadakat ilişkisine girilemez artık, üzgünüm." diyerek de son noktayı koymuş oluyor..

Şimdi durumu böylece kavradıktan sonra, yani kadın erkek ilişkisinde gelinen son durumu ortaya çıkardıktan sonra, sıra geldi ne yapılabilirin cevabını bulmaya..
Sevgili Nuran Hocam, bundan böyle bir ilişkiye girecekseniz, aldatılmayı göze almalısınız, diyor..
Yani, aldatmazsa ne ala, şanslısınız demek istiyor, anladığım kadarıyla..
Fakat benim, bu konuda bir çözüm önerim var.
Bu çözümü, 12 Mayıs 2009 tarihli ve "Eşinizin sizi aldatmasını önlemenin tek yolu." başlıklı yazımda anlatmıştım..
Kendi çapında epey bir tartışma yaratan ve ses getiren bu yazımda, tek çözümün yasalarımızı değiştirmek olduğunu vurgulamıştım...
Bu yasa değişikliğinde, kadınlar ile erkekler arasındaki eşitsiliğin kaldırılması ve "Aldatılan eşe de, yasal olarak aldatma hakkı." diye özetleyebileceğim bir madde konması..
Böylece, aldatmaya meyilli olan eşin bu düşüncesini bastırma ve frenlemesi sağlanabilir.
Böyle bir yasal değişiklik yapılana kadar da, kadın ve erkek arasında bir sözleşme ile yasalarda yapılmasını önerdiğimiz "aldatma hakkı"nın sözleşmeye yazılarak elde edilmesi ve eşlerin bir birine sadakatleri için bir güvenceye kavuşabileceklerini önermiştim..


Bu görüş ve önerilerim halen geçerliliğini korumaktadır.
Çözüm olarak ya benim önerdiğim yol denenecek, veya kader kısmet deyip, şansınızı deneyeceksiniz.
Tercih sizin..!

Sevgilerimle..

Resim: aldatmıyorum ki..

10 Kasım 2009

SONSUZA KADAR BİZİMLESİN...



Atam..! 
Seni Unutmadık.. 
Unutmayacağız..
Ve Unutturmayacağız..


---------------------

Bir Başbakanın ağzından Ulu Önderimiz Atatürk için söylenen sözler;

Sizlere şunu söyleyeyim ki, ben Atatürk’e sekreter olmak isterdim. Sebebi de, O’nun her akşam sofrasında bulunup yüksek fikirleriyle beslenmek dileğinde oluşumdur.

1933, Edward Herriot, Fransa Başbakanı

........................................

Şu satırlar da, denize dökülen bir işgalci devletin Başbakanı’nın, denize döküldükten 12 yıl sonra onun için Nobel teklif yazısıdır;

Norveç Nobel Komitesi Başkanlığı’na;

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla bölgedeki istikrarsız durum sona ermiştir. Teokratik bir rejimle yaşayan, din ve hukuk kavramlarının birbirine karıştığı, çökme sürecindeki bir İmparatorluğun yerini, güç ve hayat dolu, modern ve milli bir devlet almıştır. Barış dünyasına bu değerli katkı, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa sayesinde yapılabilmiştir. Bu nedenle, Yunanistan Hükümeti Başbakanı sıfatıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını takdim etmekten şeref duymaktayım.


12.1.1934, Venizelos, Yunanistan Başbakanı

 -----------------------------------------------

Atam..! 
Seni Özlemle Anıyoruz ..
Ruhun Şad Olsun..


LÜTFEN BU YAZIYI OKUYUN..

REKTÖRDEN ATA'YA İLGİNÇ MEKTUP

Sevgilerimle...