25 Eylül 2008

KARANLIĞI LANETLEMEKTENSE, BİR MUM YAKIN.


Bir makaleyi bir seferde yazmayınca işte böyle ucube bir şey çıkıyor ortaya. Bu yazımı neredeyse bitirmek üzereyken, aniden doktora gitmek zorunda kaldım. Devamını da, iyileştikten sonra ekledim. Eklediğim yerleri belili yapayım da, yazının neresinde kaldığım belli olsun.

Çocukluğumda çevremde duyduğum, cennet-cehennem hikayeleri aklıma geldi. Nereden aklıma geldiğini sonra söylerim. Bu hikayelerde geçen olaylar, olay ve sonuç ilişkileri, o kadar yalın ve basite indirgenerek anlatılır ki, anlamamak mümkün değil. Yaptığımız her tür eylem, (hatta bazen düşünceler) günah-sevap tartısından, yada süzgecinden geçirilerek, o eylem sonucunda alacağımız ceza veya mükafat belirlenir. Genellikle bu değerlendirmelerde, ceza ve mükafat kavramları kullanılmaz. Bunların yerine, cennet ve cehennem kavramları kullanılır.

Elbette bunun öncesi de var. Bunun öncesinde, cennet ve cehennem kavramlarının içinin doldurulması olayı. Bu kavramlar öyle abartılı anlatılır ki, cehennem tarif edilirken, 'orasının ısının dünyadaki ısı kavramı ile kıyalaması yapılır ve dünyadaki en yüksek ısının kimine göre yüzlerce, kimine göre binlerce katı fazla sıcak olduğu' ifade edilir. Yine cehennemden bahsedilirken, günahlarına göre mesela hiç cehennemden çıkamayacak olanlar var ve bunlar devamlı orada kalacaklar. Devamlı ateşte yanacaklar. Ben bunu anlamakta zorlanıyorum işte, yanıp yanıp bitmeyen bir beden olur mu hiç? Bunun bir de, cennet tarafı var ki, Tanrı sanki dünyada neyi yasaklamışsa orada onların hepsi serbest, yahut da orada yasak kavramı yok fakat anlatılırken dünyada yasak olanlar öne çıkarılırak anlatılıyor ki, cazip olsun. Dünyada şarap içmek yasak, orada ırmaklardan şarap akıyor ve sen tası daldırıp, kafana dikiyorsun şarabı. Bir de öne çıkarılan dünyada yasak olup orada serbest olan, kadın erkek ilişkisi. Cennet de, erkeler için huriler, kadınlar için gılmanlar mevcut. Kadın canı çektiğinde istediği gılmanı çağırıp, canının istediğini alabilecek. Erkekler için de durum farklı değil, hurilerden beğen beğendiğini... Ancak, bu konular anlatılırken, herkese aynı şekilde anlatılmıyor. Cahil halk kesimine anlatılırken, usulune uygun olarak söyleniyor. Hatta kadınlar konusu pek gündeme bile gelmiyor genelde. Ancak, konunun uzmanları kendi aralarında konuşurken veya entelektüel yazarların kitaplarında bunlar tüm teferruatı ve açıklığı ile anlatılmakta.

Şimdi, cennet ve cehennem kavramlarının içleri de dolduruldu. Gelelim yaşadığımız dünyaya. Günümüzde ve aramızda yaşayan bir bireyi seçelim. Seçeceğimiz bireylerin uç kesimlerden olmasına dikkat etmeliyiz. Seçimi böyle yapmalıyız ki, aradaki farkı anlayabilelim. Bu birey, toplumun en yoksul kişilerinin yaşadığı bir kesimde yaşıyor. Yaşadığı yerdeki kişilerden pek farklı bir hayata sahip değil. Tek düşüncesi, ailesinin yiyecek ve giyeceğini sağlamak. Her konudaki bilinç düzeyi ise, yaşadığı ortamdaki kişilerin biliç düzeyi ortalaması diyelim. Her türlü bilgiyi, çevreden edinmiş, aileden aldığı bilgilerde, ailenin çevreden aldığı bilgiler. Böyle ortamlarda, kişilerin sevap işleyerek cennete gitme ihtimalleri bile zayıflamakta. Ufak günahlar ise durmadan birikmekte. İşte tam bu sırada fırsat doğdu, büyük bir sevap kazanma şansı elde etti, bizim yoksul ve biraz günahkar bireyimiz. Ne yapar acaba böyle bir durumda, nasıl bir ruh haline sahip olur. Bunu anlayabilir ve tesbit edebilir miyiz? Şöyle bir durum çıkabilir mi acaba? Bu kişi, cennete gitmeye değer bir sevap işlemişse ve hazır hak kazanmışken, bir an önce oraya gitme düşüncesi tüm ruhuna hakim olur. Bundan sonra işleyeceği herhangi bir günah sonucu, kazanmış olduğu bu mükafattan olabileceğini düşünecektir. Aynı düşünce şekli, günah işleyip cehenneme gideceğine inanan bir kimse de, artık bir daha bunu değiştiremiyeceği ve ne kadar sevap işlese de cehennemden kaçamayacağı gibi bir düşüncenin esiri olur. Bu durumda da, kaderine razı olarak Tanrı'nın kendisini dünyadaki kötülükler için yarattığını düşünmeye başlar.

Çocukluğumda çevremden duyduğum, bu tür hikayelerden pek etkilendiğim söylenemez. Çünkü, dinini de çok iyi bilen, bunun yanında cumhuriyet değerlerini de içselleştirmiş bir ortamda, çocukluk geçirdim. Bu tür hikayelere, bazen çevremden önce, aile ortamımda rastlardım. Fakat, şu farkla, aile ortamında anlatılan bu hikayeler, genellikle toplumun bilinç ve kültür düzeyi gibi konular konuşulurken geçerdi ki, her zaman olumsuz örnekler olarak gösterilirdi.

Büyüyüp de, kendi fikirlerimin olgunlaşmaya başlaması ile birlikte, bu hikayelerin, toplumda bir anlamda ceza kanunu yerine geçtiği, devletin bu toplumu iyi yönetemediği ve bilinçlendiremediğine inancım artmaya başladı. Devlete ne kadar kusur bulup suçluyorsam, toplumu da o derece kusurlu buluyorum. Çünkü, bu toplum bireylerden oluşan bir toplum. Bitkilerden, ağaçlardan oluşan bir orman değil ki. İnsan, kendini geliştirebilen bir varlık. Çünkü, yaratılışında bu gelişme için programlanmış. Fakat, bazen toplumlar bu programın da dışına çıkıyorlar ve o zaman da, düzen bozuluyor. Yaradılışımızdaki bu program, kendine has bir disiplin gerektiriyor. Bu disiplin çerçevesinde hareket edildiği takdirde, düzen bozulmadan gelişme sağlanabiliyor. Ancak, toplumu oluşturan bireyler genellikle, kendilerinin birileri tarafından yönetilmesini isterler. Bu istek olumsuz bir istek de değildir.

İşte bütün düğüm de burada oluşuyor. Bireylerin kendilerini yönetmesi için seçecekleri yada seçilmeden gelen lider veya kadro. Burada da akla hemen tarih boyunca yaşanan savaşlar ve bu savaşlarda ölen bireyler geliyor. Bu ölen insanlar boşuna mı öldüler. Elbette hepsi olmasa bile çoğu belli bazı gayeler uğruna öldüler. Bu şavaşların hemen hepsi, ister toplum tarafından seçilerek olsun, ister kendi güçleri ile yönetime gelen lider/kadro tarafından yaratılmıştır. Bu nedenle, toplumların kaderi, gelecekleri, iyi veya kötü yönetilecekleri her zaman kendi ellerinde olmuş ve olacaktır.

Bir cennet ve cehennem yazısı beni nerelere sürükledi. Halbuki amacım, kendi cennet ve cehennemimi anlatmaktı. Fakat, kalbim ne isterse istesin, yönetim istediğini yapıyor. Beynim ve mantığım beni bu yöne sürükledi. Bazı konularda mantığımın dışına çıkamıyorum.

Bazen nasıl ki, beynim ve mantığım, kalbimin isteklerini engelleyemiyorsa...

Aşk, engel tanımıyor!..

Sevgiyle kalın...