29 Temmuz 2009

BANA BIR FIKRA ANLAT..


Sevgili okurlarım, inanın, Temmuz’un şu sıcak günlerinde, canım hiç yazı yazmak istemiyor. Yazmaya kalksam, yazacağım yazılar ne benim istediğim gibi olacak, ne de siz o yazıları severek okuyabileceksiniz. En iyisi yazmamak. Ama, blog da benden yazı bekliyor.

O nedenle, size fıkra anlatmaya karar verdim. Anlatma kararı bana ait, okuyup okumama kararı da size. Okursanız eğer, beğeni ve eleştirinizi belirtmeden geçmeyin, lütfen.

PASAPORT

Amerika'da zencinin biri, pasaportunu kaybetmiş. Aksilik bu ya, o gün de

Türkiye'ye uçacakmış. Kara kara düşünürken yolda bir pasaport bulmasın mı!

Hemen almış yerden, bir bakmış ki Leonardo Di Caprio'nun pasaportu. "Ne olursa olsun," demiş ve şansını denemeye karar vermiş. Çıkarmış Leonardo'nun fotoğrafını, kendi

fotoğrafını yapıştırmış. Uçmuş Türkiye'ye. Atatürk Havalimanı'nda görevli

gümrük memuru Temel'in karşısına geçmiş.

Temel, almış pasaportu, adamın ismine bakmış: "Leonardo Di Caprio". Fotoğrafa bakmış, bir zenci. Adama bakmış, aynı zenci. Birkaç şaşkın bakıştan sonra öbür masaya seslenmiş:

"Ula Cemal, bu Titanik batmış mıydı, yoksa yanmış mıydı.”

*****

Arzu : “Fıkrayı uyduran, ne kadar saçma sapan bir fıkra uydurmuş. Yok pasaportunu kaybetmiş, hemencik de yolda onun için biri pasaport düşürüvermiş. Hem de, Leonardo.. Ama, aferin bizim Temel’e, Leonardo’yu şıp diye tanıyıvermiş.” diyor. :DDD

KOL

Genç avukat, hırsızlıkla suçlanan müvekkilini hapis cezasından ancak, yaratıcı bir savunma yaparak kurtarabileceğini biliyordu. Bu nedenle savunmasını, sözcüklere "dans ettirerek" yapmaya başladı.

· "Müvekkilim, arabanın camından içeri yalnızca kolunu sokup çantayı almıştır" dedi ve yargıcın hukuka olan saygısını hedefleyerek sürdürdü konuşmasını: "Siz de takdir edersiniz ki, müvekkilimin kolu, müvekkilimin bizzat kendisi değildir" dedi ve görüşünü şöyle sürdürdü: "Yalnızca bir kol tarafından işlenen bir suç için, kişinin suçsuz öteki kolunu, bacaklarını ve bedeninin suçsuz tüm organlarını da cezalandırmış oluyorsunuz. Bu kararınızla, suçsuz organları da hiç de hak etmedikleri bir cezaya çarptırıyorsunuz. " Genç avukat bu görüşünü açıkladıktan sonra yargıca sordu: "Bu davranışınızı, kişi hukukuna olan saygınızla nasıl bağdaştırabileceğinizi açıklayabilir misiniz?" Yargıç, genç avukatın bu sözleri üzerine gülümsedi :

· "Peki, o zaman ben de kararımı aynı mantık doğrultusunda veriyorum ve müvekkilinizin, suçlu kolunu bir yıl hapse mahkum ediyorum" dedi. Sonra da kararını, gülümseyerek tamamladı : "Müvekkiliniz isterse, hapsedilen koluna eşlik edebilir."

Yargıcın bu kararından sonra gülme sırası, yargılanmakta olan hırsıza gelmişti. Genç avukatının yardımıyla takma kolunu çıkarttı, yargıca teslim etti ve öteki kolunu avukatının koluna sokarak mahkeme salonundan ayrıldı.

*****

Arzu : “Ehh, ben yargıç olsam, böyle şeytani bir planla, müvekkilini savunan avukata, şapka çıkartırdım. Ee yargıç efendi!.. İşte böyle olur, şeytanın izinden gidersen.” diyor.

KARI - KOCA

Soğuk ve karlı bir günde bir işadamıyla sarışın sekreteri yollarını kaybetmişler ve bir ormanda kaybolmuşlar.

Bir süre sonrada arabaları bozulmuş ve arabayı terk etmek zorunda kalmışlar.

Zor ve uzun bir yürüyüşten sonra ormanın içinde bir kulübe bulmuşlar ve kendilerini hemen bu kulübenin içine atmışlar.

Kulübede bir yatak, bir uyku tulumu ve bir sürüde battaniye olduğunu görmüşler.

Adam bir centilmen olarak sekretere onun yatakta yatabileceğini söylemiş ve kendide uyku tulumu alıp yere yatmış.

Adam yattıktan birkaç dakika sonra sarışından bir ses gelmiş,

- Efendim, ben çok üşüyorum.

Adam tulumun fermuarını açmış ve kalkıp sarışına bir battaniye vermiş ve sonra yine yatmış.

Tam uyumak üzereyken sarışın yine,

- Efendim, ben hala çok üşüyorum! demiş.

Adam yine fermuarını açmış, kalkmış ve sarışına bir battaniye daha vermiş.

Sonra aynı sakinlikle uyku tulumunun içine girip, fermuarı çekmiş.

Tam uykuya dalacağı sırada sarışın yine,

- Efendim, ama ben çooooook üşüyorum. demiş.

Adam sarışına dönüp,

- Burası ıssız bir yer. Ne olduğunu kimse görmez. İstiyorsan bir geceliğine karı-koca gibi davranabiliriz. demiş.

Sarışın cilvelenerek,

- Tabii efendim siz nasıl isterseniz. demiş.

Bunun üzerine adam avazı çıktığı kadar bağırmış,

- Öyleyse kalk ve kahrolası battaniyeyi kendin al!!!!!.

*****

Arzu :Sarı gacı, bak bana! Ben de, o lafları yutacak göz var mı? Üşümüşmüş! Ne üşümesi be, senin derdin başka, üşüme hikayesi bahane..” diyor.

AMELİYAT YERİ

İki sevgili bir ağacın gölgesinde otururlar. Delikanlının tatlı sözleri arasında bir ara kız sevgilisinin kulağına fısıldar :

-Sevgilim sana apandisit ameliyatı olduğum yeri göstereyim.

Delikanlının gözleri parlar.

-Göster canım göster.

Kız eliyle uzak bir yeri göstererek :

-Bak şu ilerde görünen sarı bina var ya, onun üçüncü katı....

*****

Arzu : “Vay kurnaz delikanlı!!! Kendini çok kurnaz sanırsın bir de. El elden üstündür, oluummm...” diyor.

ÖPTÜRECEKSE ÖPTÜRSÜN

Delikanlı,nişanlısı ile gezip dolaştıktan sonra, kızı evine getirmiş.Kapıda tam ayrılacakları vakit, bir elini duvara dayayarak kızcağızı kendi ile kapı arasına sıkıştırmış;

-"Bir kerecik öpeyim hayatım.."

-"Olmaz,komşular görür.." derken tartışma uzamış,

O sırada kapı açılmış ve kızın küçük kardeşi gözlerini ovuşturarak ablasına seslenmiş;

-"Babam diyor ki...' Öptürecekse öptürsün, yoksa ben aşağı inip, o herifi öyle bir öperim ki, bir daha unutamaz..' ' Hem söyle elini de diyafonun düğmesinden çeksin...' "

*****

Arzu : “Vay bee, ne babaymış öyle!! Öpmesine itirazı yok. İtirazı, diyafondan olacakları duymak..” diyor.

BİZİMKİ DAHA GÜZEL

Karı koca lüks bir restoranda yemek yiyorlar... O sırada, masaya yaklaşan manken gibi güzel esmer bir hatun, adamı selamlayıp yanlarından geçiyor. Adamın karısı soruyor:

-Kim bu afet? Adam:

-Eğer mutlaka bilmek istiyorsan söyleyeyim, metresim! Kadın:

-Bir de bu kadar pervasızca söylüyorsun. Boşanıyorum senden! Adam:

-Yani, Etiler'deki apartmanı, Kandilli’deki yalıyı, Göcek’deki tekneyi ve Nice'deki villayı bırakıyorsun...

Uzun bir sessizlik olur. Çift yemeğini çatallarken, kadın birden sorar:

-Şu arkada oturan Fuat değil mi? Yanındaki kadın kim? Adam:

-Fuat'ın metresi. Kadın:

-Ayy bizimki çok daha güzeeeel!!!

*****

Arzu :Ahh canııımm!!! Sizinki mi daha güzel?.. Yoksa, tekne, villa, yalı ve apartman mı daha güzel?.. Sattın değil mi kendini, 3-5 değersiz mala.. Yuh olsun, senin gibi hemcinsime!!!diyor.

24 Temmuz 2009

KARADUT CANIM ÇEKTİ...


Haberturk internet sitesinde, Nuran Yıldız'ın yazısını okuyordum. Gittiği bir Ege köyünde yediği karadutu anlatıyor. Okurken bir canım çekti, bir canım çekti(!) Akşam üstü eve giderken manavlarada arayacağım. Bulamazsam içimde kalır..

Aslında dutu ağacın altında yiyeceksin. Çıkabilirsen ağacın üstünde.. Çıkamıyorsan, dutun altına bir çarşaf filan sereceksin. Bir sırıkla da, dallarını silkeleyip çarşafın üstüne düşüreceksin karadutları.. Ondan sonra da, ya bağdaş kurup otucaksın başına karadutun, ya da uzanacaksın çimlerin üstüne ve yiyeceksin karadutu, taze taze, löp löp.. Ellerin, ağzın burnun kıpkırmızı boyanacak, dut lekesi... Karadutun tadı ancak öyle çıkar..

Yanında sevgilin olmasa da olur. Öylece uzanacaksın, dalacaksın hülyalara.. Şimdi benim yaptığım gibi.. Büroda, hayal ediyorum kendimi bir dutun altında, çimlere uzanmış.. Ama, sadece hayal.. Hayal de olsa, yine de güzel.. Sabah sabah ruhuma ve beynime iyi geldi..

Siz de, deneyin.. Kesin iyi gelecektir..

18 Temmuz 2009

EKSANTRİK BEYİNLİ NEDİR?

Geçenlerde, FreindFeed’de takılıyorum. Arkadaşlarla şundan, bundan konuşup, vakit öldürüyoruz. Üye olanlar bilir, FF’de bir direkt iletiler bağlantısı var. Bir ara baktım, bir ileti gelmiş. Özelden konuşma isteği var herhalde diye düşündüm. Baktım, öyle bir şey değil. Furkan Gökçe isimli bir arkadaşın, bir önerisi var. Furkan’ın önerisi ve aramızda geçen diyalog aynen aşağıdaki gibi..

Merhaba Arzu. Sana isim sponsoru olmak istiyorum. İsim şöyle olacak: istediğinisim.beyinli.com Umarım kabul edersin...

Vay be, isim sponsoru ha, Furkancım.. Ne yapmam lazım bilemiyorum ki.. Aklıma gelmiyor bir şey.. sonra, bir de şu var; hangi ismi seçsem, bir elştiriye uğrama ihtimali olabilir. Bilmem!!.. :) - Arzu Breda
Sen bilirsin. Kus, mercimek ... Olabilir.... - Furkan Gökçe
Veya direk inciler.beyinli.com bilene olabilir... - Furkan Gökçe
Aa evet evet.. Mesala kuş beyinli olabilir bak.. Tam bana uygun.. :Pp Bana bak parçalamayım seni şimdi.. - Arzu Breda
:D Canım niye üstüne alınıyorsun ki? Benim aklıma geldi koydum oraya. Ama iyiki koymuşum. Çok iyi bir fikir getirdin aklıma :D Kuş beyinli adı ile bir çizgiblog yapabilirim. kus.beyinli.com SAĞOL ARZU :D - Furkan Gökçe
Ben bu sponsorluk mevzusunu unutmuşum. Her gün arada FF’ye giriyorum ama, Furkan’ın bu konuyla ilgili benden cevap beklediğini unutmuşum. Daha da doğrusu ben böyle bir sponsorluk vs. istediğimden de emin değilim. Bana biraz ters gelir düşüncesindeyim. Aradan iki gün geçtikten sonra, Furkan’dan bir özel ileti daha geldi. Neden cevap vermedin? Küstün mü? Gibisinden..
O özel iletinin tam metni de, şöyle gelişti;
Arzu neden cevap vermedin? Gerçekten öyle bir düşünceye sahip değildim. Sen söyleyince aklıma geldi. İstediğin bir isim varsa hemen yönlendirelim. Özür dilerim seni küstürdüysem :)

Ayy Furkancım, gerçekten ben özür dilerim.. Unutmuşum senin cevap beklediğini. Küsme filan yok. Ne yaptın da küseyim canım.. :) Fakat, benim başka bir siteyle filan uğraşmaya hiç ama hiç zamanım yok. O nedenle, teklifine cevap vermedim. Teklifin aslında çok güzel bir fikir, fakat dediğim gibi, zamanım yok. Yine çok teşekkür ederim, beni düşünüp, teklifte bulunduğun için. - Arzu Breda
Ben sana yeni bir site vermeyeceğim. Şu an varolan sitenin adresini değiştireceğim. Yani arzununincileri.blogspot.com yazıldığında da benim vereceğim adres yazıldığında da aynı siteye; şu anki sitene girilecek. Anladın mı? Yani yeni bir site olayı yok :) - Furkan Gökçe
Tamam Furkancım.. Anladım durumu.. Şöyle yapabilirsin o zaman.. http://eksantrik.beyinli.com Nasıl oldu? Beğendin mi? :DD Arzu Breda
Ben yapıyorum şu an. İstediğin zaman kullanmaya başlayabilirsin. - Furkan Gökçe
Sitenin ip numarası lazım bana. - Furkan Gökçe
Yönlendirdim. Sorun yoksa 24-48 saat içinde aktifleşecektir. - Furkan Gökçe

Evet, durum aydınlandıktan sonra, ben istediğim beyinli.com ismini verdim ve Furkan da, tamam dedi.
Dün BloXoo’ya uğramıştım. Çoktandır pek uğramıyorum. Nedeni çok ama, şimdi onunla sizi sıkmak istemiyorum. Bloxoo forumda takılmış birilerine laf yetiştirmeye devam ederken, birine özel mesajla bir şey saylemem gerekti. Ona özel mesajı gönderdim ve forumda da kendisine Ö.M gönderdiğimi bakmasını söyledim. Bir süre sonra, çıkmak üzereyken Ö.M. ‘a ne cevap vermiş diye baktığımda, bir başka Ö.M’ın daha olduğunu gördüm. Özel mesajı gönderen Furkan’dı. İstemiş olduğum http://eksantrik.beyinli.com adlı sitenin aktifleştiğini bildiriyordu. Kendisine teşekkür ettim ve bloxoo’dan da çıktım.
Bugün de, FF’ye bir bakayım, kimler var, nelerden bahsediliyor diye bakayım dedim. Bakmama fırsat kalmadı. Bir özel ileti geldiğini gördüm. Aşağıda tam metni bulunan..
İlk isim sponsorluğunu gerçekleştirmiş bulunuyorum. Hayırlı olsun Arzu Breda :)

http://eksantrik.blogspot.com artık bunu kullanabilirsin. :) - Furkan Gökçe
  
Evet, bayanlar ve baylar! Şu anda blogumun iki adet adresi bulunmaktadır. Birisi bildiğiniz, http://arzununincileri.blogspot.com diğeri de, Sevgili arkadaşım Furkan’ın hediyesi olan, http://eksantrik.beyinli.com
Furkan arkadaşıma buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Bu sponsorluk işinde ilk tercihini benden yana kullanıp, beni seçtiği için, teşekkür ederim. Böylece, bu iki adresten hangisine tıklarsanız, benim blogu bulacaksınız.
Ne mutlu bana. Değil mi? Eğer sizlerin de isim sponsorluğunu yapmasını isterseniz, kendisine şuradan http://www.beyinli.com/iletisim/ adresinden ulaşabilirsiniz. Ancak, isim seçerken çok dikkatli olun. Olur olmaz isimler seçip de, rezil rüsva olmayın.
Hepinize iyi beyinler dilerim.

13 Temmuz 2009

Vücudumuzun 24 Saati ve Onu Ne Kadar Tanıyoruz?

Uzmanlar, insan vücudunun 24 saatte, tam 24 kez değiştiğini belirtiyorlar. Yani, her saat başı vücudumuzda değişimler meydana geliyormuş. Ruh hali, vücut ısısı, tansiyon, kalp atışı, hormonlar sürekli uğraş halinde oluyor. Biyologlar, doktorlar ve farmakologlar bu olağanüstü duruma "Kronobiyoloji" adını veriyorlar.

İşte bedenin 24 saatlik faaliyet raporu.

Ve işte benim 24 saatlik faaliyet raporum.


06.00
Kortizon salgılamasıyla organizma uyanıyor. Bu uyanma vücut için kendini yavaşca kalkmaya hazırlama işareti. Metabolizma hareketleniyor, günün işleri için enerji ve protein hizmete hazır oluyor.

Vücudum uyanmaya hazırlanıyor ama, ben henüz hazır değilim. Bu durumda, beyin ile vücut arasında bir uyum problemi mi var, acaba? Haa, anladım. Ben kalkmasam bile, hazırlıklar tamamdır, diyorsun. İyi o zaman..

07.00
Vücut hâlâ zayıf. Spor yapmaktan kaçının. Kalbe ve dolaşıma gereksiz yüklenirsiniz. Spor yerine kahvaltı edin, sindirim bu saatte mükemmel çalışıyor.

Bu saatte ne sporu be?.. Daha yataktan kalmadık henüz. Sindirim sistemi bu saatte iyi çalışıyormuş ama, biraz daha beklemesi lazım.

08.00
Libidonun en yüksek olduğu saat. Fazla miktarda hormon salgılanıyor. Sigara tiryakileri için de durum aynı. Kahvaltı sigarası damarları her zamankinden daha fazla çok daraltıyor.

Hahaha.. Libido yüksek olsa kaç yazar? Libidoluk bir şey olmayınca(!) Ah sevgilim ah(!) Elini çabuk tut, bir an önce...

09.00
Vücudun dinç, kuvvetli olduğu saat. Herhangi bir hastalık için iğne olacaksanız bu en doğru zaman. İğnenin ateş ve şişme gibi yan etkileri ender olarak görülüyor, vücut röntgen ışınlarına karşı daha dirençli oluyor.

Aayy, iğne olmak mı(?)(!) Olmasak olmaz mı?.. Vucut dirençli diye şart mı, iğne yaptırmak? Ama, bunu öğrendiğim iyi oldu. Bundan sonra kimse bana, sabah saat 09.00 haricinde iğne yaptırtamaz.

10.00
Organizmanın kendine gelme, 'ben buradayım' deme saati. Fazla enerjik, vücut en yükes ısı seviyesinde. Verimliliğimiz de öyle. 'Kısa süre belleği' iyi durumda. Bir önemli ayrıntı: 10.00 ile 12.00 arası enfarktüs olaylarına sık rastlanıyor.

Tamam, organizma kendine gelmiş.. Enerji üst seviyede.. Verimlik de aynı oranda yüksek. Pekala, tam bu durumdayken, enfarktüs olayının burada ne işi var? Vücudumuz en kuvvetli durumdayken mi enfarktüs oluyoruz? Çok ilginç bir durum doğrusu. Dikkat(!)

11.00
Vücudun tam formunda olduğu, verimli olmaya programlı bir saat. Kalp ve dolaşım o kadar zinde ki yapılan muayenelerde kalpteki bir bozukluk gözden kaçabilir. Hazır cevaplık tavan yapar, özellikle hesap işleri, matematik ödevleri rahat ve iyi bir şekilde, zorlanmadan çözülür.

Yani diyorsun ki, en önemli işlerini bu saatte yap. Tam zamanıdır. Ben bir de kendim kontrol edeyim, bakalım bu dediklerin benim bünyemde de aynı saatte daha mı iyi işliyor(?) Hazır cevaplık, hesap işleri filan.. Genelde, her saat iyi işler ama, kontrol edeceğim, bu dediğini..

12.00
Dinlenme saati. Dikkat azalıyor ve insanı uyku basıyor. Midedeki asit miktarı fazlalaşıp, beyindeki kan akımı azalıyor. Zira kan sindirim organlarını desteklemesi için mide tarafından kullanılıyor. Öğle uykusu uyuyabilen kişilerde istatistiklere göre enfarktüse %30 oranında az rastlanıyor.

Öğlen uykusu mu? O da ne ki?.. Kuzum, öğlenleri kim uyutacak ki beni? Hıı, uyuyanlarda %30 daha az enfarktüs. Bu iyi bir oran ya(!) Bundan sonra, öğlen yemeği yerine bir saat uyku uyuyayım o zaman. Hey!.. Beni saat tam 13.30 uyandırırsınız. Unutmayın!..

13.00
Vücut formdan düşüyor. Verimlilik gün ortalamasının %20 aşağısına iniyor. Bütün organlar en alt düzeyde çalışıyor, sadece safra öğle yemeğini hazmetme faaliyeti gösteriyor.

Düşsün ne gam!.. Ben şu an öğlen uykusundayım, cancağızım. Zzzzz.. Zzzz..

14.00
Bitkin oluruz. Çünkü tansiyon ve hormon düzeyi düşüyor. Diş doktorundan korkanlar için en uygun randevu saati. Çünkü bu saatte acı az hissediliyor. Lokal anestezi uzun süre devam ediyor (30 dk.).

Dur yahu!.. Ne çabuk bitkinleştik hemen?.. Öğlen uykusunun hiç mi faydası olmadı? Ohh, neyse!.. Bu saatte daha az acı hissediyormuşuz. Doktorcum, müsait misiniz?.. Müsait değilseniz, bana yarın 14.00'e randevu verir misiniz? Tamam, yarın görüşürüz, doktorcum.

15.00
Enerji geri geliyor, bellek tam formunda. İkinci verimlilik dönemi başlıyor ama sabahkinden az.

Ohh be! Tam formumdayım. Ben işten korkacağıma, işler benden korksun.

16.00
Spor için en iyi saat. Tansiyon ve dolaşım çok iyi durumda.

Her şey iyi güzelde!.. Bu saatte spora kim izin verir ki? Hangi patron düşünecek, şimdi vücudun tam spor yapması gereken kıvamda olduğunu? Düşünse bile, bu saatte izin vermez. İşlerin tam da en civcivli saatinde ne izini, mesaiden sonra daha iyi spor yapılır, demez mi? Der.. Çünkü, patronlar insan vücudunu uzmanlardan daha bilir.

17.00
Organların faaliyeti üst düzeye çıkıyor.Kuvvet artıyor, oksijen harcanıyor, böbrekler ve mesane çok çalışıyor. Tırnaklar ve saçın en çabuk uzadığı zaman. Midedeki asit miktarı fazlalaşıyor. 17.00'ye doğru mide kanaması geçirme riski artıyor.

Dur, yavaş ol biraz. Hepsini birden sıraladın. Bu durum iyi mi, kötü mü? Birden bire kavramakta zorlandım. Bir tek en son dediğini hemen kavradım. Mide kanaması mı? Nasıl yani? Bu saatlerde hep mide kanası mı geçireceğiz? Haa, risk artıyor diyorsun. Onu demek istedin yani. Tamam canım, kızma.. Elbette, vücut benim vücudum. Ama, dediğin gibi ne istersem yapmam vücuduma. Hiç yapar mıyım(?)

18.00
Akşam yemeği için ideal saat. Pankreas bu saatte özellikle aktif.

Anne bak, vücudum ne diyor? Akşam yemeği saati imiş. Nee, daha hazır değil mi? Sen de, ne kadar tembel oldun son zamanda. Bak pankreasım da çok aktif. Ne demekse bu pankreasın aktif olması. Google'a bak, öğrenirsin mi dedin? Uyarın için, çok sağ ol sevgili vücudum. Sen de mi(?)

19.00
Kan basıncı ve nabız tembelleşiyor. Bu nedenle kan basıncı düşüren ilaçlara dikkat, tehlikeli olabiliyorlar. antidepresanların tesiri de bu saatte daha fazla.

Aaa, ne oluyor yahu?.. Daha dur!.. Erken daha!.. Nee! Tam zamanı mı? Ölüyor muyum yoksa?.. Niye kan basıncımı düşüren ilaç alayım ki? Antidepresan da kullanmıyorum. Sanki bilmiyorsun.. Hıı, alacak olanları uyarıyorsun.. Anladım..

20.00
Karaciğerdeki yağ düzeyi düşüyor ve kirli kan kalbe her zamankinden daha fazla akıyor. Alerjisi olanlar ve astımlılar ilaçlarını bu saatte almalı. Etkisi hemen görülüyor. Antibiyotikler de az dozda alınsa bile etkileri en üst düzeyde oluyor.

Bu uyarıları da bana yapmadığını anladım. Alması gerekenler, dikkatli olsun, diyorsun. Aman, dikkat(!)..

21.00
Sindirim organlarının günlük görevi sona eriyor. Gelen her şey midede sabaha kadar hazmedilmeden kalıyor ve bu çok tehlikeli. Kalan yemekler bağırsak sahasındaki mukozaya hücum ediyor.

Neeeee(!) Bu saatten sonra yediklerimin hepsi, çöp mü yani?.. Görevi nasıl sona erer ya(?).. Peki, nöbetçi görevli yok mu? İnsan, bir nöbetçi bırakır, gelen yiyecekleri halletmesi için.

22.00
Vücudun polisi akyuvarlar aktif hale geliyor. Sigara içenler dikkat! Bu saatten sonra vücut nikotin gibi zehirleri çok zor atıyor.

Aaaa(!).. Aktif hale geliyor, diyorsun. Yanlış duymadım değil mi? Şimdiye kadar nerdeydi peki polisimiz? Görevi ihmalden, sorguya çekmeyecek misiniz? Haa, öyle diyorsun!.. Anladım.. Görevi şimdi başlıyor, polisimizin. Sigara yok diyorsun.

23.00
Organizma gün boyunca aktif faaliyet gösteren stres hormonunun salgılamasını durduruyor. Sakinleşip, rahatlıyoruz.

Ya, oldu mu şimdi? Bunu demeyecektin işte!.. Sen bütün gün salgıla, o stres hormonlarını.. Bizim bütün günümüzü berbat et. Şimdi, durduruyorum de, bu saatte. Gün boyunca, stres hormonu gerekli mi dedin? İyi, iyi tamam. Sen gereksiz bir şey yapmazsın, anladım. Şimdi, sana zaten kızamam bu saatte. Stres hormonum yok, çünkü.

24.00
Uyurken deri hücreleri durmadan çalışıyor, gündüz olduğundan daha sık bölünüyor. İlk rüya safhası, yarım saat içinde rüya görmeye başlıyoruz.

Ayy, daha dur!.. Yatmadım henüz. Ayakta mı rüya gördüreceksin bana?.. Hıı, beni uyarıyorsun, yat diye.. Ne olur, biraz daha oturayım. Bak yazacak, bir yazım var. Arkadaşlarla biraz daha sohbet edeyim. Ondan sonra yatarım. Valla, sen annemi de geçtin. Yat artık, kızım hadi yat!.. Yarın işe gideceksin, yat dinlen biraz.. Ne buluyorsun, şu bilgisayarın başında bu kadar, bilmem? Tamam, annecim. Birazdan yatıyorum, merak etme.. Bak aşkım, annem kızıyor, biraz kısa keselim sohbeti, bu akşam.. Bak birisi ne diyor, aşkım.. Vücudumun rüya safhası gelmiş. Birazdan rüya görecekmişim. Seni görürüm rüyamda umarım. Sen de, beni gör.. Sakın başkasını göreyim deme.. Karışmam bak!!..

01.00
Verim en alt düzeyde. Bu saatte çalışanlar hata yapabiliyor, dikkat azalıyor, çünkü vücut kendini uyumaya programlıyor.

Yok canım, bu saatte çalışmak mı? Merak etme sen, sevgili vücudum. Çalışmıyorum.. Sevgilimle birazcık sohbet ediyorum, ne var bunda? Aksine dinlendiriyorum seni..

02.00
Araba kullananlar dikkat: görme zayıflıyor, tepkiler yavaşlıyor, kazalar bu saatte çok oluyor.

Buraya dikkat!!.. Evet, araç kullananlar, çok dikkat etmeli bu saatlerde. Bilhassa uzun yol giden şoför dostlar. Aman ha! Çok dikkatli olun! Mümkünse, aracınızı müsait bir yere çekip, bir süre uykunuzu alın ve ondan sonra çıkın tekrar yola.

03.00
Bedenin de ruhun da en karanlık safhası. Melatonin hormonunun salgılanması tembel ve kararsız yapıyor. İntihar edenlerin sayısı fazlalaşıyor.

Ayy, intihar mı?.. Uyuyorum ayol, bu saatte.. Ne intiharı? Haa, uyumayanlara söylüyorsun, yani.. Yine uyarıyorsun beni. Ben de seni anlamakta güçlük çekiyorum, bazen..

04.00
Stres hormonundan enerji kazanıyoruz. Enfarktüs krizleri saat 04.00 ile 06.00 arasında çok oluyor; çünkü kan basıncı oldukça yükselip, damarlar geriliyor. Doğum yapma olasılığının en yüksek saati.

Eyvah! Stres hormonu daha ben uyanmadan mı devreye girdi?. Haa bak, bunu duymuştum. Enfarktüs olayları genelde sabaha kaşı daha yoğun olarak yaşanıyor, diye. Eskiden hastanelik bir olayım olmuştu. O zaman doktorların birinden duymuştum. Hıı, bir de doğumlar da, daha çok bu saatte oluyor? O zaman, gündüz ve akşam saatlerinde sancılanan kadınları doğumevine götürmeye gerek yok, diyen çok kişi olabilir. Benden hatırlatması.. Bizim erkek milletimiz, hemen bu tür bilgileri kendi lehine kullanmaya bayılır. Bak karıcım, uzmanlar şöyle şöyle diyor, senin doğumuna daha vakit var. Ancak, sabaha karşı doğururmuşsun, o zaman götürürüm, ben seni, diyecek çok koca çıkar bu memlekette.

05.00
Erkeklik hormonu salgılanması artıyor. Strese hormonu bizi faaliyete geçiriyor ve gündüz değerinin tam 6 katına çıkıyor. Vücudumuz harekete geçiyor kaybolan enerji yeniden geri geliyor. Gelsin, yeni bir gün başlıyor.

Buraya kadar, iyi güzel geldik de.. Şimdi, sabah sabah bu da, ne demek oluyor????... Benim vücudumun erkeklik hormonu ile uzak yakın ne alakası var?? Eee, baştan erkeklerin vücudu diye desen, bizde şaşırmasak bu kadar(!) En stresli anım, ben uyanmadan başlamış oluyor bu durumda. Hıı, vücut uyandığında hazır halde olacak, diyorsun.. Enerjiyi fulledim diyorsun?.. Tam kapasite ile harekete hazır ve nazır olarak, güne başlayabilirim. Gelsin bakalım, yeni gün. Ben hazırım..

Herkese, sağlıklı ve kaliteli bir yaşam dilerim.


Kaynak : Haberturk

Foto : Photoshop

07 Temmuz 2009

Arzu'nun Las Vegas Macerası(!)


Geçen yaz, hem yılın yorgunluğu ve stresini üzerimden atmak, hem de çocukluğumdan beri görmeyi çok arzu ettiğim bir kaç yeri gezip görmek amacıyla, şöyle kısa bir dünya turu yaptım. Hem kafamı boşaltıp dinlendireyim, hem de burada yapamadığım (Ünlü olmanın dezavantajı) bir çok şeyi yurtdışında gerçekleştireyim dedim.

Önce, gemiyle Fransa'nın güney sahillerinden başladım. Ülkemde isteklerimin çoğuna gem vurmuştum. Nice'de bu gemden kurtulup, biraz da gemi azıya alayım dedim. (Buradan Üstat Siminya'ya selamlarımı yolluyorum.) Nice'de güneş, deniz ve eğlencenin, gece-gündüz demeden bolca tadını çıkardıktan sonra, ver elini Paris, dedim. Biraz da Paris gecelerinde ünüme ün katayım diyerek, bir gün, iki gece ben Paris'in, Paris benim tadımı çıkardı.

Paris'i ünümle şereflendirdikten sonra, uçakla Las Vegas'a gittim. Gemi yolculuğu her zaman tercihimdir ama, Las Vegas'a gemi ulaşımı olmadığından, uçakla gitmek zorundaydım. Uçak yolculuğu sırasında, pilotlar ve mürettebat, sıkılmadan yolculuk yapmam için, ellerinden geleni yaptılar. Onlara müteşekkirim.

Las Vegas'a indikten sonra, ünüme yakışır bir limuzin kiralayıp, oranın ve dünyanın tek 12 yıldızlı oteline yerleştim. Wynn Hotel, dünyanın en pahalı oteli olarak da tanınmaktadır. Otelde bir tek "yok" yoktu. Dünya'nın beş bir yanından gelen zengin ünlüler, bu oteli seçiyor. Ben de, elbette bu oteli seçeceğim. Otele yerleşip, biraz dinlendikten sonra, yine dünyanın 12 yıldızlı havuzunda biraz yüzüp, şezlonga uzandım.

Etrafı seyredip, kokteylimi yudumlarken, uzaktan bir çok gözün üzerime doğrultulduğunu fark ettim. Ben, bu bakışlara aldırmadan, hem kokteylimi yudumluyor, hem de izlenmemin ve beğenilmemin keyfini çıkarıyordum. Ben bu keyfi sürerken, üç kişinin benim tarafıma doğru geldiğini gördüm. Bana doğru gelirken de aralarında sesli bir şekilde tartışıyorlardı. Üçü de gelip karşımda durdular. Üçünün de ellerinde ikişer kokteyl bardağı var ve birini bana sunmak istediklerini anladım.

İçlerinden biri; "Çok güzel ve zarif hanımefendi, adım Musa. Sizinle tanışmamı lütfeder misiniz?" diyerek, kokteylin birini uzattı. Ardından da, "Acaba, bu akşam yemeğini sizinle yeme zevkini bana bahşedermisiniz?" diye de sözüne devam etti. Ben uzattığı kokteyli alıp, yanımdaki sehpaya koyarken, ikinci kişi de aynı kibar tavırla, "Benim adım İsa, eğer bu akşam yemeğini bana lütfederseniz, beni sonsuz mutlu edersiniz." diyerek, o da elindeki kadehin birini uzattı. Kadehi sehpaya koyarken, üçüncü kişi söze başladı. "Pek saygıdeğer hanımefendi, adım Muhammed'dir. Lütfen, bu akşamki yemeğe benimle geliniz. Size en güzel geceyi ben sunabilirim." diyerek, o da elindeki kadehi uzattı. Bense şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırmış bir vaziyette onları izlerken, onlar da kibarlık ve nezaketlerinden bir şey kaybetmeme gayreti içinde olmalarına rağmen, birbirlerine öfkeleri gözlerinden okunuyordu.

Ben bir yandan, bu üç yakışıklı, ünlü ve zengin adamdan hangisine evet demem gerektiğini düşünüyorum. Bir taraftan da, üçünü de kırmak istemiyorum. Böyle düşünürken, birden aklıma bir fikir geldi. En iyisi bu dedim, kendi kendime. Üçüne de dönerek, "Her birinizin bu kibar davranışınız, nazik iltifatlarınız ve akşam yemeği davetiniz için, üçünüze de çok teşekkür ederim. Ancak, ben hiç birinizin kırılmasını, üzülmesini istemiyorum. Bu işe bir çözüm bulalım." dedim. Üçü birden, "Nasıl bir çözüm? Ne öneriyorsunuz?" diyerek gözlerini yüzüme diktiler. "Sizler daha iyi biliyorsunuz. Burası dünyanın en önemli kumar merkezlerinden birincisi. Sizler de buraya, paralarınızın bir kısmını sırf, zevk ve eğlenmek için burada bırakmak, kumar oynamaya geldiniz. Bu, doğru değil mi?" dedim. Üçü de, "Evet, kesinlikle öyle." diyerek tasdik ettiler.

"O halde, üçünüz aranızda zar atacaksınız. Her birinizin tek bir hakkınız var. En büyük zarı atan kazanır." dedim. Bunu söylememle, üçü aynı anda, "Hanımefendi sizi tebrik ederiz. Bu, mükemmel bir fikir." diyerek kabul ettiler. "Ancak, bu oyunu otelin dışında birde oynayacaksınız. Otelin dışında, çöle gideceğiz" dedim. Buna da "Tamam." dediler. Hep birlikte otelden ayrılıp çöle gittik. "Yalnız, kullanacağınız zarlar, benim size vereceğim zarlar olacak. Bunların dışında zar kullanmak yok." dedim.

Hazırlandık ve oyuna başlamaya hazır olup olmadıklarını sordum. Hazırız dediler. "Oyuna ilk başlayacak kişinin seçimini, tek zar atarak yapacaksınız" dedim. Ve ilk zarı İsa aldı attı ve 4 geldi. İkinci olarak Muhammed attı ve onun zarı da 4 geldi. En son Musa attı ve 6 geldi. Bu durumda, Musa birinci olarak zarları atma hakkını kazanmıştı. Ancak, diğerleri birer defa daha atmak zorundaydılar. Tekrar İsa attı ve zar 5 geldi. Muhammed aldı zarı ve attı, 3 geldi. Şimdi, sıralama belli olmuştu. İlk atış Musa'nındı zaten. İkinci olarak İsa kullanacaktı. En son atış ise Muhammed'e kalmıştı. Her üçü de, kaderlerine rıza göstermek zorundaydılar.

İlk atma sırası olan Musa, zarları eline aldı ve dudaklarına götürerek, zarları öptü. Ardından da ellerini kavuşturup, içinden dua etti. Kazanacağından emin gibi bir hali vardı. Diğerleri de, onun ne atacağını merakla bekliyorlardı. Onlar da içlerinden Musa'nın küçük atması için dua ediyorlardı. Musa, dua faslını bitirdikten sonra, zarları avucunda çalkalayıp, ileri doğru yere fırlattı. Her üçü de, merakla yere eğilip ne geldi diye baktılar. Musa, hiç beklemediğim bir ses tonuyla, "Dört cihar geldi. Kadın, kesinlikle benim artık." diye bağırdı. Ötekiler de, "Dur bakalım! O kadar acele etme. Biz daha atmadık, ne atacağımızı biliyor musun" diye Musa'yı ikaz ettiler.

Bu defa zarları İsa aldı. O da zarları öptükten sonra, o bilinen üçlemeyi yapmadan duasını etti. Ardından da, zarları avucunda çalkalayıp savurdu. Diğer ikisi de merakla İsa'nın ne atacağını gözlüyordu. Üçü birden yine zarların olduğu yere eğilip bakmaları ile, İsa'nın havaya zıplayarak, "Sana şükürler olsun, Tanrım. Dü Beş geldi, dü beş" diyerek, neredeyse boynuma sarılacaktı. Musa üzgün bir şekilde yerinden kalkmadan oturuyor, Muhammed ise, biraz mahzun, biraz da ümitli bir şekilde, "Dur bakalım! Daha ben atmadım, hemen kadına sahip çıkma bakalım." diyerek, kızgın kızgın İsa'ya doğru yöneldi. Sonra, dönüp yerden zarları aldı.

Son olarak zarları atma sırası Muhammed'e gelmişti. O da, zarları öptü, ellerini havaya kaldırıp dua etti. Duayı bitirdikten sonra, zarları avucunda çalkaladı, çalkaladı. Tekrar öptü zarları. Tekrar çalkaladı ve yere doğru fırlattı. Hiç umudu yok gibi bir duruş içindeydi. Üçü gidip zarlara baktılar. Muhammed eğilip zarlara bakmasıyla birlikte, "Evet, evet kadın benim oldu. Dü şeş geldi, dü şeş." diyerek çılgınlar gibi dans etmeye başladı. İşte, tam bu esnada birden bir başka kişi ortaya çıktı ve "Hey! Sizler! Evet, evet size söylüyorum. Siz zavallı insanlara söylüyorum." diyerek üçüne de bağırmaya başladı. "Bu kadını size bırakacağımı mı sanıyorsunuz yoksa? Ben Şeytan'ım bu kadın benim olacak." diyerek zarları yerden aldı.

Biz hepimiz bu olağan dışı duruma şaşırmış vaziyetteydik. Ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, Şeytan, "Durun, size izah edeyim. Deminden beri uzaktan sizi izliyorum. Dedim, gideyim de ben de katılayım bunların oyunlarına ve yanınıza geldim. Şimdi, zarları atma sırası bende" diyerek bizi bir nebze aydınlattı ve biraz rahatladık. Ben de ise, bu rahatlamanın yanında, içimi büyük bir heyecan sarmış durumdaydım. İçimden, "Neyse, bakalım her şey olacağına varır. Ne olacaksa göreceğiz. Kaderimde Şeytana teslim olmak da varsa, onu da yaşayıp göreceğim" diyorum.

Şeytan zarları eline aldı ve bir anda yere doğru savurdu. Diğer üçü gidip bakmaya tereddüt ediyorlar. Şeytan onlara seslendi "Gelin de siz bakın, kaç atmışım." Üçü de, sessizce Şeytan’ın dediğini yaptılar ve zarlara doğru eğildiler. Eğilmeleri ile birlikte doğrulmaları bir oldu. Şeytan sordu "Kaç atmışım?" Üçü birden "Bu olamaz! Dü yedi gelmiş." diye şaşkın şaşkın Şeytana bakmaya başladılar. Şeytan, "Ben size demedim mi? Kadına sahip çıkmak için, acele etmeyin, demedim mi?" diyerek onlara kızgın bir şekilde bağırdı. Yanıma geldi ve elimi tutarak dudaklarına götürdü. "Hanımefendi, artık siz bana tabisisiniz. Benim emrimdesiniz. Yani bana aitsiniz" dedi. İşte tam bu sırada, birden gökyüzü karardı, şimşekler çakmaya, gök gürlemeye başladı. Müthiş bir toz bulutu ortalığı kapladı. O gürültü ve şimşekler çakarken, büyük bir gürültü duyuldu ve bulunduğumuz yer sarsıldı.

O toz bulutu dağılınca, bir de ne görelim! Gökten yanı başımıza, iki tane kocaman kaya parçası düşmüş. Şeytan dahil hepimiz hemen kayaların yanına gittik. Bu defa daha da şaşırdık. kayalar küp şeklinde ve her yüzünde zarlardaki gibi noktalar var. Hepimiz hemen kayaların üstüne çıktık. Çıkınca bir de ne görelim. Kayaların her ikisinin de üstünde, sekizer nokta var. Yani, Tanrı Dü sekiz atmıştı. Bu duruma en çok kızan Şeytan oldu. "Olamaz! Olamaz!" deyip yerinde tepinip duruyor.

Birden büyük bir uğultu ile birlikte bir ses hepimizi yerimize çaktı. "Bre İblis! Bre gafiller! Sizler hepiniz bana aitsiniz. Bana tabisiniz. Ben de, bu karşınızda gördüğünüz Tanrıça'ya tabiyim. Hepiniz de ona tabisiniz ve ona aitsiniz. Hemen ona secde ediniz."

03 Temmuz 2009

Vucudumuz; En değerli varlığımız.

Başlığı okuyunca, herkes ittifakla; "Elbette, vucudumuz çok önemli. Vucudumuzu iyi korumalıyız. Evet, çok iyi bir tesbit." gibi beylik ve bilindik lafları söyleyecektir. Lafa gelince, hepimizin yaptığı aynı.. Nerdeyse "peynir gemisini yüzdüreceğiz" laf cambazlığımızla. Bilmediğimiz şey yoktur, vucudumuz hakkında, diğer her şeyde olduğu gibi.

Ama, işin aslı hiç de öyle değil. Yani, biz ne kadar çok şey bildiğimizi zannediyorsak, aslında bunun tam tersi, yani çok az şey biliyoruz demektir. Bu başlığa ve vucudumuz konusuna nereden geldim? "Damdan düşenin halini, ancak damdan düşen bilir." demiş, damdan düşen bir atamız. Ben de, bu hafta başında aniden (damdan düşmedim) rahatsızlandım. Geçtiğimiz salı günü ,sabah kalktım işe gitmek üzere hazırlandım. Üzerimde hafif bir kırgınlık var. Ama, çok da önemli bir şey değil gibi.

İşe gittim,. Bir kaç saat sonra hafiften bir üşüme başladı. Bir süre sonra, üşümem daha da fazlalaştı. Dışarısı ne kadar sıcak olursa olsun, binamızın içi genelde serin oluyor. Balkona güneşe çıkıp biraz ısınayım dedim ve balkona çıktım. Dışarıda o kadar sıcak olmasına ve güneşin başımı kavurmasına rağmen, vucudumun titremesini ve tüylerimin dikleşmesini önlemedi, o aşırı sıcak. Baktım olacak gibi değil, patrondan izin isteyip eve gideyim dedim. Patron da, sağolsun "Biraz bekle, araba bir yere gitti. Gelince seni bırakır." dedi ama, benim bekleyecek halim yok. "Yok ben şurdan bir taksiyle giderim, bekleyecek halim yok" diyerek çıktım.

Eve geldim. Annem beni görünce, bir telaş, bir merak, "Ne oldu? Hastalandın mı? Neyin var?" diye soru yağmuruna tuttu. "Hemen bir battaniye veya yorgan bişey getir. Çok üşüyorum." dedim. Ama, anneciğimin eli ayağına dolaşıyor. Bir anda beni öyle beti benzi atmış bir halde görünce, ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette koşturup bir battaniye getirdi. Bir kaç saat öylece battaniyenin altında yattıktan sonra, biraz olsun kendime geldim. Üşümem de azalmıştı. Tekrar ateşimi ölçtü; 38'i geçiyordu. İlk ölçtüğünde 38 derece yoktu. Annem kardeşime seslendi, "Gel ablanı acile götürelim." diye. Ben, "Yok, hayır, birazdan bir şeyim kalmaz." dediysem de, dinlemediler beni ve gittik acile.

Acile gidince ne yaparlar hepiniz bilirsiniz. Önce bir ateş ölçülür. Neyin var neyin yok sorulur. Arkasından, hemşire hanıma seslenilir; "Hanım kızımıza bir Novalgine iğne yapın" der doktor bey. Sonra da, tahlil için laboratuara gitmeniz istenir. Laborant "çocuk" gelir, eldivenli eliyle kolunuzu tutar ve lastikle kolunuzun pazu kısmından sıkar. İğneyi damarınıza batırır ve bir anda damarınızdan şırıngaya kıpkırmızı kanınız doluverir. (Laborant "çocuğun", kolumla ilgili yaptığı bu işlemler çok hoşuma gider.) Yarım saat daha bekledikte sonra, sevgili laborantım sonuçları verdi. Bu defa yüzüme bile bakmadı. İşi o kadar yoğundu ki.. (Bu da benim hüsn-ü kuruntum elbette.)

Neyse ki, tahlilde bir şey çıkmadı. Her şey normalmiş. Bir antibiyotik, bir ağrı kesici, bir de serum verdi. Bize geçmiş olsun dileklerinde bulunurken, "Ateş düşmezse, intaniyeye gidersiniz" demeyi de ihmal etmedi. Biz de, kendisine teşekkür ederk ayrıldık. Gider gitmez, antibiyotik ve ağrı kesici hapları içtim. Biraz sonra da, serumu taktılar. O gece, bitmek bilmedi. (Gece bitmedi, serum bitti tabii ki)

Sabaha kadar dört defa çamaşır değiştirdim. Ne ben uyudum doğru belli, ( Ha pardon, ben uyudum, uyandım arada bir) ne de anneciğim uyudu. Sabaha kadar benim mızırdanmalarım ve çamaşır değiştirmemle uğraşıp durdu. Neyse, sabahleyin o kadar terlemeden sonra ateşim düşmüş ve kendime gelmiştim. Kahvaltımı da gayet iyi yaptım. Kendi kendime belki öğleden sonra işe giderim diye aklımdan geçiriyordum. Bilmiyordum ki, daha bu hastalığın başlangıcında olduğumu(!)

O gün ateşim filan da gayet iyiydi. Herhangi bir sorun yoktu. Akşama doğru, birden bir karın ağrısı, bir mide bulantısı başladı. Bu güne kadar ben böylesine bir bulantı görmedim. Eğer biriyle bir cinsel ilişkim olsa, kesinlikle hamileyim diyeceğim. Ne bir şey yiyebiliyorum, ne de içebiliyorum. Bağırsaklarımın sesini nerdeyse sokaktan geçenler duyacak. O kadar kötü buruluyor ki, ağrı kesici bile fayda etmiyor. Bulantıyı ise tarif edemem. Kardeşime aldırdıkları bulantı hapı da bir fayda etmiyor. Dedim, bu gece çok zor geçecek ama, hayırlısı bakalım. Neyse ki, umduğum kadar kötü geçmedi, gece. Uyuduktan sonra, bir daha uyanmadan sabahı etmişim. Aynı durum ertesi gün ve gece de devam etti.

Cuma günü sabahı uyandığımda, baktım ne bulantı var, ne de karın ağrısı. Hepsi sona ermiş. Ama, beni de bitap hale getirdikten sonra, çekip gitmiş bulantı da, karın ağrısı da. Yüzümde zaten olmayan rengin, kalanı da uçup gitmişti. Neyse, biraz makyajla yüzümün rengine filan bir çeki düzen verip, kahvaltımı da yapıp tekrar kaldığım yerden devam etmek üzere işe gittim. Durumum gayet iyi. Sonradan öğrendiğimize göre, ishal salgını varmış. Yediğimiz çiğ sebze ve meyvelerden bulaşıyormuş. Bu nedenle, çiğ yediğimiz sebze ve meyveleri çok iyi dezenfekte ederek yemeliyiz. Aksi halde her an bir hastalıkla karşılaşmamız kaçınılmaz.

Yazımın başında, vucudumuzla ilgili bilgimiz olmadığından bahsetmiştim. Aslında vucudumuzun 24 saati ile ilgili kısa bilgiler de eklemeyi düşünmüştüm ama, yazı çok uzun oldu. Onu da bir sonraki yazım olarak yayınlarım.

Hepiniz kendinize dikkat ediniz. Sağlıcakla ve sevgiyle kalın, hepiniz..