30 Ekim 2009

Korkularının nedeni, Onun dirilişi mi..?


Sizler de görüp, izlemişsinizdir tv'de..
Denizli'deki Cumhuriyet törenlerinde meydana gelen olayları..
Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin kutlama törenlerine katılmasını engellediler..
Engellemekle kalmayıp, yerlerde sürükleyerek, emniyete götürüldüler..
Neden..?
Bunu yapmalarındaki sebep nedir..?
Acaba, korku mudur, bunu yaptıran..?

Evet, korkuyorlar..!!
Hem de çok korkuyorlar..!!
Hatta tek korkuları var..
Bir tek..!!
Sadece O'ndan..!
Başkasından değil..!

Korktukları gayet apaçık değil mi..?
Seksenaltı senedir bu böyle..
O zaman dedeleri korkuyordu..
Şimdi ise, torunlarında korkmak sırası..

Nerdeyse her kurumu ele geçirdiler..
Ama, halen korkuyor ve kafalarında bir "acaba" sorusu yiyip bitiriyor benliklerini..
Hemen hemen tüm dünya destekliyor onları..
Fakat, bir türlü yenemiyorlar korkularını..

Peki, bu korkunun sebebi yersiz mi..?
Asla yersiz değil..
Çok iyi biliyorlar ki; Zira, Atatürk bu Cumhuriyeti kurarken, ülkenin temellerini atarken, öyle baştan savma bir şekilde yapmadı..
O kahraman insan, aynı zamanda çok büyük bir düşünürdü..
Ülkenin temellerini atarken, en ufak bir hataya meydan vermeden, her şeyi sistemli bir şekilde, akla, mantığa ve bilime dayanarak, bunların yanında milletleri millet yapan değerleri de ihmal etmeden, her alanda tam anlamıyla devrim yaparak, gelecek nesillerin de geliştirmesine imkan tanıyarak, yarattı bu Cumhuriyet Türkiyesini..

Evet, biliyorlar..
Tüm bunları gayet iyi bildiklerinden, bu kadar çok korkuyorlar..
Çünkü, bu iktidarları çok uzun sürmeyecek ve sonunda başlarına gelecek olanı da, çok iyi tahmin ediyorlar..
Tüm korkuları, bir zaman sonra halkın uyanıp gerçekleri görmesinden..
Bütün korkuları, Atatürk düşünce sistemine sahip kitlelerin, devrimcilerin halkı aydınlatmasından..
Açıkçası, halktan, halkın tepkisinden korkuyorlar..

İşte bu nedenledir ki, Atatürk posteri taşıyan, Atatürk'ün adını haykırarak gösterilere katılanlara tahammül edemiyorlar..
Esnaf dernekleri, meyve-sebze satıcıları geçit törenine katılabilirken, Atatürkçü Düşünce Dernekleri veya biraysel olarak bu düşünceleri seslendiren halkı, bu törenlere sokmuyorlar..
Katılmak için direnenleri ise, polis gücü ile araçlara doldurup emniyete götürerek, bu düşünce sahiplerine baskı uygulayıp, sindirmeye çalışıyorlar..


Bu bayram Cumhuriyet Bayramı değil mi..?
Bu bayram Cumhurun bayramı değil mi..?
Cumhur olarak sadece kendi seçtikleri, kendilerinin beğendikleri mi olacak..?
Bu bayram tüm halkın bayramı..
Atatürk döneminde ki kutlamalarda, her isteyen vatandaş tören alanındaki yürüyüşe katılabiliyordu..

İçim acıdı o sahneleri gördüğümde..
Ama, dedim ki, "Yapın bakalım, yapabildiğiniz kadar.. Hatta daha bile fazlasını da yapabilirsiniz.. Bu yaptıklarınızla, bu baskılarla bizi yıldırabileceğinizi düşünüysanız, işte o andır, sizin bittiğiniz an.."
Gerçekten de, orada sürüklenerek götürülen, kadın-erkek, genç-yaşlı, herkes sanki benim gibi düşünüyordu..
Alınıp götürülmeyen insanlar, "Bizi de alın, bizi de götürün.." diye hep bir ağızdan haykırıyordu..

Bu olanlardan anladığım, uzunca bir süredir, yapılan baskılar ve uyutma taktikleri sonucunda, sessiz kalan Atatürkçü kitle, nihayet bu sessizliğini bozmaya ve sesini duyurmaya karar verdi..
Atatürk'ün ruhu uyuyan kitleyi ayağa kaldırmayı başardı, diye düşünüyorum..

Sevgilerimle..

28 Ekim 2009

KUTLU OLSUN BAYRAMIMIZ..



Ahhhh..!! Sevgili Atam.. Ahh..!!
Bu sene de, kutluyoruz, 86. yılını..
Kurduğun Cumhuriyetimizin..
Ama, buruk bir kutlama..
Her sene, daha da artan bir buruklukla..
Artık, yavaş yavaş umudumu kaybediyorum..
Acaba, seneye kutlayabilecekmiyiz, 87'yi..?
Ya da, 88'i bir sonraki sene..?

Sevgili Atam,
Bu Cumhuriyeti kurarken ve devrimlerini hayata geçirirken, sana karşı çıkıp, engellemeye çalışanların torunları, senin yokluğunda, bu defa başarmak üzereler..
Yıkmak, parçalamak ve emperyal güçlere yem etmek üzereler..
Kurtardığın yurdumuzu ve kurduğun Cumhuriyetimizi..

Eserlerini emanet ettiğin bu gençlik, görevini yerine getiremedi Atam..
Sana verdiği sözleri tutmadı bu gençlik, Atam..
Kurduğun her şeyi yerle bir etmek üzereler, o zamanki hainlerin, şimdi beyinleri tamamen yıkanmış torunları..
Ülkeyi karanlıklara boğmak, kan gölüne çevirmek üzereler Atam..

Elbette, tamamen yıkamazlar, yıkamayacaklar..
Buna izin vermeyecek bir avuç kişi de kalsak, senin ilkelerini ve kurduğun Cumhuriyeti savunmaya devam edeceğiz..
Bunun için, gerekirse tek bir kişi de kalsak, bu tek bir kişinin kanının son damlası tükenene kadar mücadele edeceğiz..
Yapacağımız mücadelede, onlar gibi korkak ve sinsi olmayacağız..
Yapacaklarımızı gür sesimizle haykırarak, korkmadan, söyleyerek yapacağız..
Çünkü, biz halkımızı seviyoruz, ayırım gözetmeden..
Tıpkı senin yaptığın gibi..

Bu halkı sevip, halka güvenerek, halk için kurdun bu Cumhuriyeti..
Bizlere ne güzel bir ülke ve Cumhuriyet armagan ettin..
Nur içinde yat, Sevgili Atam..

KUTLU OLSUN 86. YILI, EBEDİYEN YAŞAYACAK CUMHURİYETİMİZİN..

Arzu BREDA

17 Ekim 2009

Hangisi ceza..? Ödenen üç kuruş mu, yatılan üç yıl mı, ömür boyu süren mi..?



Murat, polisin siren sesini duyup, yavaşlamadan önce, gözü hız göstergesine gitti. Hız limitinin 80 kilometre olduğu yerde, 120 kilometrenin üzerinde bir hız ile gidiyordu. Son dört ay içerisinde,  dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. "Bir insan, nasıl bu kadar şanssız olabilir..?" diye düşündü ve arabasını sağa çekti. "İnşallah, şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer." diye aklından geçirdi. O zaman polis, belki daha hızlı aracın peşine düşer ve kendisi kurtulabilir, şeklinde bir senaryo hayal etmişti. Fakat, bu düşünce ve hayali, ne yazık ki gerçekleşmeyecek gibi görünüyordu.

Polis, elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Murat, biraz uzak olmasına rağmen, polisi tanımıştı.. "Hilmi... Bu polis, gitiği kahvehanedeki Hilmi değil mi?" sorusu geçti aklından.. Gördüğü kişiyi, hafızasında sorguladı bir an.. İyice arabasının koltuğuna sindi. Bu karşılaştığı durum, bir cezadan daha kötüydü. Oturduğu semtin kahvehanesinden tanıdığı ve samimi oldukları bir polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın, birini durduruyordu. Hem de,  hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.

Murat, yavaşça arabasından indi ve Hilmi'nin yanına gelmesini bekledi.. Hilmi yanına geldiğinde, yüzünde acı bir tebessümle; "Merhaba Hilmi. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz, bu şekilde bir karşılaşma, çok ilginç." dedi.. Hilmi ise, onun bu sitemkar sözlerine aldırış etmeden, kararlı ve normal bir ses tonu ile; "Merhaba Murat." demekle yetindi..

Hilmi gülümsemiyordu. Murat ise, yine aynı tavırla; "Beni, karım ve çocuklarımı görmek için, eve giderken yakaladın." dedi.. Hilmi, ''Evet,  öyle..!!" demekle yetindi.. Hilmi, umursamaz görünüyordu. Yüz ifadesinden, ne düşündüğünü anlamak mümkün değil, Murat'ın sözlerine kısa ve kestirme cevaplar vermeyi tercih ediyordu.. Kısa bir süre daha öylece durdular.. Hilmi, sakin bir şekilde, durduğu yerden, arabanın orasına burasına gözucuyla bakıyordu.. Bakıyormuş gibi yapıyordu.. Aslında, Murat'ın konuşmasını bekliyordu.. Bakalım neler söyleyecek, ne gibi mazeretler ileri sürecek diye.. Murat ise, onun kendisine karşı bu tutumuna, içten içe kızıyor ve biraz daha dostça ve yumuşak bir tavır beklentisi içinde, Hilmi'yi süzüyordu..

Bu kısa sessizliğin ardından, Murat; "Son günlerde, eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca, Hülya bana bu akşam; balık ve güzel mezeler hazırladığını, söyledi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?" diyerek, arkadaşına biraz anlayışlı olması gerektiğini, en azından bu defalık, ailesi için kendisini daha makul görmesini, sağlattıracağını düşündü.. Bu cümleleri kurarken.. Arkadaşı Hilmi ise, onun bu sözlerinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor ve yine umursamaz tavrını sürdürerek; "Evet, ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca, trafik kurallarını ihlal ettiğini de, biliyorum." diye kesin bir cevapla, Murat'ın niyetini anladığını ve bu sözlerin boşuna olduğunu arkadaşına hissettirdi..

Murat, artık durumun sandığından kötüye gitmekte olduğunu farkedip; "Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Başka bir şeyler denemek gerekli" diye düşündü ve farklı bir tutum izlemeye karar verdi. "Beni kaç ile giderken yakaladın?" sorusu ile fazla hızlı gitmediğini, arkadaşına ima yollu hissettirerek, hızını inkar etme yoluna başvurdu, bu defa.. Hilmi, bu soruya cevap verirken, diğer yandan da arkadaşına; "120 ile. Lütfen, arabana girer misin?" diyerek, arbasına binmesini işaret etti.. Murat, halen arkadaşının davranışlarına anlam verememekte ve kendi bildiği yoldan ilerlemek kararındadır. "Bak  Hilmi, bir dakika beni dinle. Seni gördüğüm anda göstergeye baktım. Sadece 90 kilometreyle gidiyordum." diyerek, hızının fazla olmadığında ısrarını sürdürmekte kararlı görünüyordu.. Hilmi ise, artık onun söylediklerini hiç duymuyor ve az önceki sözlerini bu kez biraz daha yüksek sesle tekrarlıyor; "Lütfen Murat, arabana gir" diyerek, sözün bittiğini belirtiyordu..

Murat, canı sıkkın bir şekilde arabasına girip, kapıyı da çarparak kapattı. Hilmi ise, bu sırada, not defterine bir şeyler yazıyordu. Murat, olanları düşünüyor, fakat bir anlam çıkaramıyordu. Niye, niçin ve neden ile başlayan sorularına, bir türlü cevap bulamıyor, anlamlı yanıtlara ulaşamıyordu. "Hilmi, niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı istemiyor ki" diye düşünüyordu. Ne olursa olsun, bundan sonra kahvehanede bu adama rastlayıp, selamlaşmak zorunda kalmaktansa, bir süre kahvehaneye gitmeyecekti. Hilmi'yi okey listesinden, kesin çıkarmalıydı.

Murat bu düşünceler içindeyken, Hilmi de, not defterine yazacaklarını bitirmiş ve arabanın kapısını tıklatıyordu. Murat, arabanın penceresini beş-altı santim kadar açtı. Hilmi de, pencerenin aralığından, biraz önce yazmış olduğu notu Murat'a uzattı ve oradan hemen uzaklaştı. Murat ise, katlanmış kağıda bakarak; "Ceza değil bu" diye, kendi kendine söylendi. Bir anda sevinmişti, Murat. En azından, ceza yazmamıştı, arkadaşı Hilmi.. Diğer yandan da, bu karşılaşmada oluşan, olumsuz durumun sona ermesi, Murat'ı bir nebze olsun rahatlatmıştı..

Murat, katlanmış kağıdı açtı.. Hilmi, kağıda şunları yazmıştı: "Sevgili Murat, benim bir kızım vardı. Kızım, altı yaşındayken, çok hızlı araba kullanan biri, çarparak öldürdü. Bu kazadan dolayı, adam üç yıl ceza aldı. 3 yılın sonunda, adam hapishaneden çıkınca, kendi çocuklarına istediği gibi sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Benim kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmem imkansız.. Bu durumda bin yıl acı çeksem dahi, onu koklayamam. Belki öbür dünyada buluşabiliriz diye, ümit etmekten başka, elimden bir şey gelmiyor.. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır ama, halen kızımı düşünüyorum. Lütfen, benim için dua et ve dikkat et, sevgili Murat, elimde bir tek oğlum kaldı..."

Murat, okuduklarının etkisiyle, uzunca bir süre yerinden hiç kıpırdamadan, arabanın içinde oturup bekledi.. Düşündü..  Arkadaşının yazdıklarını, onun bunları yazarken neler hissetiğini, duygularını düşündü.. Bedeninde hiç bir hareket emaresi yoktu ama, beynindeki hücreler hareket halindeydiler.. Uzunca bir süre arkadaşının bu duygularını, bu duygu ve acı ile nasıl başettiğini düşündü.. Onun hissettiklerini tahlile çalıştı.. Kendi çocuklarını düşündü, kendisi ile onun hislerini karşılatırmaya çalıştı.. Çocukları aklına gelince, toparlanıp gitmesi gerektiğini düşündü.. Epey gecikmişti ve kimbilir ne kadar merak içindeydiler, karısı ve çocukları.. Çocuklarını düşünmek, onun biraz kendine gelmesini ve toparlanmasını sağlamıştı..

Bu defa, çok ama çok yavaş bir hızla evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı. Gözleri buğulandı, Hilmi'nin yazdıkları, gözlerinde canlandı tekrar ve gözlerinden akan damlalar, çocuklarının omuzlarına düştü..

Şimdi, arkadaşını ve onun kendisine karşı, o an ki tavrını daha iyi anlayabiliyordu.

12 Ekim 2009

BLOG YAZARLIĞI VE BEKLENTILERIMIZ..



Aklımdan geçen ve kafama takılan bazı şeyler var. Ama, nereden  ve nasıl söze gireceğimi tam olarak kestiremediğimden, şakkadanak bir giriş yapayım da, sonu nasıl olsa gelir, diye düşünüyorum. Başlığımıza da yazıya göre bir şeyler buluruz, o zaman..

Benim bloguma yapılan yorumlara cevap verirken olsun, başka bloglara yaptığım yorumlarda olsun, yorum yaparken düşündüğüm şeylerden biri, yaptığım yorumun, o blogdaki yazıya yapacağı artı değer ve katkı olmaktadır. Eğer ben birinin yazdığı yazıyı beğenmiş ve yorum yapacaksam, o yazıya ilave bir katkısı olması gerekir. Sadece, kuru bir teşekkür  veya övgü sözcükleri ile yetinmenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Sadece, bloga gelip, yazıyı okuduğunun anlaşılması için bir imza bırakmaksa kişinin amacı, hiç yorum yapmasın daha iyi "bence"..

Bir çok blogda rastlıyorum, bazı okurlar, (ki, ben de onlardan biriyim) sadece yazıyı okuyup, ona yorum yapmakla kalmıyor. Ayrıca, yapılan yorumları da okuyarak, onlardan da faydalanıp, eleştirisi veya herhangi eklemek istediği bir şey varsa, o şekilde bir cevap ve yorum yapıyor. Olması gereken ve faydalı olan da bu şekilde yapılan yorumlardır. Bizler zaten bloglarımızı herkesin okumasına ve yorumlamasına açtığımıza göre; Bu davranışımızla, herkesin fikirlerine saygı duyduğumuzu ve eleştiriye açık olduğumuzu belirtmiş oluyoruz. Denetimin gayesinin sadece, isim belirtilmeden kendimize veya yorum yapan kişilerden birine hakaret edilmesini önlemek içindir. Gayemiz, karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak ve bu alışveriş sonucunda, bilgi dağarcığımıza birkaç ilave yapabilmek olmalıdır.

Ben de, bir çok arkadaşımız gibi, bir çok kişinin yazılarını Google Readerdan takip ediyorum. Okuduktan sonra, gidip yorumumla katkıda bulunmak isteyip de, aksattığım bir çok yazı oluyor. Bu durum da, malesef bir çoğumuzun bir işte çalışmakta oluşu veya başka nedenlerle zaman bulamayışından meydana geliyor. Ancak, son dönemde benim de gözlediğim bir durum var. Gözlemledim diyorum, çünkü aynı durumu ben de yaşıyorum. Zamanımın belli bir kısmını boşa geçirdiğimizi ve buna sebep olarak da, bazı sosyal arkadaşlık sitelerine dadanmış olduğumuzu düşünüyorum. Bu arkadaşlık sitelerinin başında, Facebook ve FriendFeed gelmektedir. Twitter'i saymıyorum, çünkü onun işlevi daha farklı.. Cep telefonlarındaki SMS'ler gibi, anlık mesajlaşma ve durum bildirme amacı için kullanılıyor.

Blog yazarlarının, bilhassa son dönemde FriendFeed'de çok vakit geçirdiklerini ve bu nedenle bloglarına dahi yeni yazı hazırlamakta zaman bulamadıklarını düşünüyor ve görüyorum. Kendimi de bu olayın dışında tutmayarak, gerçekleri ifade etmek isterim. Burada bunları ifade ederken, sosyal arkadaşlık sitelerini karalamak veya kötü tanıtmak amacında değilim. Elbette, yeni kişiler ve onların fikirleri ile tanışabilmek için, önemli bir işlevleri olduğunu inkar edemeyiz. Ancak, "her şeyin kararında güzel olacağı ve o zaman tat vereceğini" vurgulamak istiyorum.

Aklımda bir süredir bulunan, bu konuyu da böylece ifade ettikten sonra, uzun ve herkese katkı sağlayacak yorumlarınızı beklediğimi de söylememe gerek yoktur.. Ama, söylemiş bulundum bile.. :) Sizin de bu konuda söyleyecek sözünüz bulunduğunu ve bunu esirgemeyeceğinizi düşünüyorum.

Hepinize sevgilerimi sunarım..

01 Ekim 2009

SANA AŞIĞIM, SANA DA, SANA DA...



Ceyda, mutfakta bir yandan bulaşıkları makineye koymakla meşgül, diğer yandan aklındakileri Mehmet'e nasıl söyleyeceğini düşünüyor.. Söze nasıl başlayacağına bir türlü karar veremiyor.. Mehmet'in ona vereceği tepkiyi hesaplamaya çalışıyor.. Sonunda kararını veriyor.. İki bardak çayı alıp, salona götürüyor..

Ceyda ve Mehmet iki yıllık evli bir çift.. Bir birlerine deli gibi aşık olup, bir süre sonra evlenmişler.. Evlenmeleri aşkların da hiç bir azalma meydana getirmediği gibi, daha da fazlalaşmış.. Evlilikleri ile başlayan aktif cinsellik, hayatlarına ayrı bir renk katmış.. Her ne kadar, Mehmet'in Ceyda ile tanışmasından önce cinsel deneyimleri olsa da, Ceyda'nın böyle bir deneyimi olmadığından, bu aktif cinsellik, Ceyda'nın eşine duyduğu aşkı daha da çoğaltmış..

Ceyda, eşinin çayını verdikten sonra, kendi çayınından bir yudum aldıktan sonra,
- Hayatım sana söylemek istediğim bir şey var.. diyor ve çaydan bir yudum daha alıyor..
Mehmet, eşinin vitrinlerde beğendiği bir kıyafetle ilgili bir konunun açılacağı düşüncesiyle,
- Söyle aşkım.. Nedir..? İş mi..? Alış veriş mi..? diye soruyor..
Ceyda, halen emin değil.. "Söylesem mi, söylemesem mi..?" diye düşünüyor.. Sevdiği erkeği tamamen kaybetme korkusu da beynini tırmalıyor.. Mehmet, karısına dönüp ne söyleyecek diye bekiliyor.. Ceyda, sonunda kararını veriyor..
- Aşkım, seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun.. Ben de, senin beni beni sevdiğini biliyorum.. diyerek söze başlıyor..
- Evet, tatlım.. Ne var bunda..? Biz bir birimize halen deliler gibi aşığız.. Bunu bilmeyecek ne var.. diyerek, karısına bir öpücük gönderiyor..
- Biliyorum aşkım.. Ama.. diyerek, duruyor, sözlerinin burasında Ceyda.. Kısa bir süre bekledikten sonra eşine,
- Ama.. diyor tekrar.. Sonra, dökülüyor ağzından tüm aklındandan geçenler..
- Sevgilim, sana deli gibi aşığım, biliyorsun bunu.. Ama, ben Esat'a da aşığım.. O'nu da deliler gibi seviyorum.. diyerek, büyük bir yükten kurtulmuş gibi rahatlıyor.. Mehmet ise, duyduklarını tam anlayabilmiş değil.. Beyninin onu yanıltığını düşünüyordu.. Yoksa, duydukları gerçek olamazdı..
- Aşkım, söyledikleri tam duyamadım.. Kimden bahsetiğini anlayamadım.. derken, duyduklarının doğruluğunu Ceyda'nın bakışlarından hissediyor. Ceyda da, eşinin durumunun farkında.. Kocasının şu an bir şok etkisinde olduğunu görüyor.. Ve kocasına,
- Aşkım, şimdi az önceki sözlerimi unut sen.. Ben sana uygun zamanda anlatırım.. diyerek, kocasının bu şoku atlatmasına çalışıyor.. Kocası, Ceyda'nın söylediklerini düşünüyor.. Ve, hafızası onu dört sene öncesine götürüyor..

.....

Necla ile ayrıldığı o günü hatırlıyor.. Bir birlerini o kadar çok severken, eften püften bir nedenle son vermişlerdi.. Bu aşkın sona ermesinde, Mehmet kendini suçluyordu, o günün aksine.. Sonrasında bir kaç defa görüşmüşler ve ayaküstü, öylesine bir kaç sözle geçiştirmişti ikisi de.. En son bir hafta önce rastlamıştı Necla'ya.. Yine ayak üstü bir sohbet yapmışlardı.. Kendi evliğinden bahsetmişti, Mehmet.. Necla da, sonlanan nişanlılık devresinden.. Ayrılırken, her ikisi de, aralarında halen bir şeylerin olduğunu, ateşin tamamen sönmediğini düşünüyordu..

.....

Ceyda, kocasının suspus oturmasından, en ufak bir tepki vermemesinden bir anlam çıkarmaya çalışıyor.. Ancak, aklına olumlu veya olumsuz hiç bir şey getiremiyor.. Bir şeyler söylese, söylediklerinden ne düşündüğünü çıkarabilecekti.. Mehmet, nihayet oturduğu koltukta doğruldu, arkasına yaslandı ve karısına dönüp,
- Sevgilim, şu an söylediklerini düşünüyor ve onları yorumluyordum.. Senin beni ne kadar çok sevdiğini, aşık olduğunu biliyorum.. Ben de seni çok, hem de çok seviyorum, sana öylesine aşığım ki.. Bu aşkım, senin başka birine de aşık olmanla azalmıyor.. diyerek hafiften biraz nefes alıyor.. Birazdan söyleyeceklerini söylemek için.. Ceyda ise duyduklarından rahatlamış vaziyette, kocasının yanına sokulup ona,
- Ahh, biricik aşkım, demek beni anlıyorsun.. diyerek kocasının yanağına kocaman bir öpücük konduruyor.. Kocası ise,
- Bir dakika tatlım, daha sözlerimi bitirmedim.. diyerek devam ediyor sözlerine,
- Bak dediklerimi duydun, sana olan aşkım, senin başkasına da aşık olmanla azalmıyor.. Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun aşkım.. Ama, ben de seni sevdiğim kadar, Necla'yı da seviyorum.. Necla'ya da aşığım..

.....

Sevgili okuyucularım, yukarıdaki kurgulama hikaye burada sona erdi.. Bu kurgulama da nereden çıktı, böyle şey mi olur, bizim toplumuzun yapısına uyar mı..? gibi sorularınızı ve eleştirilerinizi tahmin edebiliyorum..

Elbette olmaz.. Olamaz.. Bizim toplumuzda bir kadının birden fazla erkeğe aşık olması, bir arada yaşaması diye bir kavram yoktur.. Olamaz, olması bile düşünülemez.. Böylesi kavramlar sadece erkelere özgü kavramlardır.. Erkek birden fazla kadınla birlikte olabilir.. Evli ise, karısının üstüne birden fazla kuma getirebilir.. Beraber olduğu her kadına da aşıktır, onların herbirini sevebilir.. Ama, kadınların böylesi bir hakkı yoktur.. Aklından bile geçiremezler.. Buna bile hakları yoktur..

Ama, dikkat edin sevgili karşı cinslerimiz.. Batıda yaygınlaşan "poliamori" yada diğer bir deyişle "polyamory", her salgın gibi canım ülkemizi de sarabilir.. Buna hazırlıklı olsanız iyi olur.. Önlemlerinizi şimdiden alırsanız, belki ülkemizi "teğet" geçerek gidebilir.. Ne önlem alabileceksiniz bilemem.. Orası sizin muhteşem o beyninize kalmış bir şey..





Sevgiler gönderiyorum hepinize, ayırım gözetmeksizin..