30 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve depremim...! Bölüm : II

O gece yine Hakan'la msn'de konuşuyoruz. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Bizimkiler de henüz yatalı bir saat filan olmuştu. Ben bilgisayarın başında, bir taraftan Hakan'la sohbet ediyorum, diğer taraftan da karnım hafiften acıktığı için, annemin yaptığı keki tıkınıyorum. Buz gibi kolayla birlikte.

Bir an, başımın döndüğünü ve oturduğum sandalyenin hafiften sallandığını hissettim. Ne oluyor dememe bile fırsat kalmadı. Birden büyük bir gümleme sesi ve her tarafın kararması ile ayağa fırladım. Çığılık çığlağa "İmdat, imdat" diye bağırıyorum ama sesim sanki duyulmuyor gibi geliyor bana. İlk aklıma, atom bombası mı atıldı? Yoksa, bu genç yaşta gün yüzü görmeden "kıyamet" mi kopuyor diye düşünüyorum. O zifiri karanlıkta, odada bir yerlere tutunmaya çalışırken, kapıya doğru gitmek istiyorum. Fakat, artık kapının hangi yönde olduğunu da şaşırmış durumdayım. Çünkü, bulunduğum odanın içinde bir o duvara bir duvara gidiyorum. Yapabildiğim tek şey, yere düşmemek için çabalamak.

Çığlıklar ve imdat seslenişlerim arasında ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise, bittiğinde sanki aradan yıllar geçmişti. Ve o süre içinde, bir böceğin bir kibrit kutusu içinde çalkalandığı gibi, odamın içinde biri beni çalkalamıştı. Sonraları, o günün ülkemiz açısından ne kadar acı bir gün olduğu, belleklerimizden kazınmayacak bir tarih olduğunu kavrayacaktım. "17 Ağustos 1999" günü yaşadıklarımı sanırım ölünceye kadar unutamam. O zaman korktuğum kadar, hiç bir zaman korkmadım ve bundandan sonra da korkmam sanırım. Allah'a çok şükür ki, ailemizden kimseye bir şey olmadan çıktık evimizden.

Evden çıktık ama, dışarıda evden daha korkunç bir manzara bizi bekliyordu. Böylesine bir yıkımı yaratan deprem nasıl olabilirdi ki? Buralarda böylesine deprem olmadı ki..! Böyle depremler ancak, Endonezya'da filan olabilirdi diye düşünüyordum, o kibrit kutusunun içinde çalkalanırken de.

Tanrı bizi sınamıştı... İnsanlar acaba hangi yönde davranış gösterecekler diye. Bu dediğim benim bir anlık saçmalamam tabii ki. Tanrı insanları böyle bir sınamadan geçirmez ki. Yaşanan bir doğa olayı idi. Fakat, bu olay karşısında bir çok kişinin gerçek yüzünü tanıma fırsatı da bulmuş olduk bu vesileyle. Bu yaşananlara rağmen, ne kadar aç gözlü, ne kadar mal mülk düşkünü olduklarına şahit olduk. Bazı kişilerin, böylesine bir olaydan dahi, kendilerine maddi çıkar sağlama peşine düştüklerini gördük. Dağıtılan yardımların; hiç ihtiyacı olmayanlar tarafından yağmalandığı, dağıtımı yapan kişilerin, gelen yardımları nasıl depoladıklarını gördük. İnsan o zaman üzülüyor işte, ben de bu zümrenin, bu insanlığın bir parçasıyım diye insanlığından utanası geliyor.

.............

Hakan'la uzun süre görüşemedik. Depremin etkisi biraz azalıp, tekrar güncel yaşantımıza dönmek epeyce bir süre aldı. Bu sürede, ne ben Hakan'ı düşünecek haldeydim. Ne de Hakan, beni düşünebilecek durumdaydı. Durum biraz normale döndükten sonra tekrar görüşmeye başladık. Sadece nette görüşüyorduk. Ne ben, onun yüzünü görebilmiş ve sesisini duyabilmiştim, ne de o beni. Bu sanal alemde bir tek biz ve aşkımız vardı. Ben durumdan son derece memnundum ve mutluluğumu kelimelerle ifade edemiyordum. O da, çok mutluydu. Ancak, ara sıra konu, buluşma ve görüşme meselesine de gelmiyor değildi. Ben de, her defasında çeşitli yalan dolanlarla mazeret uydurup duruyordum.

Tanıştığımız neredeyse 6-7 ay olmuştu. O hafta sonu kardeşimin Hakan'la olan yazışmalarımızı görmesi, benim ikinci depremimdi. "Keşke 17 Ağustos'da ölüp gitseydim de, şimdiki gibi yerin dibine girecek bir duruma düşmeseydim." diye kendime lanet ediyordum. İçimden, "Allah'ım neden beni böylesine rezil rüsva edecek bir duruma soktun. Depremde alsaydın ya canımı" diye isyan ediyordum. Babama ağzımı açıp, hiç bir kelime dahi söyleyemiyorum. Her ne söylese haklı, çünkü. Kardeşim konuştu, biz dinledik. Sonunda babam, kardeşime dönüp "Bitti mi? Başka bir şey var mı, öğrenmemiz gereken?" diye sordu. Kardeşim, yok anlamında kafasını sallayıp, cılız ve titrek bir sesle de, "Yok, hayır" diyebildi. Ben başım önümde, sessizce bana ne diyecek acaba derken, "Tamam, haydi gidin işinize bakın." diye annemle kardeşime işaret etti. Bana döndü, "Sen de gel şuraya otur bakalım" diyerek yanındaki kanepeyi gösterdi. Sessizce oturdum, gösterdiği yere.

Düşünmeye çalışıyorum, fakat beynim uyuşmuş sanki. "Acaba tepkisi nasıl olacak?" diye düşünüyorum. Babamın huyunu çok iyi biliyorum. Babam, olaylar karşısında ani tepki göstermez, gayet yumuşak ve mantıklı hareket eden bir kişidir. Bir süre öylece ikimiz de hiç konuşmadan oturduk. O sanki, hiç bir olay yokmuşcasına tv'nin kumandası ile kanalları karıştırmakla meşgul. Arada bir de, sigarasını tüttürmekte.

Ben onun ne zaman tepki göstereceğini beklerken, "Yavrucum, kim bu konuştuğun kişi? Kimdir? Nasıl biridir?" diye peş peşe soruları sıraladı. Ben şaşırmış bir vaziyette, "E-fen-dim..!" diye kekeledim..! O devam etti sormaya, "Kızım, sana soruyorum, kaç yaşında bu adam? Onu seviyor musun? Onun sevgisinden emin misin? Bunlara cevap istiyorum senden." Ben düşünecek halde değilim ki, babamın bunları soracağını dahi düşünemiyorum. Boğazımdan ancak çıkarabildiğim bir sesle, "Hayır, baba. Emin değilim, çok özür dilerim." dediğim anda, "Yooo, dur bakalım. Bizden özür dilermiş, küçükhanım." diye gürledi. "Bizden niye özür diliyorsun? Git o adamdan özür dile. Hem de, öylesine özür dile ki, yerin dibine geçecek şekilde özür dileyeceksin. O kişiyi kırmadan incitmeden, özür dileyeceksin. Benim sana söyleyeceklerim bu kadar." dedi ve "Sonucundan da haberim olsun" diye de ekledi.

Hıçkırarak ağlıyordum. Ve gözlerimden yaşlar sicim gibi akarken, geldi elleriyle gözlerimi sildi. Bir yandan "Hadi sil bakalım yaşlarını." derken, diğer yandan da başımı okşayıp, yüzümü gözlerimi dudaklarınla kuruluyordu. "Herkes hata yapar, biricik aşkım. Önemli olan, o hatayı telafi edip, bir daha aynı hataya düşmemektir." diyor canım babacım ama, gözyaşlarım benim sözümü dinlemiyor ki. Kucağına oturdum ve boynuna sarılıp, bir taraftan ağlayıp, diğer yandan babamın yanaklarından öpüyorum, "Canım babacım, seni çok seviyorum." diyerek. Bilmiyordum ki, onun bizlere sevgisinin yanında, benim sevgimin ne kadar sönük kaldığını.

O esnada da; annem, gözleri gözleri buğulanmış, bir eli kardeşimin omuzunda, kapı aralığından bizi izlediklerinin farkında değildik.

...........

Devam edecek...


28 Ocak 2009

Takip ettiğiniz bloglar ve Google Reader hakkında küçük bazı ipuçları.

Herkesin kendine göre bir yoğurt yiyişi vardır. Yoğurdu nasıl yediğinize karışacak değilim. İster kaşıkla yersiniz, isterseniz çatalla. İstemezseniz yoğurt kasesini başınıza dikip yersiniz. Onu da beğenmezseniz, çalkayıp ayran yaparsınız yoğurdu, öyle yersiniz. Benim derdim yoğurdu yiyiş tarzınız değil. Tek istediğim, sağa sola dökmeden, yüzünüze gözünüze bulaştırmadan yemeniz. İçinizden, "Ne kadar da ukalaca konuşuyor, dili de ne kadar uzunmuş" diye geçirdiğinizi seziyorum. Eh n'apalım..? Blog yazmanın böyle bir şey olduğunu anladım. Yada, ben öyle olduğunu anladığımı sandım.

Her neyse, şimdi gelelim beğendiğiniz yada beğendiğinizi sandığınız blogları nasıl takip etmeniz gerektiğine; Ben ilk zamanlar, yani acemilik dönemimde, beğendiğim blogları "Takip Listesi"ne ekleyip duruyordum. Ne zaman ki, google amcam bana "Opps" diyene kadar. Google amcamın böyle argo konuştuğunu da o zaman gördüm. Meğersem benim takip ettiğim blogların sayısı 200'e ulaşmış da benim haberim yokmuş. 200'den fazla da blog eklemem mümkün değilmiş.

Ne yaparım, ne yaparım diye düşünürken, daha doğrusu böyle düşünürken değil de, "Google Reader" da dolaşırken, birden aklıma geldi. Ben demek ki hiç incelememişim google reader'ı. Bir de baktım ki, ne özellikler varmış da benim haberim yokmuş.

İlk önce takip listemdeki bloglarla işe başladım. Onlar zaten "İzlediğim bloglar" başlığı altında sıralanmış duruyor. Fakat, onları da kendi aralarında ayırmam gerektiğini düşündüm ve bir sürü kategoriye ayırdım ve bunlar için "Yayın ayarları"nın bulunduğu bölmede bulunan klasörlere yeni yarattığım klasör adlarını ekledim. Böylece, yayına eklediğim blogları hemen anında hangi kategoriye giriyorsa, o klasörü işaretiliyorum ve o da hemen gidip ilgili klasörüne yerleşiyor. Ben de, istediğim kategorideki bloglara daha kolayca erişebiliyorum.

Bu işe başlarken, önce kategorileri iyi belirlemeniz lazım. Size kendi kullandığım kategorilerden bazı örnekler sunayım, sizde bunlara isterseniz ilaveler ve çıkarmalar yaparak, kendi klasörlerinizi oluşturursunuz. Benim kategorilerimden bazı örnekler: (+18, +Özel Bloglar, Kişisel, Kadın-Moda, Yemek, Gezi-Tanıtım, Teknoloji, Sinema-Televizyon, Sanat-Edebiyat, Eğitim-Bilim, Spor, Eğlence, Haber, Ev ve Bahçe Düzenleme, Genel ) gibi adlandırabilir veya kendiniz başka isinlerle klasörler açabilirsiniz.

Bunları yaptıktan sonra, gelelim en önemli ipucumuza; Google reader'ın bize sunduğu "Favoriye abone olma" özelliğini, IE'da sık kullanılanlara, Firefox'da yer imlerine ekleyerek büyük kolaylık sağlarsınız.Bunu yapmak için, readeri açtığınızda sol üstte "Ana sayfa" öğesini tıkladığınızda, sayfanın sağ tarafında "İpuçları ve kolaylıklar" diye bir başlık var. Onu okuyun ve altında "Abone ol" diye bir buton göreceksiniz. Bu çubuğun üzerine mausunuzla gelip, mausun sol tuşu ile o çubuğu tarayıcınızın yer imlerine veya sık kullanılanlarına taşıyarak eklemiş oluyorsunuz. Bundan sonra, beğendiğiniz herhangi bir blog gördüğünüzde, yer imlerine eklediğiniz bu "abone ol" çubuğuna tıklamınız yeterli olacaktır. Yeterli olacaktır derken, sizin google rederiniz açılacak ve o sayfa görünecek ve "Henüz bu yayına abone değilsiniz." diye bir uyarı mesajı ile "Abone ol" butonu göreceksiniz. Yapmanız gereken o butona tıklamak ve sonrasında da, o blogu istediğiniz kategorilerden birine eklemek olacaktır.

Böylece izlemekte olduğunuz bloglar dışında da blogları izleyip rahatça okuma imkanınız olacaktır. İleride başka ipuçları ve kolaylıklar görürsem bunları da sizlerle paylaşacağım.

Kolay gelsin dilerim... Sevgiyle kalın...


27 Ocak 2009

İlk sanal aşkım ve sonrası..!

Annemin, "Kızım, deminden beri sesleniyorum. İşitmiyor musun?" demesiyle, birden uyandım o hayal aleminden. "Evet, anne. Duydum işte! Ne oldu ki?" diye bilgisayarın başından kalkıp, odamın kapısına yöneldim. "Ne var, ne buluyorsunuz, şu bilgisayarda bu kadar bilmem ki. Git, babana bir kahve yapta, ver. Benim ellerim hamurlu, bakamıycam şimdi." dedi ve ardından da ekledi. "Haydi, biraz çabuk tut elini." diye. "Tamam, annecim. Hemen yaparım." diyerek mutfağa gittim, babamın kahvesini pişirmek için.

"Buyur babacım kahveni." diyerek kahvesini verirken, "Bu seferki kahvemi beğenicek misin bakalım" demeyi de ihmal etmedim. Kahveden ilk yudumunu aldıktan sonra, "Hımm, eline sağlık. Bu seferki güzel olmuş. Sağol." derken, yüzüme de şöyle bir gülümseme gönderdi. "Afiyet olsun, babacım" diyerek yanağına bir öpücük kondurdum. Daha doğrulmamıştım ki, benden dört yaş küçük erkek kardeşimin, "Ablam msn'de bir adamla neler neler konuşmuş..!" diyerek salona daldığını görünce, "Eyvah! Şimdi bittim." diye aklımdan geçirdim.

O arada, annem de elleri hamurlu halde salona koşmuş ve "Ne oluyor?" diyerek yüzümüze bakıyor. Kardeşim anlatıyor, hepimiz onu dinliyoruz. Benim yüzüm kırmızıdan mora, sarıdan beyaza, renkten renge giriyor. Kardeşim, anlatıyor da anlatıyor. Benim bir süre önce msn'de tanışıp, eğlence-gırgır olsun diye baştan çıkarıp, sonradan da bırakamadığım ve aşık olduğum bir adamla bütün yazıştıklarımızı salonun ortasına döküvermişti, kardeşim. O an bir taraftan, kendimi yerin dibine geçmiş gibi hissediyorsam, diğer taraftan da kardeşimin bu yaptığı karşısında, onu şuracıkta gırtlağını sıkıp öldürmek geliyor içimden.

............

Onunla, lise ikinci sınıftayken tanışmıştık. Okulların kapanmasına bir kaç hafta kalmıştı. Bir hafta sonu, okuldan ve oturduğumuz semtten, Sinem ismindeki bir arkadaşıma gitmiştim. Henüz bizde bilgisayar olmadığından, onların bilgisayarından internete girip, olur olmaz sitelere girip, gırgır-şamata eğleniyorduk. Daha "msn" nedir bilmiyordum. Sinem, kendisinin msn'e kayıtlı olduğunu ve benim de kayıt yaptırmamı söyledi. Arada msn ile birbirimizle görüşebileceğimizi filan söyleyip, hemen benim için de bir kayıt yaptırdı. İnternette bir resim paylaşım sitesinden de, bir resim beğendik. Seçtiğimiz kız, ABD'den biri ve sitede yüzlerce fotoğrafını yayınlamış. Fakat, onların hepsini kullanmamız imkansız. Çünkü, resimlerin bir çoğunda, kızın yaşadığı yerin özelliklerini gösteren işaret ve belirtiler taşıyor. Aralarından, resimlerin yabancı bir ülkeden olduğunu göstermeyecek olanları ayıkladık.

Ben artık o resimdeki kız olmuştum. Gerçi kız benden biraz daha kilolu sayılırdı ama, o anda bunu kim düşünecek haldeydi ki? Derken, bir kaç gün sonra, msn de birinin beni eklediğini gördüm. Onay verdim ve o an online olduğunu gördüm. Hemen selam-kelamdan sonra, tanışma faslına geçtik. İsminin Hakan olduğu zaten msn'de görünüyordu, fakat bu ismim Hakan diyerek söze başladı. İstanbul'da oturduğunu, abisi ile birlikte bir işyerlerinin olduğunu filan anlattı. Ben de, kendimden bahsettim birazcık. Fazlada yerimi yurdumu filan vermek istemiyorum. Ne olur ne olmaz diyerekten.

Önceleri; hep havadan sudan, birbirimizin dünyaya bakışı, kişiliklerimiz ve hayatı kavrayışımız üzerine bir sürü sosyolojik ve psikolojik değerlendirmeler yapıyorduk. Sinem, konuştuğu kişilerle hep aşk meşk üzerine konuşurlarken, bizim konuşmalarımız hiç o konulara yaklaşmıyordu. Nelerden hoşlanırmışık, yok kimler gibi olmak istermişik, hangi tür filmleri izlermişiz de, falan filan. En büyük hobisinin Formula 1 yarışları olduğundan bahsetmişti. Her konuşmamızda, mutlaka bu konuyu açar, uzattıkça uzatırdı. Bir gün dayanamadım. Bir sevgilisin olup olmadığını sordum. Bir süre cevap gelmedi msn'den. Orda olup olmadığını yazdım bir kaç defa. Sonunda, "Yok" dedi. "Şimdiye kadar hiç olmadı" diye cevap verdi. Bir sürü şey anlattı. Babasını kaybettikten sonra, girdiği bunalımları filan anlattı. Anlattığı şeylerden çok etkilenmiştim. İçimde ona karşı sıcak bazı hisler duydum o anda. O an hissettiklerim bir acıma duygusu muydu, yoksa başka bir şey miydi? Tam emin değildim. Birden, sözü değiştirip "sex"e getirdim sözü. İlk şoku atlattıktan sonra, bu konu hakkında konuşmaya başladık. Ancak, konuşmamız hiç bir zaman pornografik düzeyde değildi ve hiç bir zaman o düzeye ben istesem bile getirmeyeceğine emindim. Sanki bilimsel bir tartışma yapar gibi, sex hakkında konuşuyorduk.

Okullar da kapanmış ve yaz tatiline girmiştik. Babama ısrarla bilgisayar alması için baskı yapıp duruyordum. "Bak, lise son sınıfa geçtim. Bütün arkadaşlarımın bilgisayarı var. Ödevlerimi yapmak için devamlı Sinemlere mi gideceğim?" diyerek kafasının etini yiyordum. Babacım, bu kadar ısrarıma, nihayetinde dayanamadı ve "Tamam, alıyorum." dedi.

Artık, günlerimin yarısı bilgisayarda ve onun da yarısını Hakan'la geçirir olmuştum. Bilgisayara oturduğumda onu göremedim mi, onunla konuşamadım mı, sanki bir boşlukta gibiydim. Hakan da, sırılsıklam aşık olmuştu bana. Bir birimizi görmediğimiz zaman sanki biz de yoktuk. O kadar ilerlemişti aşkımız. Bir defasında uzun süre göremedim. Dört gün sonra, nihayet online olduğunu gördüğümde hem sevindim, bir taraftan da kızmıştım kendisine, "Nerelerdesin kaç gündür. Meraktan öldüm." diye. İşyerinde bir kaza geçirmiş, sağ kolu bileğine yakın bir yerden kırılmış. Kolunu askıya almışlar ve o nedenle bilgisayara oturamamış.

O yazı, asla unutamam. Günlerim öylesine güzel geçiyor ki; Bir taraftan eve bilgisayar alınmış, diğer taraftan bir erkekle tanıştım ve deli gibi aşık oldum. Aşık oldum ama, bir yönden de düşünüyorum. Ben 16 yaşındayım, o ise 23 yaşında. Ve kendimi de 21 yaşındayım diye tanıttım. Hakan, ikide bir "gel bir yerde buluşup tanışalım" diye ısrar ediyor. Sonra ben, yalana başvurdum. "Ben msn de İstanbul diye adres verdim ama, aslında Bursa'da oturuyorum" filan diyerek atlatmaya çalışıyorum. O da, "Ben geleyim Bursa'ya" demeye başladı. Bir taraftan istiyorum buluşmayı, diğer taraftan ise...

.........

Devam edecek...


20 Ocak 2009

Sağ olasın, google amca... Part : II

Ah canım gugulcum. Seni o kadar çok seviyorum ki. Bunu hangi kelimelerle, hangi dilde anlatsam bilemiyorum. Bana,öyle kişiler gönderiyorsun ki, bazen onlara nasıl davranacağımı şaşırıyorum. Onları alıp bağrıma mı basayım, yoksa ellerimle boğayım mı..? Her çeşidinden var içlerinde..! İçlerinden bazıları, cevap bile vermeye değmeyenler... Onlara cevap yazmıyorum zaten. Ama, bazılarına da cevap vermezsem, benim içimde uhde kalır diye bazı cevaplar veriyorum.

Al işte, gönderdiklerinden bazı numuneler ve onlara verdiğim cevaplar. Umarım, verdiğim cevapları sen de beğenirsin.


ruhumu nasıl sevindiririm

Ruhuna güzel sözler söyle, ona hediyeler al, onu öp okşa, bak o zaman nasıl seviniyor ruhun...

tarihi sözler
Şimdi, ben sana tarihi söz söyliyeceğim. Sen de, o sözü kendin söylemiş gibi, başkasına satacaksın. Öylemi..? Pışşık..! Var mı öyle yağma..?

"yedi üç bir bilir"
Bilir tabi cancazım... Onu bilmicek ne var? Benim henüz aklımda bile olmayan, çocuğum bile bilir. :Pp

28 ekim 2008 cebeci asri mezarlığı
Sen çok geç kaldın yahu... Törene mi katılacaktın..? Senin törenine davet mi edecektin..?

50 sarısın oyunu oyuna,
Ben oynayım, öyle mi..? Halbuki, sana daha yakışmaz mıydı..?

50 sarısından bırı olmak istıyorum
Önce, sen oyna diyorsun, şimdi de sen oynamak istiyorsun. Bak, dediğime geldin mi şimdi.? Yakışır yakışır, en iyisi sen oyna. :Pp

50 sarışın bardaki resimleri
İnan ki, bende yok onların bar resimleri. Olsa verirdim, n'olucak ki... Benim zaten bara filan gittiğim yok.

angelina jolienin ihanet film
Ne, ihanet mi etmiş, encılın kocasına.? Vay ruspik vay..!

artık bir selamı bile çok görür oldun bana
Aşkolsun ama..! Niye çok göreyim caaanım..? Küstün mü yoksam, sesinde öyle bir hüzün sezdim de... İstediğin selam olsun, bende çok var ondan, herkese dağıtıp duruyorum. Al sana da, göndereyim biraz. Selam, selam, selam, selam, ....., selam. Yeter mi..? Yetmezse daha da gönderirirm sonra... :Pp

arzu harfleriyle şiir
Valla bana da, kimse söylemedi, ismimle başlayan bir şiir. İyi ki hatırlattın, aşkıma sorayım bunun hesabını. Niye bana öyle bir şiir yazmadı, diye... ühüühüüü...

aydında şöför arayanlar
Şöför kardeş..! Burası Aydın değil, sen Aydın'a gitsene. Hem ayrıca, ben şöför filan da aramıyorum. O kadar büyük adam ol(a)madık daha. Ben kendi arabamı kendim kullanırım. Bide şöföre para mı verelim yani..?! :Pp

bir gün bir taksiye atladım
Eee n'olmuş sonra..? Hikayenin devamını anlatmıycan mı.? Heyecanla bekliyorum devamını... :Pp

bir tüketici nasıl olur
Sen n'apcan tüketici olup..? Herkes tüketici oluyo zaten. Aslolan üretici olmak. Sen beni dinle, üretici ol. Ha, sakın üretici dediysek, başbakanın dediğinden değil. Çocuk üreticisi olayım deme sakın. Onlardan çok var. Hem de pek çok... :Pp

dün mü burda idin bu gün mü geldin arzu
Ah, ah caaanım benim..! Hep beni mi bekledin orda.? Ben de, unutmuşum senin beklediğini.. Ah, aptal kafam..! Bak, görüyon mu..? Onca bekletmişim adamcazı orada... Yok canım yok, ben henüz yeni indim uçaktan. Bekle biraz daha, geliyom...

gercek inciyi nasıl anlarız
İncinin gerçek olup olmadığını anlamak için; Dişlerinin arasına koyup, güzelce sıkarsın dişlerini. Eğer, inci kırılırsa, gerçektir. Yok eğer, dişin kırılmışsa, inci sahtedir. :Pp

grip nasıl gecer.
Dediklerine göre; Grip, ilaçla 1 haftada, ilaçsız 7 günde geçermiş. Ben söyleyenlerin yalancısıyım.

ihanet hikayeleri
Nereden duyup geldin hemen..? Daha henüz bitirmedim kitabımı. Bitirince, alır okursun ve uzman bir ihanetci olursun...

incinin konusu ve olayın geçtigi yer
Valla billa, ben masumum hakim bey.. İnan ki, ben çalmadım o incileri. İnci minci de görmedim. Olay yerini de bilmem zaten.

kişi üstünde izleme cihazı
Yok be kardeşim, ben izleme cihazı filan bilmem. Benim bir tek bildiğim, izlediğim bloglar. Ha bir de, beni izleyen blogcular var. Ama, biz öyle cihaz filan kullanmıyoruz. Bilgisayarda takip ediyoruz. Bilgisayar cihaz mı ki..? Neee..! Cihaz mııı..?

osmantan erkır ,ebru gündeş’i hala çok seviyormuş
Sana öyle mi söyledi.? Yalaaaan, hem de kuyruklu yalan..! Sen de hemencik inandın di mi..?

sakın geç kalmayın, mektup yazın
Ahhh, be dedecim mi desem, ninecim mi..? Ne desem bilmem ki..? O dediğin çok eskidendi. Mektup yazcan da, o da mektup gelse diye bekliycek. Nerdeee, o günler..? Şimdi, mail gönderiyon da, yahut cepten mesaj atıyon. Onun gelmesini bilem beklemeden, basıyo sana fırçayı. "Ne cevap vermedin de" "Niye bu kadar geç aradın filan, bilmem ne" bi sürü laf sıralayıveriyor.

19 Ocak 2009

İyilik ve Kötülük Hikayesi


Yaşlı Kızılderili Reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı.

Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı, iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli görünürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

"Onlar," dedi, "benim için iki simgedir evlat."

"Neyin simgesi?" diye sordu çocuk.

"İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları."

Çocuk, sözün burasında, "mücadele varsa, kazananı da olmalı" diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

"Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:

"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!"



Kaynak : Anonim

15 Ocak 2009

Rüyamda gördüm.!

Adam gece rüya görüyor ve sabahleyin kalkıp, gördüğü rüyayı gazetedeki köşesine yazıyor. Millet de, merakla bekliyor, "Acaba, bu akşam ne rüya gördü" diye.!

Bir başka kişi de, bundan etkilenip rüyaya yatıyor. O da, bir rüya görüyor ve o da sabahleyin kalktığı gibi, gördüğü rüyayı kendi köşesinde yazıyor.

"Meraklı taze blog yazarı" ben de, kendim rüyaya yatıp, göreceğim rüyayı da blogumda yazacağıma, tutuyorum elalemin köşesinde yazdığı rüyayı, kendime göre yorumlamaya kalkıyorum.

Birinci bahsettiğim yazar; Türkiyenin en çok okunan yazarı ünvanını, sevgili Hıncal Uluç'un elinden alan, Hürriyet Gazetesi yazarı ve CNN Türk televizyonu program sunucusu Ahmet Hakan.

Türkiyenin en çok okunan köşe yazarı olmak her halde o kadar kolay bir iş değildir. Yazılarını cesur, tarafsız ve bildiğinden şaşmadan yazabilmesi, yazılarının kolay okunup, akılda kalıcı basit bir üslupla yazması, onun okuyucu sayının artmasında en önemli etken olduğunu gösterir.

Gelelim Ahmet Hakan'ın gördüğü rüyaya; Kısaca, ülkemizde her şeyin tersine döndüğünü görmüş. Yani, şu anda Ergenekon davasında yargılananların idareyi ele aldığını ve şu anda bu operasyonları canı yürekten destekleyen bir kısım medyacıyı ve yandaşlarını yargılıyorlar.

Öteki rüyayı gören yazar ise; Benim, yazılarına hayran olduğum, İ.Ü. İletişim Fakultesi Öğretim Görevlisi ve Haber Turk yazarı Nuran Yıldız.

"O ne rüya gördü.?" derseniz.! Nuran hanım da, Ahmet Hakan'a özenip rüyaya yatmış ve rüyasında; Kendisini, bir yemek masasının etrafında, Susurlukcu ve Ergenekoncularla birlikte görmüş. O masada bir şey daha öğrenmiş ki, şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. Ne mi, öğrenmiş masadakilerden.? Mustafa Kemal Atatürk'ün, Ergenekonun 1 numarası olduğunu.!

Rüyasını yorumlamayı bana bırakmış. Kendisi, " 1 numarası Mustafa Kemal olan hangi örgütten zarar gelebilir ki.?" demiş.

Benim bu rüyaya yorumum çok kısacık. "Ah keşke.!" diye yorumluyorum.

12 Ocak 2009

SAVAŞA HAYIR De..! Say, NO WAR..!



Ölen çocuklar için, "Savaşa Hayır" de..!

İşlenen cinayetlere karşı, "Savaşa Hayır" de..!

Zalim İsrail ve ABD'nin saldırılarına karşı, "Savaşa Hayır" de..!


07 Ocak 2009

İsrail'in tutumu..! Ve, "tövbe" bunun neresinde..?

Böyle bir gündem arasında, bu gündemle ilgili böyle bir yazı, bir çok insanı huzursuz edecek, bir çok kişiyi rahatsız edecektir. Hatta, küfür eden ve din düşmanı olarak görenler çıkacaktır.

Ancak, ben kendi bildiğimi, öğrendiğim doğruları, yine İslam dini penceresinden bakarak, söylemeye, dillendirmeye çaba göstereceğim. Bugüne kadar dinimiz açısından neler öğrenebildiysem, ne kadar bilgim varsa, çerçeveyi onunla çizmeye çalışacağım.

Bizler, yani İslam dinine mensup insanlar ve bunların oluşturdukları devletler. Şöyle uzaktan, taa Tanrı katından ve Kur'an-ı Kerim penceresinden, kendimize bir bakalım. Bakalım ne göreceğiz..? Allah'ın bizim için lanet ettiği ne varsa, istemediği, yasakladığı ve uzak durmamızı istediği ne kadar eylem varsa, hepsini yaptığımızı göreceğiz.

Seçmiş veya seçmemiş olalım, dini İslam olarak tanımlanan ülkelerin yönetimlerine bir bakalım. Allah'ın biz insanlara verdiği değerin, milyonda birini insanına veren bir yönetim görebiliyormusunuz. Her bir yönetim, yönettiği ülkede kendini Tanrılaştırmış, kendi yarattığı dini, İslam dini adı altında empoze ederek, insanlarını köleleştirdiğini görüyoruz. Bu şekilde yönetimleri seçerek işbaşına getiren halklar ve seçilmeden, zorla işbaşına gelen iktidarlara karşı durmayarak, boyun eğen halklar, bu şekilde yönetilmeyi hak ediyorlardır.

Görüyorsunuz işte.! Gözümüzün önünde vahşice yaşanan.! İsrail'in, eli kolu bağlı, ne yapacağını bilemez durumdaki zavallı Filistinliler için, hangi İslam(!) devleti kılını kıpırdattı.? Hangi sözde müslüman halkta, bir sesini yükseltme, sokağa dökülme, isyan etme sözkonusu.?

Bunların hiç birini yapamazlar.! Çünkü, iktidarlarda koltuklarından olma korkusu hakim. Halkları için ise şunu söyleyebiliriz. Onlar zaten bu bilince sahip değiller. Bu bilinçden mahum bırakıldılar. Dinleri onlara çarpıtılarak öğretildi. Bir de yönetimlerinin acımasızca baskısı nedeniyle, ses çıkaracak durumda değildirler. Bunları bilen ve gören İsrail devleti de, acımasızca ve vahşice, çoluk çocuk demeden, insanları katletmeye devam ediyor. İslam ülkeleri kendilerini bu durumdan kurtarmadıkları sürece de, bu böylece sürüp gidecektir.

Kendisini tanrı yerine koyan, bir yönetimden ne bekleyebilirsin ki.? Örnek mi.? Daha yeni bir olay.! Suud-i Arabistan'da, Allah'a küfür eden bir Türk, ölüm cezasına çarptırılıyor. Geçtiğimiz gün de, yargılandığı mahkemenin verdiği bir karar açıklandı. Eğer "tövbe" ederse, cezası affedilecek(miş).

Böyle bir uygulama olabilir mi.?
Bu durum, kendini Allah'ın yerine koyma değildir de, nedir.?
Sen Allah mısın ki, "tövbe"yi kabul edip etmemeye karar veriyorsun.
Sen kendi hesabını kime vereceksin bakalım.
Senin yapacağın "tövbe"yi kim kabul edecek.

İşte gördüğünüz gibi, İslam ülkeleri ve toplumlarının şimdilik durumları böyle. Tamamiyle orta çağ hristiyanlığı ve onların ürettikleri engizisyon mahkemeleri benzeri, şimdi sözde İslam ülkelerinde uygulanıyor. Bu mudur, İslam ülkesi olmak.? Bu mudur, müslümanlık.?

Yine de, Türkiye olarak, her ne kadar kötüye gidiş olsa da, halimize biraz şükretmemiz ve bu durum için de, Yüce Önderimiz Atatürk'ü unutmamamız gerekir. Atatürk gibi bir öndere sahip olmanın avantajına sahibiz. Atatürk, işte bu oyunların hepsini önceden sezmiş ve ona göre ülkeyi yapılandırmak istemiştir. O'nun bıraktığı yapıyı ve bıraktığı değerlere sahip çıkmalıyız. Aksi takdir de, bizler de diğer islam ülkelerinin düştüğü duruma düşmekten kurtulamayız.

Sevgiyle ve sevdiklerinizle, barış içinde kalın...

Ben Beni Vurayım, Sen Seni...

Yorumsuz..! Şiir bu, yoruma ne gerek..!
.....

İki sen iki ben,

Yeşil çuha kare bir masada boy ölçüşelim

Soyunalım sandalyelerin omuzlarına
Tedirgin elbiselerimizi.
Sen beni al karşına ben seni

Mekanizmaları işliyor zamanın

Organizmalarımız sancılı.
İktidarını kaybetmiş dünya
Katli vaciptir törpü pasına karışmış geçmişimizin
İki şarjör sürelim ortaya önce
Ben beni vurayım sen seni.
Gerçekleşmiş düşlerimizde olmasın kirli bedenlerimiz
Parmak damgası vurulmuş alınyazımızla
Yüz yüze kalalım.

Gri bir gökdelende olsun kaldığımız oda
Pis bir kükürdü üflesin şehir ciğerlerinden
Mendilini sersin gökyüzüne bulutlar
Tertemiz bir akordeon sesi yükselsin yanımıza

Çatılar düşsün ağır ağır ıslak kaldırımlara.
Gece geçsin geniş camları
Gezinsin duvarlarımızda şehrin ayna yansımaları
Adresini arasın köşe başlarında yalnızlıklar
Taksimetre tutarları hesabımıza yazılsın
Bir eğreti bitki eğsin başını gölgesini seyretsin
Komidinin cilalı maun uçurumunda

Beyaz; tütünün sarı solgunluğunda yorgan.

Kibrit tutuşmayı beklesin tablanın yanıbaşında.


Ola ki postacı gelirse gıcırdatmayalım kapıları

Yoksul çocukluğumuzun üzüncü göndermiştir o mektupları

Bizim burada olduğumuzu onlardan başka kim bilebilir ki

Yanlış telefonlara bakmasın ellerimiz

Çalacak gibi durursa da açık bırakalım ahizeyi
Sessizliğim seni dinlesin sen sesimi.


Necla Maraşlı

05 Ocak 2009

Hay "mim"ini sevsinler emi..!

En sevmediğim "şey"lerden (şey=olay, olgu, hal, durum vb.) biri de; işime gelmediği halde bana zorla yaptırılan işler ve bana ters gelen fikirleri paylaşmamı empoze etmeleridir. Nedenini, niçinini sorgulamadan yapmam istenen "şey"lere her daim gıcık olmuşumdur.

Blog yazmaya başladığımdan beri, okuduğum blogların sayısı bin'i (1000) geçmiştir. Şu "mim" olgusuna akıl erdiremedim gitti. "İyiki bugüne kadar beni mim'leyen olmamış" diyeceğim ama olsaymış belki şimdiye kadar bu işten kurtulup, kafam rahatlardı. "Acaba, beni mim'leyen olacak mı?" sorusu kafamı meşgul etmeyecekti.

Nihayet aradığıma kavuştum. Sevgili Pervane beni mim'lemiş. Demek ki, artık kurtuldum. Bundan sonra mim'leyen olursa, elimden kurtulamaz, "dizlerini iyi kollasın" diyorum. Ne demek istediğimi, bu yazıyı okuyan herkes anlamıştır, umarım. Okumayanlar için ise hiç bir güvence vermiyorum, kusura bakmasınlar. Bir zahmet galip de, yazımı okusaydılar.

Bu kadar da fazla soru mu sorulurmuş? Sen de dizlerini kolla, bu soruları ilk hazırlayan her kimsen. Bulacağım elbet seni bir yerlerde...

1. En sevdiğiniz kelime nedir?
- "seviyorum" :)

2. En nefret ettiğiniz kelime nedir?
- "ulan" :(

3. Sizi ne heyecanlandırır?
- Beni heyecanlandıran adamı buldum. Derken, benim yüzümden kaybettim gibi oldu. Tam tamına 228 gün sonra, tekrar kavuştum. Sanırım, en fazla heyecanı, bir "bebek sahibi" olduğumda duyacağım. :)

4. Heyecanınızı ne öldürür?
- Heyecanı öldürecek bir çok madde sıralanabilir. Benim için ise; "Hayal kırıklığı" tüm heyecanımı öldürmeye yeter. :(

5. En sevdiğiniz ses nedir?
- "Aşkım, ..." diye, kulağıma fısıldayan sevgilimin sesi. :D

6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
- Nefret derecesinde hoşlanmadığım ses yoktur. Ancak, uyuyan bir bebeğin aniden sıçrayıp uyanmasına ve korkup ağlamasına neden olabilen her sese çok kızarım. Aynı şekilde, yerde yem yiyen kuşları korkutup, kaçıran seslere de uyuz olurum. :(

7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
- Meslek, doğuştan ver olan yeteneğin üzerine, zamanla elde edinilen bilgi birikimi neticesinde oluşur. Hiç bir mesleğe karşı "ön yargılı" değilimdir.

8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
- Sahip olduğum yetenekleri yeterli görüyorum. Daha fazlasını istemenin, "beni yaratana isyan etmek, anlamına gelir" diye düşünüyorum. Benim kadar yeteneği olayanlar arasında, fazlasını istemeyi "zalimce" bulurum.

9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
- Soru anlamsız olunca, insan ne yazacağını bilemiyor. Bu da, öyle bir "şey"..! :(

10. Nerede yaşamak isterdiniz?
- CeNNeT'de yaşamak isterdim. Dünya'ya yanlışlıkla geldim zaten... :(

11. En önemli kusurunuz nedir?
- Blogdaki yazılarımı ve buradaki cevaplarımı okuyunca; Kusurlarımı da, sizler söylersiniz. İnsan kendi kusurlarını göremez(miş). :)

12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
- Kötü huyum vardır elbette. Ama, bana keyif vereni bulmam lazım. Hah tamam..! En çok sevdiğim kişilere yaptığım "iğneli laflarım". Bu bana keyif veriyor. Ancak, bu keyif de bana çok "özür" dilettiriyor.

13. Kahramanınız kim?
- Benim için tek kahraman, Ulu Önder Atatürk'tür. Ne mutlu bana ki; Böyle bir kahramanın kurduğu bir ülkede yaşıyorum. :)

14. En çok kullandığınız küfür nedir?
- Bazen, "keşke küfür etmeyi bilseydim" dediğim anlar olmuyor değil. Fakat, bir türlü ağzımdan çıkmıyor o sözcükler. Kilitlenip kalıyorum. Aynı şekilde, babamın ağzından da, hiç bir küfür cümlesi duyan olmamıştır. :)

15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
- Bu kadar soru sorup, bir de "ruh halin nasıl?" diye, sorarak benim sinir katsayımı "test" mi ediyorsun..? :(

16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
- Kesinlikle sloganların esiri olmam. Kendi felsemi kendim oluştururum. (Ünlü düşünür Arzu Breda)

17. Mutluluk rüyanız nedir?
- Hangi çocuk hazırladı bunu da..? Mutluluk rüyasıymış.. Her anını huzurlu ve mutlu kılmak önemli. Kendini her türlü kötülüklerden uzakta tutabilirsen, "an"ların huzurlu geçer. Geçmiş ve gelecek önemsizdir, insan yaşamında. Keşke, herkes "an"ı yaşamayı kendine "ilke" edinebilse.

18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
- Mutsuzluk; Kendi dışında olan olaylardan, etkilenmedir. Bence... :)

19. Nasıl ölmek istersiniz?
- Yüz (100) yaşını aştıktan sonra. Nasılı, benim için önemli değil.

20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Allah'ın size kapıda ne söylemesini istersiniz?
- Cennet'e gider miyim..? Hiç umutsuz değilim elbette. Ama, benim Allah'a; ben geldiğimde "şunu söyle" diye bir istekte bulunmam da hiç doğru gelmiyor bana. Ben, kendim bile bana bir şeyin empoze edilmesine karşıyım. Töbe töbe...

Oh be..! Nihayet bitti..! Hiç kimseyi "mim"lemiyorum. Bundan sonrada beni kimse "mim"lemesin.
Nokta.

02 Ocak 2009

Dehşet !.. 7 (Yedi) Fidan.. Bilkent'li !..

O ailelerin yaşadıkları sahneleri tv'de görünce, dayanamadım, tutamadım gözyaşlarımı ve hıçkırıklarımı...

Allah'ım, dayanılacak gibi değil ki, yedi genç insan, henüz üniversite öğrencisi...

Henüz hayatın baharında ve bu baharı doyasıya yaşamadan, yok olmak...

Ne kadar zalimce...

Ne kadar acımasız bir dünya...

Dünya değil tabii ki acımasız olan...

Acımasız olan, biz insanlar...

Acımasız, duyarsız, vurdumduymaz ve benzeri ne kadar -ız, -az, -iz, -ez'le biten betimleme varsa bizleriz.

"Biz niye böyleyiz, niye böyle olduk" derken...

Parkta, üç tane masum gence, silahla ve satırla saldırıp, birinin ölümüne yol açan;

Kibirli, eli kanlı, evinden daha çok, sokağa ve parklara söz geçirmeye kalkan, sapık insanlar...

Evet Yılmaz Özdil, çok haklısın...

Keşke haklı olmasan demek geliyor içimden, ama malesef çok haklısın...

Şimdi, o yedi kişi içkiden öldü diyeceklerdir...

Öbür genç için de, "mahalleliyi çok rahatsız et(miş)ti, etti(ydi)" şeklinde sözler edeceklerdir...

Kediciği unutmayalım...

Bir de kedicik ölmüş, yedi gençle birlikte...

Duymamıştım...

Onu da, Yılmaz Özdili'in yazısında okudum.

Ölen sekiz kardeşime de, Allah'tan rahmet diliyorum...

Gözü yaşlı ailelere de, metanet dilerim.

Hepimizin başı sağ olsun...

01 Ocak 2009

Web siteniz veya blogunuz için sanal operatör...

Müjde ! Müjde ! Müjde ! Web sitenizin veya blogunuzun ziyaretçileri için, sanal temsilcilik açmak istemez misiniz? Eğer cevabınız; "Evet isterim" olduysa, sizin yerinize ziyaretçilerinizin sorularını cevaplayacak olan "Sanal operatörünüz" işte burada. Hem de ücretsiz olarak. :)

Sanırım, aranızda Merve'yi tanıyanlarınız vardır. "Hangi Merve?" diye sorduğunuzu duyar gibi oldum. Botégo'nun ürettiği, "Merve'yi Tavla" isimli bir uygulama. Botégo şimdi de, web sitesi ve blog sahiplari için, ücretsiz sunulan bir uygulama geliştirmiş. Daha doğrusu geliştirme kısmı siz web sitesi ve blog sahiplerine bırakılmış. Uygulamaya sınırsız etiket (yani soru) girişi yapabiliyorsunuz. Bu sorulara verilecek cevapları da kendiniz belirliyorsunuz. Sonuçta, sitenizde 7/24 sorulara cevap veren, süper bir sanal operatörünüz oluyor.

Bu sanal operatörünüzü sitenize çeşitli arama motorları ile gelen ziyaretçilerin, sitenizden bilgi almak için soracakları soruları cevaplaması için kullanabilirsiniz. "Sık Sorulan Sorular" gibi bir uygulama için kullanabilirsiniz. Biraz daha ayrıntı isterseniz, bu uygulama ile ilgili haberi okuduğum siteyi ziyaret edebilirsiniz.

Ben şimdiden sanal temsilcinizi güle güle kullanın diyorum.

Sevgiyle kalın...