29 Eylül 2008

Yıldız ve Bulutun Aşkı(Yükselen Bir Aşk Hikayesi )


Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı...
Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu... Yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı...Tatlı bir kıskançlıktı onlarınkisi... Ama biri vardı ki; bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu...Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...
Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı...Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
herkese meydan okuyabilirdi... Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı... Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı... Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmalari için kullanacağını?

Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza... Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen. Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir." diye düşündü... Fakat hiç bir şey beklendiği gibi gitmedi... Bulut dönmedi.
Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye. Tek bir gerçek vardı ki: O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...
Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı...Periyse göstermelik bir hüzne büründü... Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde. O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü... Çünkü yıldız inatçıydı.. Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp ona olan sevgisini itiraf etti...
Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızının yerine geçmesine izin verdi...
Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi... Ama bulut gelmedi.
Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.
Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda eleleydi...
Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza... Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti...Yavaş yavaş sönmeye başladı...
O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu.. Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.
Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü... Ama kolay pes etmezdi.
Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.
O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti...Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi...
Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır....
Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya... Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...

Alıntıdır.

Bayramınızı kutlar, her gününüzün, bayram tadında geçmesini dilerim.



Sevgili okurlar,

Bir bayram mesajı yazacaksınız veya bir bayram tebriği göndereceksiniz sevdiklerinize. Niçin zorlanıyorsunuz? Niye bu kadar düşünüyorsunuz? Yazacağınız kelimelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor ki. Ama yine zorlanıyorsunuz, bu kelimeyi mi kullansam, yoksa diğer kelimeyi mi?

Ne farkeder ki? Bayramın adı şu olmuş veya bu olmuş. Önemli olan bayramın topluma vereceği mesajlar değil mi? Bu mesajlar en fazla ihtiyacımız olan, barış, kardeşlik, birbiri ile kaynaşma, özellikle de çocukları sevindirmek değil mi? Ne var bunda? İsteyen, Şeker Bayramı, dileyen de, Ramazan Bayramı dese kıyamet mi kopar?

Ben, hiç bir ayırım gözetmeksizin bu güne bayram diyen, bayram olduğunu içinde hisseden herkesin, bayramını kutluyorum. Ne olur, bu bayramda kendinize ve karşınızdakine önem verin, dikkat edin. Bu bayramda yolculuk yapanlar, iki kat dikkatli olun, size ve sevdiklerinize bir zarar gelmesin.

Herkese, esenlik ve mutluluk dileklerimle, nice bayramlara... sevdikleri ile birlikte.

Sevgiyle kalın...

26 Eylül 2008

Saçın yüzüne perde, Yüreğim düştü derde...



Canımcığım,

Biliyorum ki, yaptığım hata nedeniyle, kırdığım kalbini onarmam mümkün değil. Hangi tür özür, kırılan kalbi onarabilir ki? Böyle olmasına rağmen, ben yinede kalbinin kırk yerine yapıştırmak üzere, bir yara bandı yerine geçer umuduyla, en çok sevdiğim şarkıların başında gelen, ilk ezgileri ile başımı döndüren, Zülfü Livaneli'nin, Nefesim Nefesine adlı eserini, eşinle birlikteliğinize armağan ediyorum.

Sonsuza kadar mutlu kalmanız dileğimle, sevgiyle kalın...

Yatar gül harmanı gibi
Canımın dermanı gibi
Har yanında çiçek açmış
Binboğa ormanı gibi
Nesine yar nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine
Canım sese mi geldin
Kadem basa mı geldin
Sağ olsam gelmez idin
Öldüm yasa mı geldin
Nesine yar nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine
Saçın yüzüne perde
Yüreğim düştü derde
Ayak üstü duramam
Seni gördüğüm yerde
Nesine yar nesine
Ölürüm ben sesine
Bir daha vursa idi
Nefesim nefesine

25 Eylül 2008

KARANLIĞI LANETLEMEKTENSE, BİR MUM YAKIN.


Bir makaleyi bir seferde yazmayınca işte böyle ucube bir şey çıkıyor ortaya. Bu yazımı neredeyse bitirmek üzereyken, aniden doktora gitmek zorunda kaldım. Devamını da, iyileştikten sonra ekledim. Eklediğim yerleri belili yapayım da, yazının neresinde kaldığım belli olsun.

Çocukluğumda çevremde duyduğum, cennet-cehennem hikayeleri aklıma geldi. Nereden aklıma geldiğini sonra söylerim. Bu hikayelerde geçen olaylar, olay ve sonuç ilişkileri, o kadar yalın ve basite indirgenerek anlatılır ki, anlamamak mümkün değil. Yaptığımız her tür eylem, (hatta bazen düşünceler) günah-sevap tartısından, yada süzgecinden geçirilerek, o eylem sonucunda alacağımız ceza veya mükafat belirlenir. Genellikle bu değerlendirmelerde, ceza ve mükafat kavramları kullanılmaz. Bunların yerine, cennet ve cehennem kavramları kullanılır.

Elbette bunun öncesi de var. Bunun öncesinde, cennet ve cehennem kavramlarının içinin doldurulması olayı. Bu kavramlar öyle abartılı anlatılır ki, cehennem tarif edilirken, 'orasının ısının dünyadaki ısı kavramı ile kıyalaması yapılır ve dünyadaki en yüksek ısının kimine göre yüzlerce, kimine göre binlerce katı fazla sıcak olduğu' ifade edilir. Yine cehennemden bahsedilirken, günahlarına göre mesela hiç cehennemden çıkamayacak olanlar var ve bunlar devamlı orada kalacaklar. Devamlı ateşte yanacaklar. Ben bunu anlamakta zorlanıyorum işte, yanıp yanıp bitmeyen bir beden olur mu hiç? Bunun bir de, cennet tarafı var ki, Tanrı sanki dünyada neyi yasaklamışsa orada onların hepsi serbest, yahut da orada yasak kavramı yok fakat anlatılırken dünyada yasak olanlar öne çıkarılırak anlatılıyor ki, cazip olsun. Dünyada şarap içmek yasak, orada ırmaklardan şarap akıyor ve sen tası daldırıp, kafana dikiyorsun şarabı. Bir de öne çıkarılan dünyada yasak olup orada serbest olan, kadın erkek ilişkisi. Cennet de, erkeler için huriler, kadınlar için gılmanlar mevcut. Kadın canı çektiğinde istediği gılmanı çağırıp, canının istediğini alabilecek. Erkekler için de durum farklı değil, hurilerden beğen beğendiğini... Ancak, bu konular anlatılırken, herkese aynı şekilde anlatılmıyor. Cahil halk kesimine anlatılırken, usulune uygun olarak söyleniyor. Hatta kadınlar konusu pek gündeme bile gelmiyor genelde. Ancak, konunun uzmanları kendi aralarında konuşurken veya entelektüel yazarların kitaplarında bunlar tüm teferruatı ve açıklığı ile anlatılmakta.

Şimdi, cennet ve cehennem kavramlarının içleri de dolduruldu. Gelelim yaşadığımız dünyaya. Günümüzde ve aramızda yaşayan bir bireyi seçelim. Seçeceğimiz bireylerin uç kesimlerden olmasına dikkat etmeliyiz. Seçimi böyle yapmalıyız ki, aradaki farkı anlayabilelim. Bu birey, toplumun en yoksul kişilerinin yaşadığı bir kesimde yaşıyor. Yaşadığı yerdeki kişilerden pek farklı bir hayata sahip değil. Tek düşüncesi, ailesinin yiyecek ve giyeceğini sağlamak. Her konudaki bilinç düzeyi ise, yaşadığı ortamdaki kişilerin biliç düzeyi ortalaması diyelim. Her türlü bilgiyi, çevreden edinmiş, aileden aldığı bilgilerde, ailenin çevreden aldığı bilgiler. Böyle ortamlarda, kişilerin sevap işleyerek cennete gitme ihtimalleri bile zayıflamakta. Ufak günahlar ise durmadan birikmekte. İşte tam bu sırada fırsat doğdu, büyük bir sevap kazanma şansı elde etti, bizim yoksul ve biraz günahkar bireyimiz. Ne yapar acaba böyle bir durumda, nasıl bir ruh haline sahip olur. Bunu anlayabilir ve tesbit edebilir miyiz? Şöyle bir durum çıkabilir mi acaba? Bu kişi, cennete gitmeye değer bir sevap işlemişse ve hazır hak kazanmışken, bir an önce oraya gitme düşüncesi tüm ruhuna hakim olur. Bundan sonra işleyeceği herhangi bir günah sonucu, kazanmış olduğu bu mükafattan olabileceğini düşünecektir. Aynı düşünce şekli, günah işleyip cehenneme gideceğine inanan bir kimse de, artık bir daha bunu değiştiremiyeceği ve ne kadar sevap işlese de cehennemden kaçamayacağı gibi bir düşüncenin esiri olur. Bu durumda da, kaderine razı olarak Tanrı'nın kendisini dünyadaki kötülükler için yarattığını düşünmeye başlar.

Çocukluğumda çevremden duyduğum, bu tür hikayelerden pek etkilendiğim söylenemez. Çünkü, dinini de çok iyi bilen, bunun yanında cumhuriyet değerlerini de içselleştirmiş bir ortamda, çocukluk geçirdim. Bu tür hikayelere, bazen çevremden önce, aile ortamımda rastlardım. Fakat, şu farkla, aile ortamında anlatılan bu hikayeler, genellikle toplumun bilinç ve kültür düzeyi gibi konular konuşulurken geçerdi ki, her zaman olumsuz örnekler olarak gösterilirdi.

Büyüyüp de, kendi fikirlerimin olgunlaşmaya başlaması ile birlikte, bu hikayelerin, toplumda bir anlamda ceza kanunu yerine geçtiği, devletin bu toplumu iyi yönetemediği ve bilinçlendiremediğine inancım artmaya başladı. Devlete ne kadar kusur bulup suçluyorsam, toplumu da o derece kusurlu buluyorum. Çünkü, bu toplum bireylerden oluşan bir toplum. Bitkilerden, ağaçlardan oluşan bir orman değil ki. İnsan, kendini geliştirebilen bir varlık. Çünkü, yaratılışında bu gelişme için programlanmış. Fakat, bazen toplumlar bu programın da dışına çıkıyorlar ve o zaman da, düzen bozuluyor. Yaradılışımızdaki bu program, kendine has bir disiplin gerektiriyor. Bu disiplin çerçevesinde hareket edildiği takdirde, düzen bozulmadan gelişme sağlanabiliyor. Ancak, toplumu oluşturan bireyler genellikle, kendilerinin birileri tarafından yönetilmesini isterler. Bu istek olumsuz bir istek de değildir.

İşte bütün düğüm de burada oluşuyor. Bireylerin kendilerini yönetmesi için seçecekleri yada seçilmeden gelen lider veya kadro. Burada da akla hemen tarih boyunca yaşanan savaşlar ve bu savaşlarda ölen bireyler geliyor. Bu ölen insanlar boşuna mı öldüler. Elbette hepsi olmasa bile çoğu belli bazı gayeler uğruna öldüler. Bu şavaşların hemen hepsi, ister toplum tarafından seçilerek olsun, ister kendi güçleri ile yönetime gelen lider/kadro tarafından yaratılmıştır. Bu nedenle, toplumların kaderi, gelecekleri, iyi veya kötü yönetilecekleri her zaman kendi ellerinde olmuş ve olacaktır.

Bir cennet ve cehennem yazısı beni nerelere sürükledi. Halbuki amacım, kendi cennet ve cehennemimi anlatmaktı. Fakat, kalbim ne isterse istesin, yönetim istediğini yapıyor. Beynim ve mantığım beni bu yöne sürükledi. Bazı konularda mantığımın dışına çıkamıyorum.

Bazen nasıl ki, beynim ve mantığım, kalbimin isteklerini engelleyemiyorsa...

Aşk, engel tanımıyor!..

Sevgiyle kalın...

24 Eylül 2008

İyimser kişi, yaranın üstünde artık kabuk görür; Kötümser ise, kabuğun altında yine yara... (W.S.)



Nihayet biraz olsun kendime gelebildim. Bütün gece ateş içinde, kabus görerek sayıklamışım. Allah bilir, neler sayıkladım. Annem bütün gece başucumdan ayrılmamış. Hatırladığım sadece, annemin çamaşır değiştirmem için kollarımı yukarıya kaldırışı. Gece dört defa çamaşırımı değiştirmiş. Annemin dediğine göre kendime gelmemin bu kadar çabuk oluşunda, çok terlememin faydası olduğu. Ama hala elimi ayağımı zor hareket ettirebiliyorum. Başımın ağrısı geçti gibi ama, hala biraz etkisi var. Boğazlarımın yanması devam ediyor. Zor nefes alıp veriyorum. Sanki, cigerlerimin hacmi küçülmüş gibi, aldığım nefes yeterli gelmiyor. Yine de bu kadarına şükrediyorum. Gece öleceğimi sandım, sabahı göreceğimi ummuyordum. Ölmek bu kadar kolaymış gibi... Bazen bu kadar zor olabiliyormuş demekki. Ölmek...

Dün işyerinden, doğruca doktora gittik. Muayeneden sonra, sanki gördükleri yetmezmiş gibi, bir de popomu görmek istemiş olmalı ki, popomdan bir iğne yaptı. Elimden bişe gelmezdi, ne dese yapmak durumundaydım. O kadar kötü durumdaydım. Neyse ki, daha başka iğne vermedi. Bir serum, bir boğaz pastili ve nezle için hap verdi. Tabii ki seruma katılacak, kaç tane bilmiyorum ilaç da var. Doktorcuma teşekkür edip çıkarken, "Bu serum seni ayağa kaldırır, merak etme" diye beni teselli etmeyi de ihmal etmedi. Boynuna sarılıp teşekkür etmemi mi istiyordu, nedir?

Beni merak ettiğinizi biliyorum, canlarım. Bu satırları sizi meraktan kurtarmak amacıyla yazıyorum. Aslında, yazı yazacak takatim bile yok. Ama, çok şükür beynim ve kalbim sapasağlam. Vucudum dayak yemiş gibi olsada. Gerçekten iyiyim, atlattım yani. Beni merak etmeyin canım arkadaşlarım. Daha durun bakalım, benden bu kadar çabuk kurtulamazsınız. Daha size çektireceklerim var.

Sizleri çok seviyorum, canım canım canım canım... aayy nefesim durdu...

Yüzünü Güneşe Dönen İnsan Gölge Görmez




(Bir arkadaşımın başından geçen ders alınacak bir olayı hepinizle paylaşmak istiyorum.)

Bir gün bir taksiye atladım ve havaalanından hareket ettik. Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önümüze çıktı. Taksi şoförü sert bir şekilde frene bastı, kaydı ve diğer arabaya çarpmaktan milim farkıyla kurtuldu.Diğer arabanın sürücüsü camdan başını çıkartıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.Taksi şoförü ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı. Ve gerçekten çok arkadaşçaydı.

Sordum: 'Neden bunu yaptığınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastaneye gönderecekti.'

Taksi şoförü bana, şimdi 'Çöp Kamyonu Kanunu' dediğim şeyi öğretti.Şoför pek çok insanın çöp kamyonu gibi olduğunu açıkladı. Her tarafta çöp dolu olarak dolanıyorlar; kızgınlık, öfke ve hayal kırıklığı dolular. Çöpleri biriktikçe onu bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar ve bazen sizin üzerinize bırakabilirler.Kişisel almayın. Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.İşin ana fikri şu ki, başarılı insanlar çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler. Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla 'size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için dua edin.'Hayat %10 onuyla ne yaptığınız, %90 onu nasıl alıp karşıladığınızdır.

asi yürek alıntıdır.

21 Eylül 2008

PSİKOSOSYAL ANALİZ; ÖZGÜR VE ÇILGIN



Bugün tersimden mi kalktım nedir. Her şey bana karşıymış gibime geliyor. Aslında bu dediklerim çok saçma tabii ki, gerçekler hiç de öyle değil. Ben kendim kaşınıyorum, canım sıkılıyor ve hareket olsun istiyorum, gittiğim her yerde.

Sevgili bloguma uğradım, bir selam verdim ve çıktım. Hiç bir hareket yok. gerçi blogda hareket de beklediğim yok ama... Olsa iyi olurdu diye de düşünmüyor değilim. Fakat hareketi sağlayacak olan da, benim yapmam gerekip de yapmadığım şeylerdir. Nedir bunlar deseniz, saymakla bitmeyecek bir sürü madde sıralayabilirim. Ama şimdi bunun sırası değil.

Siteye uğradım, bilmeyenler hangi siteye diyebilirler. Ama, bilmeyenler yine de bilmesinler, farketmez nasılsa. Hııımm, ne diyordum? Siteye uğradım, selam bile vermedim. Kimsecikler yok sitede. Ha, pazar günü erkenden kim gelecek siteye diyebilirsiniz. Fakat öyle değil, bir çok kişi gelmiş ve çıkmış. Yöneticisinden, eski ve yeni üyelere kadar bir çok kişi gelmiş, bakmış ve çıkmış. Kimseden de hiç bir çıt yok. Ne sohbette, ne haber kısmında, ne de forumlarda. İki gündür nasılsa aynı duruyor. Sanki iki gündür, dondurulmuş gibi bir halde duruyor.

Birden aradığımı bulmuş gibi sevindim. Şak diye çaktı beynimde. Benim ne işim olur böyle siteyle, hem de yönetici olarak. Hiç bana göre değil valla. Değil sitede yöneticilik, ülkede krallık verseler, umurum olmaz. Aldım kağıdı kalemi elime başladım yazmaya. Ne kağıdı kalemi canım, anlayın işte notepad'de başladım yazmaya. Kime ve neler mi yazdım. Şimdi nasıl aklımdan geçenleri yazıyorsam, o anda da aklımda neler varsa onları yazdım. Yazdıklarımın hepsini buraya koyayım da, yazdıklarım için sizler ne düşüneceksiniz bakalım.

Yazdığım mesaj aşağıda, ben çok mutluyum.

Sevgiyle kalın..

Arzu

_____________________________________________________________________________________

"Sevgili Jachanu,

Sahibi olduğunuz siteye üye olduğum 04/02/2008 tarihinden bugüne kadar, sitede çok güzel günler geçirdim. Çok güzel arkadaşlıklar kurdum ve çok iyi arkadaşlarım oldu. Siteniz, başka yerde olmayan sihirli bir çekiciliğe sahipti. Resmen siteye bağımlı hale geldim.

Daha sonra, sevgili Marlowe'un ısrarları sonucu, yazar olarak siteye yönetici oldum. Israrları sonucu çünkü, başta teklifini kabul etmek istemedim. İstemememin nedeni, yabancı dil yönünden zayıf olmamdı. Aslında, yazmayı çok seviyordum. Marlowe'un teklifini de, yazmayı çok sevmem ve siteye çok bağlanmam nedeniyle kabul ettim.

Ancak, son dönemde sitede nedenini bir türlü anlayamadığım bir durgunluk var. Bunu çözebilmiş değilim. Her ne ise, size asıl söylemek istediğim, artık sitede mutlu olamamam. Site bana hiç tat vermiyor. Sitede bana yönetici olarak da ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Bu nedenlerden dolayı, üstümde bir yük haline gelen yöneticilik ünvanının kaldırılmasını talep ediyorum. Eminim ki, siteye yine en sık ben uğrayacağım. Yine en fazla soruları ben yanıtlayacağım. Ve en fazla hareketi yine ben sağlayacağım. Fakat bu yöneticilik ünvanı beni sıkmaya başladı.

Görüşmek üzere, sevgiyle kalın...

Arzu"

19 Eylül 2008

SANAL GERÇEKLİKLER ; SOSYALLEŞME...

Dün siteye de gelmedi, msn'de de yoktu. Böyle yapmazdı, genelde siteye mutlaka uğrardı. Hatta migreni tutsa bile. Migreni tutsa bile diyorum çünkü, daha önceki sohbetlerimizde bundan bahsetmişti. Önceki gün, migreninin nüksettiğinden bahsettiği için, hala devam ettiğini düşündüm. Herhalde başının ağrısı devam ettiği için işe gelmedi diye düşünüyordum. Bu arada, hem siteye bakıyorum, hem de msn'e, acaba online oldumu diye.

Beni, önceki benden farklılaştıran, değiştiren olaylardan biri olarak görüyorum, onunla tanışmamızı. Bu farklılaşma ve değişimin, olumsuzlukdan olumluya doğru olan bir gelişme olduğunu da belirtmeliyim. Kimden mi bahsediyorum, deminden beri?.. Tanıştığım bir arkadaşımdan bahsediyorum, canım. Arkadaşım diyorum size... İsmini söylemem şart mı? Ben diyorum, beni farklılaştıran bir arkadaşım diyorum. İsminin ne önemi var, aynı isimden binlercesini bulurum size. Ama o, kendine özel yani eskilerin deyimiyle "nev'i şahsına münhasır" biri.

Yine de, 'ismi yok mu?' dediğinizi duyuyorum. Var tabii ki ismi... İsimsiz insan mı olurmuş? Ama ben bilmiyorum ismini. Gerçekten bilmiyorum. Bildiğim sadece siteye verdiği 'nick'. Arya, daha doğrusu küçük harfle başlayan bir "arya". Niye küçük harfle başlamış onu bilemem. Belki de bizim kafamızı karıştırmak için. Belki de özel isim olduğu anlaşılmasın için. Her ne içinse için işte. Ben onu kurcalarmıyım sanıyorsunuz. Bu sanal dünyada, kişilerin kendi açıkladıkları dışında bir şey öğrenmeye çalışmayı saygısızlık olarak değerlendiriyorum. Kendiliğinden açıklamadıktan sonra, niye sorgulayalım. Hatta ve hatta, kişilere bu konuda bilgilerini vermemeleri hususunda telkinde bulunmalıyız. Eğer, ortam sanalsa, kesinlikle sen de sanal olmalısın. Ortam sanal, sen gerçek olamaz. Ancak, gerçek ortamda gerçek kimlik, yoksa kaybetmeye mahkumsun.

Ben nerelere gittim böyle, yazının başında bir şeyden bahsediyordum. Ne idi o? Arya'nın niye ortalarda olmadığını merak etmiş ve oradan oraya bakınıp duruyordum. Birden, msn'de rastladım. Ben migrenin nasıl oldu, başının ağrısında azalma var mı, yok mu, diyene kadar, "anneannemi hastahaneye kaldırdık" demez mi? Ben birden şok oldum, bereket ki işyerinde yalnızdım, "aaa" diye bağırmamı msn'ye de aktarayım dedim ama aktarılacak gibi değildi bağırmam. Ardından "beyne kan pıhtısı gittiğini ve bilincinin olmadığını" söylemesiyle, çok fena oldum. Diyeceklerimi bile şaşırdım. Hatırladığım sadece, Allah'dan ümidinizi kesmeyin, demek oldu.

Bu gün yine görüştük, canımcım arkadaşımla. Bu tanımı da yeni keşfettim, Arya için kullanıyorum sadece. Görüşmemizde, canımcım'ın anneannesinin durumunda şu ana kadar bir gelişme kaydedilmediğini söyledi. gerçi ben görüşmemizde söylemedim ama hastahaneye yattığı andan mutlaka farklılık olmuştur. Bunu hasta yakınları fark edemiye biliyor. Halbuki verilen o ilaçlı serumlar sonucu, hastanın vucudunda bir sürü kimyasal tepkimeler oluştuğu muhakkak. Bunu hasta yakınlarının fark etmemesi gayet doğal tabii ki. Bu farkı, uzman olmayan doktorlar dahi anlayamaz.

Canımcım, yüzünden gülücüğü eksik etmeden, hayata karşı her zaman dimdik durman gerekir. En seviğin kişilerin acısında dahi. Ağlamak!... En iyi ilaç... Gerektiğinde kendini zorlamadan, tutmadan ağlayacaksın ki, ağlama ile oluşan kimyasal ve duygusal durum, senin vucuduna dinçlik ve zindelik, beynine ise daha iyi düşünebilme yetisi kazandıracaktır. Kendine her zaman iyi bakacaksın ki, ( bunu hangimiz tam manasıyla yapabiliyoruz, ayrı konu ) sana ihtiyaçları olduğu anda, yanlarında olup yardım edebilesin, sevdiklerine.

Canımcım, anneanneciğine Allah'dan acil şifalar dilerim. Sizlere de, bu zor durumları bir an önce atlatıp, esenliğe çıkmanızı tüm içtenliğimle dilerim.

Sevgiyle kalın...

Arzu

11 Eylül 2008

Web 2.0 Uygulamaları Para Kazandırmıyor

Elbette ki sosyal networking sitelerinin para kazandırmıyor olmasının başlıca sebeplerinden birisi sadece reklamlara bel bağlıyor oluşları. Her site reklam gelirlerinden para kazanmayı hedefler, ama burada sorun bir sosyal networking sitesine reklam yerleştirmenin bir portala banner yerleştirmekten veya bir arama motoruna sponsorluk linkleri vermekten çok farklı oluşu.

Web 2.0 ile ilgili olarak en çok abartılan konulardan birisi, sırf çok fazla insan kullanıyor diye, bu işte çok para olduğuna inanılmasıdır.

MIT Technology Review dergisinin son sayısında yayınlanan bir yazı bunun pek de böyle olmadığını ortaya koyuyor. Örneğin; dergide sosyal networking sitelerinin abone bazında büyümede pek çoğumuzun hiç öngörmediği bir biçimde gökdelenler gibi yükselişte olmalarına karşın, karlılıklarının aynı ölçüde büyümediğinden bahsediliyor. Örneğin Facebook Ocak 2008 yılında bir önceki yıla göre ziyaretçi sayısını ikiye katlamış olsa da, bu yıl 100 milyon dolar zarar etmesi beklenen bir sosyal networking sitesi.

Elbette ki sosyal networking sitelerinin para kazandırmıyor olmasının başlıca sebeplerinden birisi sadece reklamlara bel bağlıyor oluşları. Her site reklam gelirlerinden para kazanmayı hedefler, ama burada sorun bir sosyal networking sitesine reklam yerleştirmenin bir portala banner yerleştirmekten veya bir arama motoruna sponsorluk linkleri vermekten çok farklı oluşu. İnsanlar Facebook'a arkadaşları ile etkileşime geçmek ve içerik paylaşmak üzere giriyorlar ve hal böyleyken reklamların yollarına çıkmasından hoşlanmıyorlar.

Hedef odaklı reklamlar bu konuda geçici bir çözüm sunuyor gibi ancak, Facebook'un da zor yoldan öğrendiği gibi, kullanıcı profillerinin demografik bilgi bağlamında birer altın madeni olmaları, kullanıcıların bu bilgileri reklam amaçlı kullandırmaktan hoşnut olacakları anlamına gelmiyor.

Bu konuda iyimser olanlar işler bir reklam modelinin zaman içinde kendini göstereceğinde ısrar ediyorlar, ancak o zamana dek pek çok deneme-yanılma süreci gerçekleşecektir ve başarı da kullanıcıları anlama yeteneğine bağlı olacaktır. Ancak bu oldukça zorlu bir uğraş olacaktır zira pek çok kullanıcı da henüz keşfetme aşamasında olduklarından bir yerden diğerine hareket edip artlarında terk edilmiş kullanıcı hesapları bırakıyorlar. Dolayısıyla burada hareket halindeki bir hedef kitlesinden bahsediyoruz.

Technolohy Rewiev'in de belirttiği gibi Web 2.0 cephesinde sanal dünyalar hala canlılıklarını koruyorlar ve açık kaynağa geçmek ve birlikte işlem gören avatarlar oluşturmanın yollarını arıyorlar.

Linden Laboratuarları tarafından yeni piyasaya sürülen ve geliştiricilerin yeni işlevsellikleri test edebilmeleri için tasarlanan Open Grid Beta programı, kullanıcıların Second Life test alanı ile Open Sim'in ürettiği diğer yazılımları çalıştıran ve Linden Lab'a ait olmayan test alanları arasında dolaşmalarına olanak sağlayacak. Open Sim bir sanal-dünya sunucusu yaratmak üzere tasarlanmış bağımsız bir açık kaynak projesi.

Peki bunca uğraş niye? Çünkü bu sayede örneğin bu sayfa gibi 2 boyutlu sayfaların yerine etkileşimli 3 boyutlu Web sayfalarının olduğu "3D Internet" yaratılabilir. İşletme bakış açısından bakacak olarsak bu uğraş günümüzde örneğin Nokia gibi firmaların her bir sanal dünya için farklı sanal vitrinler tasarlaması ve oluşturmasını gerekli kılan sanal dünya silolarını da ortadan kaldıracak. "Sadece bir defa oluşturun ve her yere taşıyın!" sloganının etkisini bir düşünün.

Bu arada sanal iş dünyasının şu ana dek Second Life'ta büyük bir başarı yakalayamadığını belirtmekte de fayda var. Elbette Second Life karakteri mobil içerik işindeki rakipleri dahil tüm on-line rakiplerinden daha fazla rağbet gören Playboy firması bu konuda bir istisna oluşturuyor.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki sanal-dünya kullanıcıları da aslında birlikte işlem gören avatarlar için bir yaygara kopartmakta değiller. Second Life sakinlerinden Prokofy bu hamlenin güvenlik ve fikri mülkiyet hakları açısından pek çok ciddi sorunu da beraberinde getireceğini ifade ediyor.

Kaynak :turk.internet.com

09 Eylül 2008

SECOND LİFE; DÜNYA'DAN VE TÜRKİYE'DEN YANSIMALAR.

Sevgili okurlar,

Haftalık olarak yayınlanan, BThaber dergisinin bu haftaki sayısında ( 08 - 14 Eylül 2008 ), Second Life'ın dünyada ve ülkemizde gördüğü ilgi hakkında değerlendirmeler yapılıyor. Sydney Morning Herald gazetesinden Kim MacKenzie'nin bir araştırması yer alıyor. MacKenzie bu araştırmasında, bir yıllık izlemesinin sonuçlarını açıklıyor. Fakat, bu araştırmanın sonuçlarından karamsar bir tablo ortaya çıkıyor. Türkiye'de ise bunun tam tersi değerlendirmeler görüyoruz. Brand Institute ve SLTurkey sitesi ortaklarından Jachanu Alexandre (O.Ö.) ile yapılan bir röportajda ise, Second Life'ın büyümesi ve kullanıcı sayısındaki artışa dikkat çekiliyor. Rixos ve Vestel'in pazarlama yetkilileri de, kendi firmalarının second life üzerindeki pazarlama faaliyetlerine ilişkin olarak olumlu baktıklarını belirtiyorlar.

İlgiyle okuyacağınızı umuyorum.

SECOND LİFE'TA İKİNCİ RAUNT

ŞUBAT ayında yayınlanan 658'inci sayımızda "Second Life" platformunu manşete taşımış, siber ortamda ikinci bir yaşam sunan bu evrenin özellikle şirketler nezdinde popülaritesini sürekli artırdığından bahsetmiştik. Haberimizde bu platformun şirketlerin pazarlama stratejileri için gittikçe değer kazanan bir mecra olduğunu belirtiyor, bu evrenin kendine özgü bir ekonomisi olduğundan bahsediyor, hatta bu platformda siber arsalar alıp satarak zengin olanların varlığından bahsediyorduk.
Fakat zaman geçtikçe bu işin büyüsünün ortadan kalktığına dair görüşler daha bir sesli olarak dillendirilmeye başlandı. Gerek kullanıcıların sık sık yaşadıkları teknik sorunların bir türlü tam olarak ortadan kaldırılamaması, gerek bazı şirketlerin Second Life platformunun karmaşık B2C iş modellerini planlamak için yeterli görmemesi gibi nedenle bu platformun popülaritesinin düştüğüne dair kanılar giderek yayılıyor. Geçtiğimiz ay BMW'nin Second Life platformdan ayrılmaya hazırlandığı yönünde gelen açıklamanın ardından, bu ay da Kim MacKenzie adlı araştırmacıdan "Second Life'in giderek bir hayalet kasabaya dönüştüğüne" dair yorum geldi.

Sydney Morning Herald gazetesinde "Second Life Ölüyor" başlığıyla yayınlanan ve MacKenzie'nin doktora tezi araştırmasını temel alan makale, Second Life'a yatırım yapan ve bu platformda pazarlama açısından büyük beklentileri olan bazı şirketlerin kiraladıkları adaları kapama yoluna gittiklerini belirtiyor. Makalede şöyle deniyor: "MacKenzie'nin araştırmasına göre, özellikle büyük ölçekli şirketler Second Life'a olan ilgilerini kaybediyorlar. Dell, Toyota, Coca-Cola, AOL ve Vodafone gibi şirketlerin adacıkları adeta bir hayalet şehir görünümünde". Makalede MacKenzie'nin yaklaşık bir yıl boyunca izlemeye aldığı toplam 20 şirkete ait adadan 10 tanesinin kapandığı da önemli bir detay olarak not alıyor ki, bunlardan biri de yazıda geçen AOL.
Second Life'ın gidişine dair karamsar tablo sadece AOL'un ayrılışı, BMW'nin ayrılmaya karar vermesi ve MacKenzie'nin araştırma sonuçları gibi haberlerle sınırlı değil. Özellikle geçtiğimiz yıl sonundan itibaren Second Life ekonomisinde bir yavaşlamanın göze çarptığına dair çok sayıda haber bu savı destekler nitelikte. Google Trends üzerinden gelen Second Life araması bile Second Life'ın artık 2007'nin ortalarındaki kadar gündemde olmadığını gösteriyor. Second Life'ın buna karşılık olarak siber platformda ada satın almayı iyice kolaylaştıran bazı yeni yaklaşımları devreye sokması son dönemde bir kıpırdanmaya neden olsa da, yine de platformda yer almak isteyenlerin kafalarında birtakım soru işaretleri dolaşıyor. Diğer yandan Second Life, Google'ın Lively adını verdiği siber yaşam platformunun nefesini de yakında ensesinde hissetmeye başlayacak gibi görünüyor. Yine de genel olarak yorumlar siber yaşam fikrinin biraz erken hayata geçmiş bir fikir olduğu, bu işin kabullenilebilmesi için herşeyden önce hatalardan arınmış yeni bir platforma ihtiyaç duyulduğu yönünde.

TÜRKİYE'DEKİ ŞİRKETLER HALİNDEN MEMNUN

Dünyada bu iş iyice sorgulansa da Türkiye'deki Second Life'a yatırım yapan şirketler hallerinden oldukça memnun görünüyorlar. Örneğin Brand Institute'a ait olan SLTurkey.com platformu adına bu konuya dair sorularımızı cevaplayan Orkut Özdemirci, Second Life'ın etkisinin azaldığına dair iddiaların gerçeği yansıtmadığı görüşünde. Second Life'ın 2008 yılının ilk çeyreğinde yüzde 44 büyüme kaydettiğini -ki burada kastedilen büyümenin Second Life üzerinde satın alınan siber adaların toplam yüzölçümündeki büyüme olduğunu not düşmek lazım, platforma profesyonel olarak girdikleri günden beri kullanıcı sayısının 3 kat, anlık çevrimiçi kullanıcı sayısında ise 2 kat artış gerçekleştiğini ifade ediyor. Özdemirci, "Dolayısıyla Second Life'in etkisinin azaldığına ya da kullanıcı kaybettiğine dair yapılan yorum ve manipulasyonlar kimi zaman rakip markaların, kimi zaman ise platformu gerektiği gibi algılayamamış kurum veya kullanıcı bloglarının ürünüdür, gerçeği yansıtmamaktadır" diyor.

Bunun üzerine Second Life üzerinde ada sahibi olan Rixos ve Vestel'e dönüp Second Life üzerindeki pazarlama faaliyetlerinin ne durumda olduğunu sorduk. Second Life'taki otellerinin bu platformda öncü bir role sahip olması nedeniyle büyük ilgi gördüğünü belirten Rixos Web Pazarlama Müdürü Eyüp Kaplan, bunu yenilikçi bir pazarlama kanalı olarak değerlendirdiklerini ve dünyanın her yerinde olumlu dönüş aldıklarını söylüyor. Hatta Second Life Rixos otelinde Hong Kong Politeknik Üniversitesi Otelcilik ve Turizm İşletmeciliği Okulu'ndan yaklaşık 200 öğrenciye laboratuvar ortamında Rixos otellerini anlattıkları ve oteli gezdirdikleri bir etkinlik bile düzenlemişler. Vestel Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Buket Besen Kafalı ise "Vestel, Second Life'a ilk Türk markası olarak katıldı. Second Life'a girmekteki asıl beklentimiz satış yapmak değil, 'Mor inek' olup dünya devlerinin yer aldığı bir mecrada ilk Türk markası olmaktı ve biz bu hedefe ulaştık" sözleriyle zaten ticari bir beklenti içinde olmadıklarının altını çiziyor. Buna rağmen yine de Türk kullanıcılar başta olmak üzere Vestel adasını ziyaret eden herkesin ilgisini çekebilecek etkinlikler düzenlemekten geri kalmadıklarını da ifade ediyor. Hem Rixos, hem Vestel mevcut kullanıcı sayısından memnun olmakla birlikte, bunu artırmak için çalıştıklarını söylüyorlar.

Sonuç olarak Second Life, en azından siber dünyanın pazarlama konusunda getireceği yeni fırsatları önden görüp değerlendirmek ve şirketin adından söz ettirmek için iyi bir platform gibi görünüyor. Ancak konu yatırım geri dönüşü olduğunda, kısa vadede fazla umutlanmamakta fayda var.

Kaynak : BThaber / sayı :687

05 Eylül 2008

Düşüncelerde; Yalan - Duygularda; Karmaşa

Siz hayatınızda, birinin ölüm haberini alıp da, daha sonra bu haberin uydurma olduğu öğrendiniz mi? Yani, öldü denen kişinin yaşadığı haberi, sizi nasıl etkiler? Yaşamakta olduğunu öğrenmeniz, sizi sevindirir sanırım. Öldüğü haberine nasıl üzüldüyseniz, yaşadığı haberine de aynı derecede, hatta daha fazla sevinirsiniz. Öyle değil mi?

Normalde böyle olması gerekirken, yani sevinmeniz gerekirken, böyle olmaması, yani sevinememeniz, nasıl bir duygudur? Neden sevinemediniz acaba? Kalbiniz mi katılaştı? Duygularınız mı köreldi?

İnsanların duyguları ile oynandıysa, aldatıldıysa ve bunun böyle olduğunu anlamışsa kişiler; Sevinmeleri gereken bir olaya bile sevinemezler. Aldatılmanın verdiği kırgınlık ve duyguları ile oynanması, insanları kötümser duygulara sevkeder. Duyguları körelir, kalpleri katılaşır. Bu durumun düzelmesi, eski haline dönmesi için biraz zaman geçmesi, olayın küllenmesi gerekir. Bu süre ise, kişiye ve olayın ruhumuzda yaptığı tahribata göre değişir.

Lidyanın ölüm haberini duyduğum zaman nasıl şok yaşadıysam, haberin doğru olmadığını öğrendiğimde de aynı şoku yaşadım. Hatta bu seferki şok öncekinden farklı etkileri olan bir şoktu. Çünkü, ilkinde yaşadığım şok, ruhuma ve kalbime herhangi bir hasar vermediği halde, ikincisinde ise kalbimi ve ruhumu çok kötü bir şekilde etkileyerek, hasar vermiş bulunuyor. Bu hasar, insanlara karşı duyduğum güven konusunda kötü yönde etkili oldu. İnsanlara karşı güvenim bir kez daha sarsılmış oldu. Bu durumun değişmesi, kalbimin ve ruhumun tekrar yumuşaması, insanlara tekrar güven duymam için zaman gerekecektir. Bu zaman içinde, insanlara güvenir hale gelmem için, kalbimin ve ruhumun huzur ve şefkate ihtiyacı olacaktır. Bu kısa zaman da mümkün mü acaba? Tabii ki mümkün . Tekrar eski durumuma dönmeyi, tüm dostlarım ve sevdiklerim sayesinde başarabilirim.

İnsanların duyguları ile oynamak, bu kişilere zevk mi veriyor acaba? Zevk verip vermediğinden emin değilim, ancak bunların hasta olduklarına eminim. Ve bunlar hasta olduklarından da bihaberler. Aslında, bizlerden daha fazla onların yardıma ihtiyacı var. Bunların ihtiyacı olan tıbbi ve psikolojik tedavidir. Bunların ancak bu tedavi sonunda yaptıklarından pişmanlık duymaları beklenebilir.

Şimdi, Lidya'nın ölmemiş olmasına göstereceğim duygusal tepki, ilk anlarda yaşadığım şok nedeniyle gösterdiğim tepkiden çok farklı. Çünkü, bu zaman zarfında tekrar eski durumuma dönmeyi başardım. Hatta, bu yazıyı dahi iki farklı ruh halinde iken yazıyorum. Yazıya başlarken daha katı bir durumda olan kalbim, yaklaşık 12 saat sonra yumuşamış ve daha sevgi dolu olan eski haline dönmüştür.

Ne olursa olsun, bizler nasıl bir duygu karmaşası yaşamış olsak da, geri gelen, bir insanın yaşamı. Geri gelmene sevindim Lidya. Her ne olduysa, her ne yaşandıysa unutalım. Umarım, bir daha böyle bir olay başımıza gelmez.

Sevgiyle Kalın...

Arzu

03 Eylül 2008

Google Chrome Buradan İndir.

Google'ın hazırlamış olduğu yeni web tarayıcısı, Google Chrome (Beta ) sürümünü, Windows Vista/XP için buradan indirebilirsiniz.

02 Eylül 2008

Google'ın yeni yüzü ''Google Chorme''

Arama motoru Google, “Google Chrome” adlı yeni web tarayıcısının deneme versiyonunu bugün başlatacağını açıkladı.

FOX televizyonunun haberine göre, Google yeni web tarayıcısının prototipini bugün kullanıma sokacak. Google yetkililerinin arama motorunun resmi bloğundan yaptıkları açıklamaya göre, “Google Chrome” adı verilen ve Windows kullanıcılarının yararlanabileceği yeni tarayıcının Beta versiyonu bugün deneme amaçlı olarak kullanılacak.
Yetkililer, 100’den fazla ülkede başlatılacak deneme versiyonu ile bu konuda daha geniş bir tartışma açmayı hedeflediklerini söyledi.

Google’ın ürün yönetim müdür yardımcısı Sundar Pichai, Google’ın bu hizmetinin “web”de yeniliği teşvik etmek amacını da taşıdığını duyurdu.

Arama motorunun yöneticileri, “İhtiyacımız olan sadece bir tarayıcı değil, aynı zamanda web sayfaları ve uygulamalar için de modern bir platform. Yapmaya çalıştığımız da bu” ifadesini kullandı.

“Google Chrome” daha iyi bir hız ve yanıt verme kapasitesiyle ve “dolandırıcı sitelere” karşı da daha güçlü bir güvenlikle hizmet vermeyi hedefliyor.

Internet Explorer adıyla dünyada en çok kullanılan web tarayıcısının sahibi Microsoft, pazardaki bu hakimiyeti yüzünden sürekli mahkemelerde kendini savunmak durumunda kalıyordu. Önce ünlü arama motoruyla piyasaya hakim olan Google’ın yeni web tarayıcısı, bu alanda Microsoft’un karşısına çıkan rakiplerden sadece biri.

Kaynak : Milliyet



Arama motoru devi Google, büyük bir süpriz yaparak kendi internet tarayıcısını piyasaya süreceğini açıkladı.

Beklenmedik bir şekilde kendi internet tarayıcısını piyasaya sürmeye hazırlanan Google, Chrome ismini verdiği yeni yazılımı ile Microsoft Internet Explorer ve Mozilla Firefox ile rekabet edecek.

Anında mesajlaşma, e-posta ve arama özelliklerini bir araya getiren Chrome, basit ve modern bir tasarıma sahip olacak. Tab mantığı ile aynı pencere içinde farklı sayfalar açmaya izin verecek olan yeni tarayıcı 8. nesil JavaScript motoru kullanacak. Bu sayede gelecek nesil internet aplikasyonlarına destek verecek olan Chrome'un çalışan Beta versiyonu bugün 100 farklı ülkede aynı anda kullanıma sunulacak

Google. yeni internet tarayıcısı Chrome'un özelliklerini anlatan ve Scott McCloud tarafından hazırlanan bir çizgi roman kitabını da kullanıcılara sundu. Kitaba bu internet adresinden ulaşabilirsiniz.

Yazılım konularında başarılı çalışmaları bulunan Google'ın, Chrome ile kıran kırana bir rekabetin yaşandığı internet tarayıcısı pazarına yeni bir soluk getirmesi bekleniyor.

Kaynak : uruninceleme.com